Dünya ekonomisi krizin eşiğinde


Prof. Dr. Ahmet Tonak: ABD bir yandan muazzam bir sanayisizleşme süreci yaşamış, diğer yandan da küresel planda rekabet gücünü yitirmiştir. Açıkçası diğer ülkelere satacak mal bulamamaktadır. ABD dış ticaret istatistiklerine bakma fırsatı olanlar bilir, ihracat kalemlerinde sanayi mallarının payı azalırken hizmet sektörlerinin ihracat kapasitesi kısmi olarak artmıştır. Bence bu durum ABD ekonomisinin dış ticaret performansı açısından ileriye dönük umut taşımanın zor olduğunun göstergesidir.
ODTÜ İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi İktisat Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. E. Ahmet Tonak , dünya ekonomisinin motoru durumunda olan ABD'nin krizin eşiğinde bulunduğunu söyledi. Tonak, 3. dünya ülkeleri söz konusu olduğunda dış borçlanma çok daha az düşük boyutlarda iken yapmadığını bırakmayan, fakat bugüne kadar ABD'nin durumuna ilişkin sus pus oturan IMF bile korkulu vaziyeti dile getirmek zorunda kaldığını belirtti. Prof. Dr. Ahmet Tonak, dünya ekonomisine ilişkin sorularımızı yanıtladı:
- ABD'de I. Bush döneminden başlayarak artan kamu borçlarının, cari işlem açığının yarattığı ve giderek derinleşen sorunlar sık sık basında dile getiriliyor. Sizin görüşünüz nedir bu konuda? Dünya ekonomisinin yakın geleceğini nasıl görüyorsunuz?
AHMET TONAK - Sözünü ettiğiniz gelişmeler önemli. Mesela, Cumhuriyet'te geçen haftalarda yayımlanan söyleşilerde Korkut Boratav, Sinan Sönmez, Ahmet Haşim Köse ve Ahmet Öncü bu gelişmelerin değişik boyutlarına değindiler ve önemli gözlemler yaptılar. Ayrıca Selim Somçağ 'ın Yarın dergisinde ekim içinde yayımlanan yazısı da son derece isabetli tespitler yapmaktaydı, tavsiye ederim. Günün nesnel koşulları ABD kapitalizmine dünya ekonomisinin motoru olma fonksiyonunu yüklemiştir. Son dönemlerde bu işlev borçlanma pompası ile beslenen ABD içi tüketim ile yerine getirilmektedir. Tablo 1, 2001-4 arası ABD harcama kalemlerinin büyümeye katkılarının dökümünü vermektedir. Görüleceği üzere ABD ekonomisi son dört yıllık sürenin ilk iki yılında, yatırım harcamalarının GSMH'ye katkısının negatif olduğu dönemlerde bile, ancak tüketim artışının hızı sayesinde az da olsa büyüyebilmiştir.
Konut yatırımlarını da içeriyor
Kaldı ki, bu yatırım harcamaları kaleminin tamamı üretime ilişkin sabit sermaye yatırımı değildir, konut yatırımlarını da içermektedir. Nitekim yatırımların büyümeye katkısının pozitif olduğu son iki yıllık süre içinde de konut yatırımlarının toplam yatırımlar içindeki payı azımsanmayacak düzeyde seyretmiştir. Örneğin 2003 yılında konut yatırımlarının GSMH'ye katkısı (0.43) sabit sermaye yatırımlarının katkısından (0.33) fazla olmuştur. Aynı süre içinde devlet harcamalarının katkısı göreli olarak az olmakla birlikte, özellikle askeri harcamaların büyüme üzerindeki rolünü vurgulamak isterim. 2004 yılına ilişkin devlet harcamalarının GSMH'nin artışına 0.24'lük katkısının asli nedeni askeri harcamaların 0.44'lük katkısıdır (devletin sivil harcamalarının ve eyalet/yerel yönetimlerinin GSMH'ye katkıları negatif olduğu için net katkı 0.24 olmuştur). Tamam, kapitalist ekonomiler için gelişmis bir kredi sistemi, hatta borçlanma elzemdir. Fakat, büyümenin dayanağı esas olarak tasarruf ve yatırım kapasitesidir. Devlet bütçesi ve dış ticaret dengesi sürdürülemez boyutlarda açık verir, hane halkı tüketimi doğrudan iç borçlanma yoluyla, dolaylı olarak da ancak dış borçlanma aracılığıyla sürdürülebiliyorsa vahim bir durumla karşı karşıya olduğumuz açıktır.
