20 Eylül 2008

Kısaltılmamış Versiyon



ABD’de bir şirketin batmasıyla başlayan ekonomik krizi gazeteler yüzyılın krizi olarak değerlendirdi. Bu ne kadar doğru?

Biraz abartılı bir değerlendirme. İyimser bir yorumla, dil sürçmesi olmuştur, 21. Yüzyılı kastetmişlerdir diyelim. Kapitalizmin son yüz yıldır yaşadığı en büyük kriz değil bu yaşananlar. Bir kere, kriz henüz reel ekonomiye yeterince yansımadı, ama gidişat hızla yansıyacağı yönünde. En büyük kriz olarak 1929 Büyük Depresyonu’ndan bahsedilir, dünyayı sarmıştır, ABD’nde son bulması 1930’ların sonundadır. O zaman reel ekonomi kendini yeniden üretemiyordu; yatırım yapılmıyor, eldeki mal ve hizmetler bile satılamıyordu. ABD’de işsizlik yüzde 25’i aşmıştı, depolarda mallar, yiyecek içecek, dışarda açlık varken, herkes sokaklarda bir tas çorba içebilmek için saatlerce kuyrukta sürünüyordu. Böyle bir durum henüz yok. Ne ABD’de ne Türkiye gibi kısmen gelişmiş ülkelerde. Gündelik hayatta henüz bu krizin etkisi gözlemlenmiyor, yaygın yoksulluk, sefalet, kıtlık yaşamıyoruz. Tabii, Afrika’daki birçok ülkeyi dışarda bırakıyorum bu değerlendirmemde. Maalesef, Afrika sanki kıta olarak gözden çıkarılmış gibi. Ama buharlaşan parasal büyüklükler olağanüstü. Sadece Lehman’ın taktığı borç bizim yıllık GSYİH’ımız kadar, İngiltere’nin GSYİH’nın ise dörtte biri kadar sanıyorum. Bu tür nicel boyutları ve olası bulaşıcılık potansiyeli bakımından büyük ve daha önce yaşanmamış türden bir krizle karşı karşıya olduğumuz kesin.

Kriz önce ABD’de bir yatırım bankasının batmasıyla başladı ve devam etti.

Geleneksel, standart iktisat öğretileri ile gözleri bağlanmış olmayan, piyasa mekanizmalarına daha eleştirel bakan iktisatçılar emlak sektöründe oluşan balonu 2004-05 yıllarında çoktan teşhis etmişlerdi. Krizin patlak vermesi, artık inkar ed
ilemez bir noktaya gelmesi, nihayet medyada da konuşulur olması yaklaşık bir yıl önceydi. Son bir iki haftadır olan gelişmelerin en yenisi ABD’nin en büyük sigorta şirketi AIG’nin - ki bu şirket zaten ağırlıklı olarak yatırım bankalarının kredi spekülasyonlarını sigorta eden bir şirkettir- yaşadığı sorun. AIG iflasın eşiğindeydi, yani batan, batmakta olan yatırım bankalarını ve onlara borç verenleri sigorta eden şirketin de batması sözkonusuydu. ABD Hazinesinden 40 milyar borç isteyen bu şirket ilkin reddedildi. Sonra Salı akşamı AIG’nin batmasının zincirleme iflasları tetikleyeceğinden, borsanın çökeceğinden korkulduğu için geri adım atan Hazine, ABD Senato’sundan alınan destekle 85 milyar dolar borçla bu özel şirketin batmasını engelledi. Zarar halka mal edilmiş oldu anlayacağınız. Güya iki yıllık borç bu; ki bu aslında, pratik olarak o sigorta şirketinin devletleştirilmesi demektir. Çünkü verilen borç miktarı o şirketin değerinin yüzde 80’ine denk düşüyor. Daha önce de Fannie Mae ve Freddie Mac adlı yarı resmi, emlak kredisi veren şirketlerin batması sırasında benzer bir müdahale olmuş ve bu şirketler devletleştirilmişti. Neoliberalizmin bütün piyasacı, özelleştirmeci söylemine rağmen, bu ideolojinin beşiği ABD’nde sıkışan şirketlerin devlete sığınışı bence özellikle gözden kaçırılmamalıdır. İflas edenler sadece bazı bankalar değil, bu arada hakim ideoloji ve ekonomi politikasıdır. Buharlaşan meblağları ve de küreselleşme denilen kırılgan ama kapsayıcı ilişkiler kümesini düşününce, ki bu dinamik sürecin kökeni 1970’lere kadar götürülebilir, dönemsel değil, sistemik bir kriz yaşadığımızı söylemek mümkün. Bu sürecin günümüzdeki bağımlılık ilişkilerini dikkate alacak olursak ABD ile sınırlı kalmayacağı, Avrupa’ya Asya’ya velhasıl bütün dünyaya yansıyacağı açıktı. Zaten şu sıralar yaşananlar da söylediklerimi teyit eder nitelikte. Japonya ve AB resesyona çoktan girdi, Hindistan yavaşladı, Moskova Borsası ise bence iflas etmiş vaziyette

