Krizi nasıl anlarız?

Krizi anlamak karlılığı anlamaktan geçer. Teknolojik gelişme ile ekonomide karlılığın düşmesi kapitalizmin, yani piyasalardaki vahşi rekabetinin bir sonucudur. Bu rekabetin bir gereği olarak şirketler daha ileri, birim maliyeti azaltan teknolojileri uygulayarak emek yerine makineleri kullanmak zorunda kalırlar. Bu zorunluluk piyasalarca tek tek şirketlere dayatıldıkça da karlılığın azalması makro düzeyde ortaya çıkar. Kapitalizmim krizlerinin en temel yapısal nedeni budur. Bugün yaşananları da bu perspektiften anlamak gerekir.

Bu durum işsizliğin artmasına neden olmaz mı?

Olur tabii. Gerçi bu mekanizma işsizliği yaratan faktörlerden biridir, ama en önemlilerden olduğu yadsınamaz. Talep eksikliği, karlılık düşmesi dışındaki nedenlerle de işsizlik artar. Bizde en son yayınlanan işsizlik rakamlarının arkasında da çok faktörlü bir nedensellik aramak doğru olur. Medyadaki genel değerlendirmeler, tamam, işsizlik arttı ama, bu işsizlik istihdam yaratılmaması yüzünden değil şeklinde. Adeta işsizlik artışının nedeni olarak işgücüne yeni katılanlar görülüyor. Sanki iş aramak suçmuşçasına. Oysa yeni yaratılan işlerin çoğu hizmet ve tarım sektöründe. Sanayide 50 bine yakın bir istihdam azalması var. Bu sektördeki şirketler hep olduğu gibi piyasanın onlara dayattığı dinamiğe cevap vermek zorundalar. Ekonomi büyürken makinalaşarak göreli istihdam azalması yaratan bu şirketler şimdi de talep azlığı, kredi sıkıntıları v.s. gerekçeleriyle işsizliğe yol açıyorlar. Ekonominin hem büyüme hem daralma dönemlerinde şirketlerin manevra alanları sanıldığından da azdır. Piyasanın dayattıklarını A şirketi yapmasa B şirketi yapar. Bizatihi bunun bilinmesi şirketlerin benzer davranışları göstermesi sonucunu doğurur. Piyasalarda vahşi bir rekabet hakimdir derken kastedilen şirketlere empoze edilen bu mantıktır. Rekabet, ölüm kalım, adeta bir var olma meselesidir kapitalist işletmeler için. Rekabet iyi bir şeydir, insanları yarıştırır ve bundan bütün toplum fayda görür iktisat disiplinin ders kitabı fantezilerinden, bir safsatadan başka bir şey değildir. Vahşi rekabet ekonomide sadece işsizlik yaratmakla kalmıyor, makro karlılık azalmasına sebebiyet vererek üretim sektörünü cazip olmaktan da çıkartıyor.

Bunun tersi mümkün mü?

Bunun adı planlamadır. ‘Planlama bitti, sosyalist ekonomiler iflas etti’ türünden eleştiriler geçmiş dönemlerde sosyalist ülkelerde uygulanan denemelere yöneliktir. Oldukça haksız bir suçlamadır. Piyasacılığı kutsamak için yapılan değerlendirmelerdir. Planlamanın başarılarını gürültüye getirme telşıyla yapılan toptancı eleştirilerdir. Planlama birçok yandan, özellikle kaynak tahsisinde ve gelir paylaşımında hem daha etkin hem de daha adildir. Geçmiş planlama uygulamalarının olumsuzluklarının bir kısmı teknik yetersizlikler nedeniyle ortaya çıkmıştır. Mesela Sovyetler Birliğinin kuruluş dönemlerinde planlamanın başarılı olamaması esas olarak kompütasyon, bilgi işleme yetersizliklerinden kaynaklanır. Bilgisayarlar yoktu, gelişkin değildi ve bu yetersizlikler bir dizi olumsuzluklar, dengesizlikler yaratıyordu. Sorunlar planlamanın yapısal özelliklerinden değil, çokluk uygulama araçlarındaki yetersizliklerden ortaya çıkmaktaydı.

Yerli malı kullanmak ve kapıları kapamak fantezi mi?