Dış borç biriktirme
- Bu söylediklerinizi biraz açar mısınız?
TONAK - Şimdi bu çıkmazın mantığı üzerine basında, örneğin yukarda sözünü ettiğim metinlerde, bir hayli duruldu. Fakat, bazı hususlara tekrar değinmekte yarar olabilir. Kaldı ki, bir iki daha az ele alınmış boyutu da gündeme getirmenin yararlı olacağını düşünmekteyim. ABD'nin dış borç meselesi ile başlayacak olursak şunu söyleyebiliriz. Bugün var olan durumun iki özelliğinin vurgulanması gerekiyor. Bir kere bu dış borç meselesinin öteden beri şu ya da bu şekilde var olan bir olgu olduğuna değinerek eskiden olduğu gibi şimdi de bir biçimde düzeltilebilir ve sorun yaratması önlenebilir olduğu iddia edilemez. Çünkü, yukarıda sağda Şekil I'den görüleceği üzere yepyeni bir durumla karşı karşıya olduğumuz apaçıktır. Daha 1980'lerde bile ABD ekonomisi dış kaynaklar bakımından fazla vermekteydi. Bu bağlamda açık verme, yani giderek dış borç biriktirme 1990'ların ve günümüz ABD ekonomisinin alameti farikası haline gelmiştir. İkinci özellik bu borcun nicel büyüklüğü ve diğer ekonomileri de derinden etkileme boyutuna ilişkin. Center for Economic Policy Research 'ün (İktisat Politikaları Araştırma Merkezi) yaptığı projeksiyonlar, 2003 sonu itibarıyla 2.4 trilyon dolar olan borçlanmanın 2009 yılına varıldığında 7 trilyon dolar seviyesine, kişi başına ise 24.000 dolara varacağını ortaya koymaktadır. Yine 2003 sonu itibarıyla gayri safi hasılaya oranı yüzde 22 dolaylarında olan dış borçlanma, 2009'da şu ana kadar hiçbir gelişmiş kapitalist ekonominin yaşamadığı yüzde 48 seviyesine erişecektir. Durum o kadar tehlikelidir ki, 3. dünya ülkeleri söz konusu olduğunda dış borçlanma çok daha az düşük boyutlarda iken yapmadığını bırakmayan, fakat bugüne kadar ABD'nin durumuna ilişkin sus pus oturan IMF bile korkulu vaziyeti kibarca dile getirmek zorunda kalmıştır. Ne demiştir? ''Beklenmedik ve büyük boyutlarda kur ayarlamalarına'' gerek duyulabileceğini belirterek kapalı bir biçimde olası bir finansal paniğe dikkati çekmek istemiştir.
Konut piyasasındaki değerlenme
- Daha az ele alınan boyutlar olarak ABD'nin bu artan dış borç yükünü mü kastetmiştiniz? Yoksa bu gelişmelerin başka yanları da mı var?
TONAK - Hayır, yukarda bahsettiğim dış borç yükünü kastetmemiştim. Aslında, ABD içindeki tüketimin finansman kaynağı olarak kullanılagelen konut piyasasındaki aşırı değerlenmeyi ve yine bu piyasadaki düşük faizler ve yeniden ipotek yoluyla borçlanmayı kolaylaştıran regülasyonların yarattığı emlak balonunu kastetmiştim. Fakat o konuya geçmeden isterseniz bu dış borç meselesinin geri planına da değinelim. Bildiğimiz gibi dış borç, hatta dış borcu doğuran dış ticaret açığı da sebep olmaktan çok günümüz dünya ekonomisi içinde ABD ekonomisinin vardığı konumun sonuçları olarak anlaşılmalıdır. Bundan kastımız şudur. ABD bir yandan muazzam bir sanayisizleşme süreci yaşamış, diğer yandan da küresel planda rekabet gücünü yitirmiştir. Açıkçası diğer ülkelere satacak mal bulamamaktadır. Bu söylediğimin biraz abartılı bir değerlendirme gibi algılanabileceğinin farkında olmakla birlikte az bilinen ve vurgulanan önemli bir gerçekliği yansıttığını düşünmekteyim. ABD dış ticaret istatistiklerine bakma fırsatı olanlar bilir, ihracat kalemlerinde sanayi mallarının payı azalırken hizmet sektörlerinin ihracat kapasitesi kısmi olarak artmıştır. Bence bu durum ABD ekonomisinin dış ticaret performansı açısından ileriye dönük umut taşımanın zor olduğunun göstergesidir. Dünyanın hiçbir bölgesi ile şu anda mal ticaretinde fazlası olmayan ABD ekonomisinin doların değerini düşürerek bu yapısal konumunu değiştirebileceğini ummak naifliktir. Bütün bunlara rağmen genel olarak kabul gören kanı ve beklenti dış ticaret açığının kapanması için doların Euro karşısında yüzde 40'lara varan değer kaybı yaşaması, hatta böylesi bir düşüşün kaçınılmaz olduğu şeklindedir.
