Bu iktisadi krizin nedeninin emlak piyasası olduğu söyleniyor, siz bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Emlak piyasasındaki şişmiş balonun sönmesi tabii bir rol oynadı, ama krizin asli nedeni olarak bunu görmek bence yanlış. Bu konuyu doğru değerlendirebilmek için, medyada yer almayan, öte yandan Marx’tan bu yana özellikle radikal iktisatçılar arasında kabul gören çok önemli olan bir ayrımdan söz etmek gerekiyor. Bu ayrım da, reel ekonominin kriz dinamikleriyle, yani üretim kertesinin çelişkilerinin kriz yaratma potansiyelleriyle, krizi tetikleyen gelişmeler, olaylar arasındaki ayrımdır. Emlak piyasasındaki balonun patlaması, bence krizi tetikleyen bir gelişmedir. Başka dönemlerde başka gelişmelerin de başlatabileceği kapitalizmin yapısal bir krizi ile karşı karşıya olduğumuzu düşünüyorum.

Reel ekonomide yaşanan dinamikler 1970’lerden bu yana şöyle bir öze sahipti: giderek üretken faaliyetlerde sermaye yatırdığının karşılığı olarak daha az para kazanır hale gelmeye başlamıştı; yani kar hadleri dediğimiz sermayenin karlılığı giderek azalıyordu. Dolayısıyla reel sektördeki karlılık düşüşüne alternatif olarak finans sektörünün şişirilmesi, bu alanda yeni spekülatif araçların yaratılması gündeme gelmişti. Bu işi devlet üstlendi ve bu sektörün kuralları alabildiğine gevşetildi. Gölge bankacılık denilen, banka olmayan bankaların borç, kredi spekülatörleri olarak ortaya çıkmaları, serpilmeleri sağlandı. Dolayısıyla daha önce üretken faaliyetlerdeki karlılıkla yetinen, şimdi ise o karlılığın azalması ile yeni imkanlar arayan yatırımcılar giderek daha büyük karların gerçekleştiği finansal sektöre kaydılar. ABD’nde1970’lerde ekonominin % 4’ü civarında olan finansal sektör 2000’lere geldiğimizde, ekonominin yaklaşık % 8’ine tekabül etmekteydi. Yani sermaye artık finansal sektörü tercih eder olmaya başlamıştı.

Gerçi ABD’de Clinton döneminde nispeten kesintisiz bir büyüme yaşandı ama, hiçbir zaman 70’lerin başındaki karlılık seviyesine erişilemedi. Dolayısıyla, finans sektörünün göreli büyümesini ve onun parçası olarak emlak balonunun şişmesini böylesi bir kar azalmasının doğurduğu, yeni spekülatif karlılık alanlarının yaratılması olarak değerlendiriyorum. İşte bu anlamda, emlak sektöründeki balonun patlaması, bence krizi tetikleyen görünürdeki neden, ama esas neden değil.

Bu kriz ne kadar yaygınlaşabilir, Türkiye’ye etkileri ne olabilir?

Bu kriz bence ABD’de başlamakla kalmadı, neredeyse tüm gelişmiş kapitalist ülkelere yayıldı. O kadar ki, bu ülkelerin devletleri piyasalara bildiğimiz araçlarla, malum yollardan müdahale etmenin ötesine geçerek, en büyük finansal şirketleri devletleştirmek zorunda kaldılar. Dolayısıyla şimdi yaşadıklarımızı bir devlet müdahalesi, Keynesçi politikalara geri dönüş şeklinde nitelemek bence doğru değil; yaşadıklarımız nitelikleri bakımından çok daha radikal ve aşağı yukarı bize 25-30 yıldır söylenen “piyasa her şeye muktedirdir, her şeyi kendi başına çözer” söyleminin reddi gibi. Doğrudan şirketlerin, bankaların devletleştirilmesi şeklinde bir süreç başladı ve bu süreç İzlanda’dan Avusturalya’ya kadar son derece yaygın bir nitelik arz ediyor. Türkiye de bu krizden etkilenmeye başlamıştır. Önce yabancı bankalara duyulan tedirginlikle başlayan etkilenme, şimdilerde durdurulması zor bir sıcak para kaçışına ve kur yükselmesine yol açmış durumda. Ayrıca sanayi sektöründe de, Eylül ayından başlayarak ciddi üretim düşüşleri gözlemlenmekte. İlk ağızda, sermaye kendini yeniden organize etmek adına işten çıkarmalar, diğer maliyeti düşürme yöntemleriyle idare edecektir. Ama daha sonra, özellikle finans ve bankacılık sektöründe ciddi panikler yaşanabilir. Bence, insanların paralarını kurtarmak için can havliyle bankalara saldırmaları bile ihtimal dahilinde.