Bence değil! Türkiye'nin şu andaki dünyaya eklemleniş, uyum biçiminin, ekonomisini olabildiğince açmış olmasının ne sonuçlar doğurduğunu görüyoruz. Amerika'da birisi öksürüyor burada hepimiz boğmaca geçiriyoruz. Herhangi bir ciddi ekonomi politikası kararını kendimiz alamıyoruz. İçinde bulunulan derin bağımlılık ilişkileri içinde de zaten alacak bile olsanız beklediğiniz sonuçları alamıyorsunuz. Türkiye ekonomisinin kendisini gerçekten doğrultabilmesi için, bölge insanlarına adam gibi bir hayat sunabilmesi için, dünya ekonomisiyle olan bu derin bağımlılık ilişkilerini gözden geçirmesi gerekiyor. Bu bağlamda, bir süre için kapalı ekonomiyi deneme, yani kendi kaynaklarını seferber ederek ülkeyi mobilize etme ciddiye alınması gereken bir alternatiftir. Ardından, açılma şuurlu bir şekilde gündeme gelecektir; bölge kaynaklarını, diğer ekonomileri dikkate alarak oluşturulacak bir işbirliği, dayanışma yapılanması yeni ilişkileri doğuracaktır. Zaten, yaşanan kriz bu alternatifi dayatmaya başlayacaktır ve de Latin Amerika'da kısmen denenen de budur. Türkiye kaynakları ve hem tarımda hem de sanayideki gelişmişlik seviyesi ile aslında şanslı bir ülkedir. Ve kendi bölgesinde daha eşitlikçi işbirliklerinin başını çekme potansiyeli vardır.

Özelleştirmeler…

Özelleştirmeler yanlıştı zaten ve o yanlışın sonuçlarını bugün yaşamaktayız. Bunların en önemlisi işsizlik; işsizliğe çözüm olarak kamunun istihdam yaratmasından söz edilir oldu. Bu kurumları özelleştirerek insanları işsiz bırakan devlet bir anda kurtarıcı olarak görülmeye başlandı. Hem de en başta gelen özelleştirme militanlarınca. Krizin garip şeylere kadir olduğunu hep birlikte yaşıyoruz.

Siyasi iklim bu yönde gelişti…

Dünyanın 70'lerden itibaren yavaş yavaş tüm ideolojik iklimi değişti. 90'larda Sovyet bloğunun çözülmesini de buna eklersek, siyasi iklim, ideolojik ortam bir sürü insanın, yazar-çizerin bu furyaya kapılıp başka saflara savrulması sonucunu doğurdu. Dünyadaki kültürel ve siyasi ortamının böylesine liberal akımlara savrulması ile kamu mülkiyetinin, ekonomide devlet müdahalesinin varlığı prestij yitirdi. Giderek, sosyalizmin bile hala geçerliliği olabilecek, kapitalizme alternatif yeni bir toplumsal ekonomik örgütlenme biçimi olduğu unutuldu, unutturuldu.

Cumhuriyet karma iktisadi örneği uyguluyordu…

O zamanın koşullarında zorunlu bir uygulamaydı bu. O günün Türkiye koşullarındaki anlamıyla karma ekonomi, dünya ekonomisinin bazı ülkelerinde II. Dünya Savaşı sonrasında denenen karma ekonomiden bayağı farklı bir şeydir. O dönemde Türkiye'de özel sermaye yoktu. İzmir İktisat Kongresi'nde yeni Türkiye'nin kalkınmasının motoru olarak özel sektör tercihi yapılmakla birlikte, esas sorun bu sektörün nasıl yaratılacağı idi. Bu anlamda devletin başı çektiği ve özel sektörün giderek palazlandığı uzunca bir dönem yaşandı Türkiye'de. Oysa Batı'da piyasanın denetlenmesi hedefi ile ve son derece şuurlu bir biçimde bir politik tercih olarak kamu sektörü ile özel sektör arasında denge kurmaya dönük rejimler vardı. Örnekleri İskandinav ülkeleridir, Japonya'dır, hatta daha sınırlı biçimde Fransa'dır, Almanya'dır.

Bir gecede herhangi bir ekonomi değişmez. Dünyaya bu denli eklemlenmiş bir Türkiye bugün alt üst olsa, yeni bir kadroyla, yeni bir düzene geçse piyasa anında yok olmayacak ki! Ortaya çıkacak şey, piyasanın var olduğu, ama küreselleşmenin olumsuz dinamiklerine karşı kendini koruyan kapalı bir ekonomi olacaktır. Bu da en azından bir dönem için devletin daha egemen olduğu bir kamu piyasa bileşimidir.