Çin ve Japonya'nın döviz rezervleri
- Bu boyutta kur düzenlenmesinin sonuçları olumlu olabilir mi?
TONAK -
Bence bu soru, sorunun kimin açısından sorulduğuna bağlı olarak cevabı da farklı olabilecek bir sorudur. Yine oldukça sık dile getirilen bir olgu, Japonya'nın ve Çin'in elinde büyük miktarlarda döviz rezervi olduğudur. Dolayısıyla bu ülkelerin doların düşmesinden hoşnut olmayacakları da malumumuz. Yine de, düşme eğiliminin kuvvetli olduğunu dikkate alıp değişik senaryolar bağlamında Çin'in, hatta Türkiye'nin ve diğer 3. dünya ülkelerinin ne kaybedeceklerini tahmin etmekte yarar var. Bu tür çalışmalar mevcut. Mesela, benim genellikle değerlendirmelerini izlediğim ve güvendiğim bir kaynak yukarda sözünü ettiğim CEPR'dir. Bu kuruluştaki iktisatçılar Türkiye'nin ve Çin'in de içinde bulunduğu 15 ülkenin doların değer kaybından doğacak olası zarar miktarlarını hesaplamışlardır. Üstte soldaki tabloda bu kayıplar hem mutlak değer hem de ülkelerin GSMH'lerinin oranı olarak verilmiştir. Bu değerlendirmede doların değer kaybına ilişkin 3 senaryo ele alınmış ve söz konusu 15 ülkenin toplam zararı bu grubun toplam GSMH'sinin oranı olarak da hesaplanmıştır: Ele alınan senaryolarda dolar yüzde 13.8, 22.8 ve 42.0 değer kaybına uğramakta ve belirttiğimiz 15 ülkelik grubun bu kur düzenlemelerine tekabül eden toplam GSMH zararları da yüzde 1.8, 3.0 ve 5.6 düzeylerinde gerçekleşmektedir. Şimdi, bütün iktisadi kestirimlerde olduğu gibi bu tahminlerde de dayanılan varsayımlar vardır ve bizatihi bu yüzden tahminlerin tutması söz konusu varsayımların gerçekçi olup olmadığına ve de politik konjonktüre bağlıdır (tahminlerin dayandığı çerçeve için şu kaynağa başvurulabilir:
http://www.cepr.net/documents/publications/debt_2004_09.pdf).