Henüz reel ekonomiyi etkilemedi ama ABD bunun önüne geçmek için önlemler almaya da başladı.

Evet, bahsettiğim devletleştirmeler, şirket kurtarma operasyonları, borsa yasakları v.s. hep denenen önlemler. Ama önlemler umulan sonucu doğurmuyor. AIG batmasın, borsa etkilenmesin deniyor, borsa endeksi bir günde %4 düşüyor, Morgan Stanley’nin hisseleri %20 değer kaybediyor, hükümet “short-selling”i yasaklıyor!

Aslında reel ekonomiyi etkilemeye başladı. ABD’de emlak sektöründe kredi veren şirketlerin güç durumda olması nedeniyle emlak sektörü fiili olarak durmuş vaziyette. Evler alıcı bulamıyor, alıcı bulunsa kredi bulunamıyor, yeni evler yapılamıyor, inşaat sektörünün yan sektörleri de kan ağlıyor. Yeni ev yapımları geçtiğimiz ay %6.2 düşmüş vaziyette. ABD’de depresyon kapıda.

Türkiye de haliyle bu durumdan etkilenmeye başladı. Nasıl olmasın ki? Hem “credit crunch” dedikleri, kredi bulma sıkıntısı yaşanacak, yani finansal kurumlar borçlanmak isteyen kişi, şirket ve hatta hükümetlere borç vermekte muazzam teredüttlü davranacaklar, hem de bunca cari açığı olan Türkiye bundan etkilenmeyecek. Finansörler olandan da yüksek faiz arayacaklardır, kredi verilirken koşullar zorlaşacak, risk almaktan kaçınılacaktır. Kimse, Türkiye ekonomisinin risksiz bir cennet bahçesi olduğunu söylemeye artık cesaret edemez –gerçi “kriz, mriz yok” diyenlere hala rastlamaktayız ya. Türkiye borçla yaşayan bir ülke. Klasik anlamda borç da değil bu. Eskiden borç dediğimizde, devletin yabancı finansal kuruluşlara olan borcunu kastediyorduk ağırlıklı olarak. Oysa şimdi borç deyince aslında daha çok özel şirketlerin, bireylerin borçlarından söz ediyoruz. Türkiye’de devletin borcu nispeten küçüldü. Özel sektörün dış borcu 200 milyar dolara yakındır. Dolayısıyla, kredi sıkıntısı borçla dönen özel sektörü, kredi kartı ile tüketen sıradan insanı vuracaktır. Bu tabloya, kapıda olan, zaten şu ana kadar suni biçimde aşırı değerli tutulan YTL’nin çok olası değer kaybını da eklerseniz durumun vehametini sezersiniz.