Kriz toplumsal yaşamı nasıl etkileyecek?

İktisadi kriz zaten toplumsal hayatın her alanında hissediliyor. Kriz insanları olağanüstü biçimlerde tedirginliğe sevketti. Artan işsizlik, yoksulluk, sefalet daha önce bir şekilde üstü örtülen çelişkilerin ortaya çıkmasına neden olacak. Bu ihtimalin ne denli tehlikeli durumları doğurabileceğini ciddiye almak zorundayız. Milyonlar işlerini kaybediyorlar ve o ana kadar farketmediği yanındaki komşusunun etnik kimliği birden bire batmaya başlıyor. Sistem yerine, elle tutulur suçlu arama psikolojisi, genel bir gerginlik, her an patlama hali çok hakim. Potansiyel olarak adeta, herkes birbirinin gözünü oyacak durumda. Çünkü birleştirici bir seçenek yok. Sadece arayışlar var. Dolayısıyla şu an içinde bulunduğumuz durumu hayli tehlikeli gördüğümü belirtmeliyim; kriz maalesef herkesi birbirine düşman etmiş vaziyette.

Arjantin türü bir tehlike var mı
?

Bir korku senaryosu üretmek isteniyorum ama, Arjantin'de olanların bize öğrettiği şey şu; orada muazzam bir işsizlik vardı. IMF'nin dayatmış olduğu politikaların sonucu olarak ortaya çıkmıştı bu. Türkiye'nin önceki yıllarda yaşadığı krizlere benzer şeylerdi bunlar. Daha ağır olan bir süreç yaşandı ve iktidar boşlukları doğdu. Hükümetin aczi açıkça görüldü. Sonunda Arjantin parasının tamamen değerini kaybetmesi ile olan oldu. Bankalara hücum yaşandı. Türkiye'de de bunu olmaması için kimsenin garanti verebileceğini sanmıyorum. Türkiye'de bankaların çok sağlam olduğu söyleniyor. 2001'de yaşanan krize dönemine getirilen yeni regülasyonlar olmasına rağmen, bizde de kredi dünyasının, döviz piyasalarının sağlam olduğu söylenemez. Kırılganlıklar artıyor, krediler geri çağrılıyor, tedirginlik hergün artıyor. Aynı zamanda dış finansman ihtiyacı son derece artmış vaziyette! Son dönemlerde Türkiye'den muazzam bir sermaye kaçışı var. Finans sektöründe bu durumun yeterince hissedilmemesinin nedeni bir yerlerden sıcak para giriyor olmasıdır. Bu paranın girişi durunca, Merkez Bankası rezervlerini tüketince ne olacak? Türkiye'deki büyük bankaların güvenilirlikleri sarsılırsa, o zaman iş çığrından çıkabilir. İnsanlar geçinmek, çoluğunu çocuğunu besleyebilmek için ne yapacak? Her şey duruyor marketlerde, ama paran yok alamıyorsun, eğer varsa bankadaki paranı de çekemiyorsun, ne yapacak o zaman insanlar? Kıracak camı alacak!

Bankaların kredileri geriye çağırıyor olması kriz tedirginliği mi?

Kredi verilirken imzalanan anlaşmaların ara maddelerinde yazan bir şeydir bu. Bankanın istediği zaman krediyi geri çağırabilmesine imkan tanıyan bir dizi madde vardır. Verilen kredilerin geri alınamama ihtimali giderek yükseliyor. Bu bir, ikincisi yeni kredi taleplerini karşılarken de bankalar giderek daha tedirginler. Verdiği krediyi toparlayamayan banka yeniden kredi verir mi? Türkiye'de krizin derinliği hissedilip, kabul edildikçe kredilerin geri ödeme ihtimalinin çok düşük olduğu gerçekliği dayatacak. İleriye dönük olarak son derece tedirgin ve kötümserim; bu bir yıllık, iki yıllık geçici bir indi-bindi krizi değil. Japonya bir on yıl kaybetti. Tam çıkıyoruz derken, yaşadığımız bu krizle bir on yıl daha kaybedeceği kesin. Yani, bu da öncekiler gibi bir kriz, bir, iki yılda atlatırız iddiası tam bir safsata bence.

Türkiye’nin iktisadi rejimi değişir mi?