Cari açık sorununun derinleşme ihtimali
Bu tahminleri abartılı bulanlara şunları hatırlatmakta yarar olabilir: ABD dış açıklarının ve kredi pompalanmasına dayalı iç tüketimin sürdürülmesi imkânsızlaşmıştır; dünya rezervlerinin IBRD'nin 2003 verilerine göre yüzde 70'i dolar bazındadır (Economist'in geçen sayısında bu oranın şimdilerde yüzde 65 dolaylarında olduğu kaydediliyordu) ve gelişmekte olan ülkelerin dolar rezervleri GSMH'lerinin yüzde 10'unu, hatta bazıları için yüzde 20'sini aşmaktadır. Dolayısıyla, sorun bu ayarlamaların olup olmayacağı değil, ne zaman ve ne miktarlarda olacağı, dolayısıyla 3. dünya ülkelerinin olası kayıplar karşısında ne yapabileceğidir. (Bakınız yandaki tablo)
 Korkut Boratav 'la ve Bankalar Birliği Başkanı Ersin Özince ile (İş Bankası Genel Müdürü) yaptığı mülakatlara kısaca değinmek istiyorum. Boratav, Türkiye'nin ihracatında Euro'nun, ithalatında doların ağırlığının fazla olduğunu hatırlatarak Euro-dolar paritesinin yükselişinin kısa dönemde dış ticaret dengesi üzerinde olumlu etkisi olabileceğinden söz ediyordu. Nokta, bu durumu, ithalatın artma potansiyelini, dolayısıyla cari açık sorununun derinleşme ihtimalini Bankalar Birliği Başkanı Ersin Özince'ye soru olarak yönelttiğinde verilen cevap finans sermayesinin şaşkınlığının açık ifadesi gibi. ''Bu sorularınız çok derin. Bunlara kısa cevap vermem mümkün değil'' diyor Özince. Derin soruya, derin cevap! Ayrıca, OPEC üyelerinin davranışlarını da dikkatle izlemekte yarar var. Merkez bankalarının merkez bankası gibi davranması gereken, ama pratikte rapor yayımlamaktan başka bir işe yaramayan Bank for International Settlements son üç aylık raporunda OPEC dolar rezervlerinde temmuz-eylül arası yüzde 75'ten yüzde 61.5'e varan bir düşüş olduğunu kaydediyordu. OPEC içinde özellikle Venezüella'nın kısmen siyasi nedenlerle de petrol satışlarında Euro'ya geçişi körüklediği biliniyor. Ortadoğu ülkelerinin merkez bankalarının ve mali spekülatörlerinin dolardan Euro'ya geçmeye başladıkları ve bu eğilimin de doların düşüşünde payı olduğu artık sık sık New York Times'ın sayfalarında bile boy gösteriyor (6 Aralık 2004).
Emlak balonu
- Emlak balonu dediğiniz durum nedir ve bu gelişmeleri ne şekilde etkilemektedir?
TONAK - Balon misali, abartılı bir biçimde şişirilmiş olduğu belirtilmeksizin, yani adı konmadan ipotek yolu ile konut borçlanmalarının ABD içi tüketimin pompalanmasında oynadığı role basında değinenler oldu. Benim özellikle gündeme getirmek istediğim bu faktörün nicel boyutları ve aynen 1990'ların 'dot com' balonu gibi sönmek üzere olan bir hadise olduğu. Hatta daha da ileri giderek şunu da söyleyebilirim: ABD'nin iç tüketim motorlu son 3 yılki büyümesinin esas dayanağı bu emlak balonu ve nispeten daha az oranda diğer tüketici kredileridir. CEPR'den Dean Baker 'ın belirttiği gibi bu kredi talebini doğuran nedenlerin başında, bir yanda 1990'ların 'dot com' olgusunun herkesi borsadan parsa kapma telaşı içinde borçlanmaya sürükleyişi, diğer yanda ise 1996-2001 hariç son 20 yıldır süren ücret durgunluğu gelmektedir. Sonuç rekor seviyede hane halkı borçlanmasıdır. İpotekli konut borçları ve diğer tüketim kredileri toplamı 2003 sonu itibarıyla hane halkı harcanabilir gelirinin yüzde 108.3'üne erişmiştir! CEPR'nin son 3 yılın borçlanma artış hızlarını baz alarak yaptığı projeksiyonlar 2009 yılında bu oranın yüzde 152'ye varacağını gösteriyor. Konut fiyatlarının reel olarak 1995'ten bu yana yüzde 35 arttığını, yeni ev yapım ve satımlarının artışının yanı sıra, evleri değerlenen konut sahiplerinin düşük faiz ortamında yeniden finansman yoluyla ipotekle borçlanmalarını arttırarak tüketimlerini pompaladıklarını da belirtmek isterim. Dolayısıyla ekonominin herhangi bir nedenle duraksamasının hane halklarının bu olağanüstü seviyelere erişmiş borcu kaldıramamaları sonucunu doğuracağını ve zaten şu anda rekor seviyede olan kişisel iflasların da inanılmaz boyutlara varacağını tahmin etmek için kâhin olmak gerekmez. Kaldı ki, çöken emlak sektörünün bir dizi yan sektörü ve toplam istihdamı da ayrıca olumsuz etkileyeceğini düşünecek olursak ekonomik durgunluğun emlak balonunun patlayışı ile uzun süreli bir krizi tetiklemesi ciddi bir ihtimal olarak karşımızdadır.

Cumhuriyet 13.12.2004