Vatandaşlık Geliri Sol

Bir Talep midir?


Ayşe Buğra’nın, geçen hafta
Radikal 2’de tekrar gündeme getirdiği ‘vatandaşlık geliri’ önerisinin çözmeye çalıştığı sorun, yani ağırlıklı olarak işsiz yoksulluğu, her ne kadar solun gündeminde olması gereken yakıcı bir sorun ise de, önerinin kendisi dayandığı varsayımlar ve siyasi değerlendirmeler itibariyle yeterince sol değildir. Daha açık konuşmak gerekirse, Marksist, sosyalist değerlere ve değerlendirmelere uzak, sol yelpazenin sağ ucundan üretilmiş bir öneridir. Bu yanıyla, ‘vatandaşlık geliri’nin, özellikle Keynes sonrası Batılı kapitalist ülkelerde çeşitli adlarla uygulanan nakdi yardımlardan özünde bir farkı yoktur. Önereceğim alternatife geçmeden, ilkin bu iddiamı bir ölçüde temellendirmem doğru olur.

‘Vatandaşlık geliri’ talebinin doğru kavranılması için bazı kavramsal sorularla başlamakta yarar var. Niçin ‘vatandaşlık
ücreti’ değil de ‘vatandaşlık geliri’ denmektedir? Ücret, bilindiği gibi tıpkı kâr, faiz ve rant gibi bir gelir biçimidir. ‘Vatandaşlık geliri’ kavramıyla, yoksulun çalışsa da çalışmasa da doğrudan devletten alacağı nakdi bir yardım tanımlandığı için bu kavramda ‘gelir’ sözcüğünün tercihi akla yatkındır. Bu yanıyla, “vatandaşlık geliri” talebi, burjuvazi ile emekçileri değil, devlet ile emekçileri karşı karşıya getirir. Bu da, sermaye ile emek arasındaki mücadelenin eksenini birey-devlet sorunsalına kaydırmak anlamına gelir.


Buğra’nın yazısında, devletin yapacağı bu nakdi transferlerin “
işçinin pazarlık gücünü” artırarak “temel sınıf eşitsizliği”ni “dengeleyici bir rol oynayacağı” da iddia edilmiştir. Sınıf eşitsizliğinin dengelenmesi beklentisi, bence ‘vatandaşlık geliri’ talebinin yaslandığı siyasi motivasyonu açığa vurmaktadır. ‘Vatandaşlık geliri’ önerisi ile sermaye emek çelişkisinin kendisi değil, bu çelişkinin doğurduğu yoksulluğun ortadan kaldırılması hedeflenmektedir.

İster ‘vatandaşlık geliri’ densin, ister refah devleti literatüründe kullanıldığı şekliyle ‘sosyal ücret’ vs. densin, devletin nakit transferleri yoluyla, yoksulluğu tedavi eder gibi yaparak sermaye emek çelişkisini yumuşatmaya çalışması yıllardır deneniyor. Doktora tezimden bu yana, aşağı yukarı 30 yıldır bu uygulamayı emekçiler açısından irdelemeye çalışıyorum. Bazılarını New School’dan Anwar Shaikh ile birlikte gerçekleştirdiğim ABD üzerine olan çalışmalar, geliştirdiğimiz ampirik metodoloji ile daha sonra başka araştırmacılarca Avustralya, Kanada, Almanya, İsveç, Yeni Zelanda, İngiltere ve Türkiye için de tekrarlandı. Bu çalışmaların temel sorusu emekçilere dönük
toplam harcamaların gerçek kaynağının ne olduğuydu. Anwar Shaikh’in Who Pays for the "Welfare" in the Welfare State? A Multicountry Study (Refah DevletindekiRefahı” Kim Ödüyor? Çok Ülkeli Bir Çalışma) makalesinde dökümünü verdiği bu araştırmaların ortaya çıkardığı çıplak gerçek şudur. Emekçilere dönük sosyal harcamaların ABD’nde tamamını, diğerlerinde ise tamamına yakın kısmını bizzat emekçiler kendi vergileriyle finanse etmektedirler! Emekçilerin devletten edindikleri sosyal harcamaların (nakit transferler dahil) devlete ödedikleri vergileri aştığı (yani ‘sosyal ücretin’ fiili olarak var olduğu) durumlarda bile, bu ‘sosyal ücretin’ milli gelirin %1-2’si, toplam ücretlerin ise %3-5’i mertebesinde olduğunu da belirteyim.