Popüler medyada bile bu konular mahçup bir şekilde tartışılır oldu. Amerika'nın Newsweek dergisinin geçen haftaki kapağı "Hepimiz Sosyalist olduk" idi. Yani Amerika'daki oldukça konservatif bir dergi bile böyle bir başlık kullanıyorsa ve Amerika'nın göbeğinde finans sektörünün millileştirilmesi konuşuluyorsa, bu sorgulama Türkiye'de de olacaktır. Ama, genellikle olduğu veçhile biraz arkadan geliyoruz. Türkiye’deki bazı iktisatçı köşe yazarları kraldan fazla kralcılık, piyasacılık yapıyorlar. Tüm bu yaşananları açgözlülüğe, yatırım bankalarının tamahkarlığına bağlayarak açıklamaya çalışıyorlar. Sistemi sorgulayan Amerika'daki emsallerinden bile nasibini alamayanlar gündemi ve kafaları bulandırıyorlar. Özelleştirmelerin yarattığı tahribat, kamu sektörünün küçülmesinin bizi getirdiği nokta, hem krizi derinleştiren yanıyla hem de krizle baş edebilmenin imkanları kaçırmış olmamız bakımından rejim tartışmalarına yol açabilir.

Bulanık zemin başka hesaplaşmaların yaşanmasına neden olur mu?

AKP büyük bir ihtimalle oyunu bir ölçüde arttıracak, CHP yi bilemiyorum. Son yolsuzlukların etkisinin ne olacağını kestirmek zor. Dolayısıyla Türkiye'deki kutuplaşma seçim sonrasında da sürecektir. AKP seçim desteğiyle daha da totaliterleşebilir. İslami yaşam tarzının dayatılması şeklinde yaşanabilir bu süreç. Türkiye'deki laikçi orta sınıf daha da yabancılaşabilir. Bu durumda sola çok büyük iş düştüğü açık. Hem bu kutuplaşmanın dışında bir siyaset odağını oluşturması açısından, hem de kapitalizme alternatif bir seçeneği, sosyalizmi
canlı, özlenir tutması bakımından. Hem AKP’den, hem de CHP’nin yetersiz muhalefetinden umutsuzluğa kapılmış kitlelere bir seçenek oluşturması gerekiyor sosyalistlerin. Türkiye'de sola açık bir Alevi kesim var. Bunlar ne AKP'nin İslamcı politikalarından, ne de devletin Diyanet İşleriyle yürüttüğü laiklik politikasından memnunlar. Bu hoşnutsuzluğu gerçekten demokratik laikçilik anlayışıyla mobilize etmek, o kesimleri sol muhalefete katmak mümkün. İkincisi Kürt hareketi. Oldukça milliyetçi ögeler taşıyor bu hareket. Kısmen, DTP'nin izlediği politikalardan, kısmen devletin sertleşmesinden kaynaklanıyor bu durum. Oysa, Türkiye işçi sınıfının büyük bir kısmı Kürt kökenlidir. Dolayısıyla işçi sınıfı merkezli bir sol siyasete hasret kesimlere çekici gelebilecek sosyalist bir birlikteliğin hem zamanıdır hem de sosyal bir zemini vardır.

Türkiye'de daha uhrevi bir süreç başlar mı?

AKP ile başladı bu süreç zaten. Çok açık olmadan; ama yerel örgütler aracıyla başladı. Üst düzeyde, Erdoğan’ın ağzından bunu duymuyoruz belki, ama son beş yıldır AKP’nin yaydığı zihniyet bu. Daha dinsel ögelerle bezenmiş olan ve öbür dünyacı, kaderci bir siyasal iklim yarattılar ve bence bunda oldukça başarılılar. Dolayısıyla AKP egemenliğini sürdürdükçe bu da sürecektir. Bu açıdan da gerçekten laik, seküler bir anlayışın sol muhalefetle kesişerek bir seçenek, bir üçüncü kutup oluşturması, örgütlenmesi, bir şekilde sesini duyurması acil bir ihtiyaç olarak beliriyor.

Krizden en çok etkilenen beyaz yakalıların hali pür melali ne olur sizce?

Evet, Türkiye'de lüks yaşam tarzını sürdürmeye çalışan ve bu tarza tekabül eden hizmet sektörünün bazı kesimlerini ihya eden bir orta-üst sınıf oluştu. Evet, kriz bu kesimi de bayağı tedirgin ediyor. Bir huzursuzluk gözlemleniyor bu kesimlerde de. Alış veriş tempolarında düşme çok bariz. Emlak sektöründeki krizi de bence bu kesimlerin davranışları, tedirginlikleribayağı etkiliyor sanıyorum.