Kredi kelimesi üzerinde durmak istiyorum. Kredi, ilkin gündelik dilde borçlanma dediğimiz ilişkinin adı, onun kibarlaştırılmış şekli. Yani, kredi borç demek. Borcun genel olarak algılanışı kötü bir şeydir. Kredi deyince, nötralize ediyorsunuz bu algıyı. Geliriniz artıyorsa ve aldığınız borcu ödeyebilecek durumdaysanız borç katlanabilir bir şey. Ama geliriniz yükselmiyorsa, ülke düzeyinde reel ekonomide umut veren bir hava yoksa borç sorun haline gelir. Kaldı ki, borç ilişkisi parasal bir ilişkidir ama eninde sonunda reel ekonomiye, yani üretime, üretimin artarak gelir yaratacağı varsayımına, beklentisine dayanır. Kapitalist ekonomiler de bildiğimiz gibi inişli çıkışlı ve de uzun dönem kar azalması eğilimlerini barındırır. İçinden geçtiğimiz dönem de 1970’lerde başlayan bu tür bir uzun dönem dalganın dışa vurumudur aslında.


Kredi notu meselesi var bir de. Türkiye’nin kredi notu A ya da B oldu gibi haberler çıkar.

O haberler hiç eksik olmaz medyadan. Raiting kuruluşları da bence bu son yaşananlarla artık iyice inandırıcılıklarını yitirmiş durumda. Şu batan bankaların bir iki yıl önceki ratinglerine bakın, bu alandaki hokkabazlığın boyutlarını anlarsınız. Bizim gibi ülkeler sözkonusu olduğunda biraz daha dürüst davrandıklarını teslim etmeliyim. Uluslararası sermayeye tavsiyede bulunuyorsunuz sonunda. Tahminlerinizde kısmen de olsa bir güvenilirlilik olması lazım tabii. Bir ülkenin kredi alabilirliğine o ülkenin yatırımcılar açısından cazibesine bakarak karar veriyorlar, ki bu da bazı standartlaştırılmış siyasi ve ekonomik göstergelere bakılarak yapılıyor. İşleri bu, Türkiye’de ekonominin tıkanacağını bekliyorlar olmaları gerekir. Rating bozulmaları da kapıda diyelim.

Türkiye’nin krizden etkilenmesi şöyle olacak; Türkiye’nin döviz açlığı içinde olduğunu biliyoruz, sıcak para ihtiyacı da bu olgunun bir veçhesi. Döviz akışı azalacak, sıcak para gitmeye başlayacaktır –ki gitmeye başladı bile. Yani, topun ağzındaki birkaç ülkeden biridir Türkiye. Kur yükselmesi bununla ilgili zaten. Türk parası olarak yapılan yatırımlar kaçarken dövize çevrildikçe dolar yükselecektir. Merkez bankasının yapabileceği müdahaleler eldeki rezervin miktarı ile belirlenmiştir, o da 70 milyar dolar civarında galiba. Türkiye ekonomisinin dışa bağlılığı malum, büyüme ve işsizlik rakamları sinyaller vermeye başladı bile. İlk ağızda yatırımlar aksayacaktır. Yatırımlar aksayınca, istihdam yük haline gelecek, işten çıkarmalar başlayacak ve krizin günlük hayattaki etkisi daha da çarpıcı biçimlerde görülmeye başlayacaktır.

Bu ihtimal var diyorsunuz.

İhtimal değil yüzde yüz olacak. Mesele, zamanlamasını tahmin edebilmek. Kimileri 2009’un başı, kimi sonu diyor. Bunları tam olarak kestirmek zor, bu panik kısa sürede bulaşıcı bir tarzda yayılabileceği için tahminde bulunmak zor. Siz bu mülakatı basana kadar bir kaç banka daha yok olabilir.