Hükümetlerin aldığı devletleştirme önlemlerini nasıl değerlendiriyorsunuz? Sizin çözüm önerileriniz nelerdir?

Bu gelişmeler sosyalistlere itibar kazandırmıştır. Yaşananlar ideolojik kazanımdır. Çünkü sermaye ve yandaşları, kendi tükürdüklerini yalamak zorunda kaldılar. Devletin küçülmesinin, piyasanın uzun süreli ekonomik büyümeyi sağlayacak tek mekanizma olarak sürekli lanse edilişinin, neo-liberal ekonomik politikaların bizim gibi nispeten küçük ülkelere IMF- Dünya Bankası- DTÖ aracılığıyla dayatılmasının, vb. söylemlerin tamamen çökmesi anlamına geliyor. Keynesçi siyasetçilerin, en prestijli oldukları 50’lerde, 60’larda bile yapamadıkları uygulamaların gündeme gelişi, bence piyasanın sınırlarını bütün çıplaklığıyla göstermiştir. Bu da sosyalistler için önemli bir kazanımdır.

Benim Türkiye için söyleyebileceğim şeylerin başında, bu neo-liberal furya içinde ta Özal’dan başlayarak alınan kararların terki var: mesela, Gümrük Birliği meselesi, Gümrük Birliği Türkiye’yi ciddi bir şekilde AB ekonomisine entegre etmekle kalmamış, dolayısıyla AB’de olan sarsıntılara Türkiye ekonomisi alabildiğine açmıştır ve net etkisi olumsuz olmuştur. Türkiye’deki üretimin rekabet gücü çok ciddi şekilde zedelenmiş ve daha önceki dönemlerle karşılaştırıldığında hem girdiler bakımından hem de ihracat imkanları açısından, ülke ekonomisi son derece bağımlı hale getirilmiştir. Bir diğer mesele Türk parasının konvertibilitesi meselesidir. Bu, istediğiniz miktarda parayı Türkiye’den çıkartabilmeyi ve istediğiniz miktarda parayı Türkiye’ye sokabilmeyi sağlamış ve bu alanda devlet kontrolü zayıflamıştır. Etkili para politikası uygulayabilmenin imkanları yok edilmiştir. Ve bu yakınlarda, sanki mazur görülebilir bir şeymiş gibi, Avrupa’daki Türkiyeli işçilerin sorgusuz sualsiz paralarını bavullara doldurup Türkiye’ye getirebilmeleri bir Bakanın ağzından krize çözüm gibi önerilmiştir. Bu hem kara para aklanmasına hizmet edecek, hem de spekülatif yatırımcıların da tersini yaparak, bavullarına paraları doldurup Türkiye’den kaçmalarını teşvik edici bir saçmalıktır. Çünkü biliyorsunuz ki, böyle para giriş serbestliği gibi şeyler tek taraflı olmaz. Zaten kaçış başlamıştır. Kaçış hızlanacaktır. Ekim’in ilk haftasında Türkiye’deki banka mevduat hesaplarından yaklaşık 7 milyar dolar yok olmuş, tamamen buharlaşmıştır. Bence Türk parasının konvertibilitesine ilişkin radikal önlemler almanın zamanı gelmiştir. Ayrıca kısa süreli spekülatif para akışlarını vergilendirmek de gündeme gelmelidir ve bu yoldan devlete yeni kaynaklar yaratılarak birçok gerekli toplumsal yatırım finanse edilebilir.

Ama, tabii bunları AKP’den beklemek abesle iştigal olur. Bunlar halktan yana, sol bir siyasetin hemen şimdi geçiş dönemi için ortaya koyabileceği acil öneriler olarak gündeme getirilmelidir.