İktidar bu krizi yönetebilir mi?

Yönetemez, yönetemiyor. Bunu en üst seviyedeki insandan, alt kademelerdeki ekonomiyle ilgilenen zevat açısından da söylüyorum. Hem formasyonları açısından, hem de bugüne kadar yapmış oldukları işleri, deneyimlerini dikkate alarak bu sonuca varmak mümkün. Yeterli değiller. Mesela, kaderimiz teslim ettklerimizin başında gelen Mehmet Şimşek; sıradan bir iktisat, işletme eğitimi almış, Amerikan Konsolosluğu'nda Türkiye hakkında raporlar yazan biri. Ordan sonra İngiltere'ye daha sonra batacak yatırım bankalarından birine gidip, çalışıyor. Şimşeğin dünyası bu. Ufku bu tip bir çalışma hayatı ile sınırlı.

TÜSİAD?

TÜSİAD kendi derdiyle meşgul. Türkiye kapitalizminin kaymak tabakası. Bu tabaka her zaman kendi işlerini sürdürebilecek bir devlet politikasını ve siyaseti desteklemiştir. Ama AKP o kadar popüler bir şekilde geldi ki, TÜSİAD zaman zaman AKP'yi karşısına alırken temkinli davrandı. Ne krizden çıkma anlamında Türkiye'ye önerebilecekleri bir şey olabilir, ne de Türkiye'nin ufkunun zenginleştirilmesi konusunda. Onlar sadece var olan siyasetle kendi çıkarları arasında denge kurmaya kafa yoran bir seçkinler klubüdür. Bu süreci etkileyemezler. Çıkıp “ben fabrikamı Mısır'a taşırım” diyerek işöileri tehdit eden tipler bunlar. Krizi daha da derinleştiren bir takım şeyler yapabilirler kafaları bozulursa.

2008-2009’da neler olabileceğini tahmin ediyorsunuz?

İktisadi olarak Türkiye büyümeyecek, küçülecek. Büyümeyen bir ekonomi işsizliğin artması demektir. Yatırımlar azalacak, hatta durabilir bile. Bir banka krizi yaşanabilir gibi görünüyor. Bazı bankalar batabilir. Bu gelişmeler insanları orda burda ayaklanmalara götürebilir. Varoşlardan şehrin merkezine inmeler, dükkan yağmalamalar şeklinde bile tezahür edebilir bu sosyal patlamalar. Önümüzdeki iki yılı, tedirginliğin arttığı, ekonominin daraldığı, işsizliğin çoğaldığı ve bazı bankaların battığı bir süreç olarak görüyorum.

Burada umut ne olabilir?

Olası gelişmeler sol siyaset etrafında toparlanmayı, sosyalizm hedefli bir siyasete yönelmeyi potansiyel olarak besliyor. Bunun bir takım arayışları sürüyor Türkiye'de. Şu anda AKP ve CHP arasında sıkışmış, bir tür ikili kutuplaşmayla sınırlı siyaset hakim Türkiye'ye. Bu kutuplaşmayı aşan, yeni bir seçenek üreten, Alevi ve Kürt kesimlerden toplumsal tabaka olarak beslenen bir sol siyaset oluşursa umutlu olmak olası.

Aynı zamanda bu bir talihtir der misiniz?

Bir bakıma bu derin buhran aslında sorgulanmayacak bazı şeyleri gündeme getirdi, sorgulatmaya başlattı. Siyasetçilerin ağzından çıkan lafları da görüyoruz. Bunun en uç örneklerini Amerika'da bile görmeye başladık. Türkiye'nin bundan etkilenmesi; piyasayı, devlet sektörünü, kamu sektörünü gündeme alması kaçınılmaz. Zaten tartışılmaya başlandı bile.

Demek sosyalistler için her şey çok kötü değil?

Sadece, bayağı dağınık, örgütsüz, toplumsal desteğin az olduğu bir anda yakalandık. Mevcut sistem çökmüş vaziyette. Askeri darbelerle yıkıma uğratılmış, tahrip edilmiş bir sol geleneğimiz var. Bu açıdan Türkiye talihsiz sayılabilir mesela Latin Amerika ile karşılaştırıldığında.