Peki, o zaman ‘vatandaşlık geliri’nin Marksist alternatifi nedir? Yıllardır her fırsatta dile getirdiğim alternatif iki boyutlu. İlki
iş gününün kısaltılması, diğeri ise Yaşanılır Ücret uygulamasıdır (her döneme ve bölgeye göre hesaplanacak bir tür rahatça yaşanılacak ücret - ‘Living Wage’). Daha geçen haftaki Birgün yazımda ele aldığım için burada ayrıntısına fazla girmeyeceğim iş gününün kısaltılması önerisi, işsizliğin, büyük ölçüde hemen şimdi çözümüdür. Bunun için yapılacak şey son derece basittir. Pek özendiğimiz AB ülkelerinden Fransa’daki 7 saatlik işgünü uygulamasına geçmek –tabii, 2008’de sağ kesimlerin sulandırdığı haline değil. 7 saatlik işgünü uygulaması anında, ceteris paribus, işsizliği % 12,5 azaltacaktır! Yani, şu andaki resmi işsizlik aşağı yukarı hemen sıfırlanmış olacak, neredeyse, tam istihdam sağlanmış olacaktır!

Bu tür bir
iş gününün kısaltılması önerisi teorik olarak, işsizliği büyük ölçüde çözmekle birlikte ‘çalışan yoksul’ sorununu çözmeyebilir. Hatta saat başı ücretlerde düzenleme yapılmazsa yoksullaşmayı artırabilir bile. O zaman, bir yandan iş gününü kısaltırken, öte yandan da saat başı ücretin o şekilde artırılması gerekir ki, emekçilerin sürünerek değil, Yaşanılır Ücret alarak rahat bir biçimde yaşamaları sağlanmış olsun.

Tanımın ima ettiği veçhile, asgari ücretin bir hayli üzerinde, zamana ve yaşanılan bölgenin özelliklerine göre sık sık yeniden hesaplanarak ayarlanması gereken
Yaşanılır Ücret gerçekçi bulunmayabilir. Ama, bu eleştiriyi yapanlar bile, Yaşanılır Ücret talebinin bizzat kapitalistlerin kârına göz diken yanını ve de sermayenin bu seviyede bir ücreti vermemek için elinden geleni yapacağını teslim edeceklerdir. Tam da bu nedenle, yani sermayenin direnci ile karşılaşacağı için Yaşanılır Ücret kampanyaları katılanları radikalleştirme, sistemi sorgulamaya yöneltme potansiyelini içerir. Yaşanılır Ücret kampanyalarının birçok tekil mücadelede emekçilerin ücretlerini, dolayısıyla hayat standartlarını yükseltici zaferler kazandığını biliyoruz (İngiltere, Avustralya,Yeni Zelanda, Kanada ve ABD’ndeki başarıya ulaşmış örnekler için Living Wage Movements: Global Perspectives; Yaşanılır Ücret Hareketleri: Küresel Perspektifler). Şahsen yakından gözlemlediğim Harvard Üniversitesi öğrencilerinin üniversite destek personeline sağladıkları Yaşanılır Ücret’ten (2001-3), daha geçen hafta New York Times’dan izlediğim New York Belediye Meclisi’nde görüşülen inşaat işçilerinin saat ücretini 10 dolara yükseltecek yasa tasarısına kadar farklı örnekler, Yaşanılır Ücret için mücadeleyi, devletin muhtemelen dağıtacağı paraya bel bağlamaktan daha cazip kılıyor.

Sonuç olarak, şirket ve banka iflasları furyasına, Yunanistan’la başlayan devlet iflaslarının da eklenmeye başladığı günümüz depresyonunun bu safhasında, muhtemelen pratikte yine kendi vergileriyle finanse edilecek ufak tefek nakit transferlerinin emekçileri tatmin etmeyeceği açıktır. Dolayısıyla, yukardaki eleştirilerimizin yanısıra, özellikle günümüz koşullarının niteliği yüzünden de ‘vatandaşlık geliri’ önerisinin yandaş bulamayacağını düşünüyorum. Bu açıdan günümüz bağlamında, hem kapitalist gerçeklikle yüzleşme imkânı verdiği hem de doğrudan sömürü oranını azaltmayı hedeflediği için
Yaşanılır Ücret sosyalistlerin tercih edebileceği bir politikadır; aynı zamanda da iş gününün kısaltılması talebinin olmazsa olmazıdır. Bu talepler için birlikte yürütülecek mücadele hepimize, yoksulluk ve işsizlik sorunun çözümünün, kapitalizm içi sınırlarını gösterecektir. Belki de bu süreç, bizleri, yüzünü devlete değil, sosyalizm tahayyülüne dönenlerle, o tahayyüle yakışanı yapmaya yöneltir.