Bence, bütün bu olanlar dünya kapitalizminin işleyiş şeklini yeniden tarif ediyor. Tarifin merkezinde de yatırım bankaları var. Yatırım yatırım değil, banka da banka değil. İktisat 1. sınıf öğrencisinin bile bileceği şeyler bunlar. Banka nedir, gelirinizin, tüketim sonrası elinizde kalan, tasarruf dediğimiz miktarını mevduat şeklinde toplayan ve bunu başkalarına borç olarak satan şirkettir. Bankalar bu tasarrufların bir kısmını, yasal zorunluluk icabı rezerv olarak tutar, geri kalanını da diğer borçlanmak isteyen kişi ve kurumlara faiz karşılığı satar. Banka budur ama yatırım bankası denilen şirketlerin bu tür klasik bankalarla alakası yok. Tasarruf toplamıyorlar doğrudan, dolaylı olarak, başka bankalardan borç alarak topluyor, sonra da bu fonları son derece riskli finansal operasyonlarda, mesela “türev” adlı ambalajlanmış menkul kıymetler şeklinde kullanıyor. Bu piyasa alınıp satılan riskler piyasası kısaca. Bunu nasıl yapıyorlar? Bilgisayar klavyesinin tuşlarına basarak. Yatırım, fiziki üretim kapasitesine, mesela fabrikalara, girdilere, araç gereçe, istihdama yapılır. Oysa, bu “banka”ların “yatırım”larının yeni bir iş alanı, yeni bir üretim kapasitesi ile ilgisi yok. Klavyenin bir tuşunu tıkla, elektromanyetik muhasebe enformasyonu halindeki parayı sağdan sola kaydır, buna da havalı ve mistifiye bir şekilde yatırım bankacılığı de. Bu oyunun sonuna gelinmiştir, kral artık çıplaktır!

Bu faaliyetlerin, gündelik dilde adı, biraz kaba kaçabilir ama, spekülasyondur, simsarlıkdır. Böyle adlandırıldığı zaman alınacak bir şey olmaması gerekir. Banka, banka değil, yatırım da yatırım değilse, adını koyalım artık bu hadisenin. Kısacası, bu tür “banka”ların ABD başta olmak üzere, dünya ekonomisinde kazandığı bir ağırlık vardı, o bitmiştir. Şu andan sonra eski konumlarını yaşayamayacaklar, oyunun kuralları farklı tarif edilecektir.

Bu arada finansal krizin reel ekonomiye sirayeti hızlı ve yaygın olursa, malesef kaos çıkacaktır. Kaos kötüdür anlamında söylemiyorum bunu sadece. Ayrıca, kapitalizminin alternatifini gerçekleştirebilecek populer destek almış siyasetlerin olmayışı anlamında da söylüyorum.

Öylesi bir siyasi irade sözkonusu değil. Latin Amerika’yı bir kenara koyarsanız, böyle bir alternatif yok, Türkiye’de zaten hiç yok. İnsanlar açlığı yaşayacak, sefalet yaygınlaşacaktır. Şehirlerin varoşlarında yaşanacak infialler, Arjantin’de yaşananlara benzer ayaklanmalar bekliyorum. Neler olacağını tam olarak kestirmek zor, ama kapitalizmin sonu geldi demek mümkün değil. Çünkü kapitalizmin siyasi mobilizasyon anlamında alternatifi görünürde yok. Sadece fikri olarak mevcut.

Klasik bir eleştiri var; hükümetler halka gerçekleri anlatmaz. Ama iktisat sözkonusu olduğunda anlatılsa dahi anlaşılmaz durumlar vardır. Hükümet açıklama yaparsa biz sıradan insanlar bunu haber bültenin küçük bir parçası olarak göreceğiz.

Krizin etkilerini engellemek için yapılacak ufak tefek şeyler var ve bence hükümetler de bunu yapıyor. Dolayısıyla, gündelik medyada ağırlıklı olarak bu haberler yer alıyor. Olan biten gereğinden fazla teknik ve mistifiye bir dille sunuluyor. Dolayısıyla, gözleminizde büyük ölçüde haklısınız. Mesela, daha once söz ettiğim üzere ellerindeki döviz rezervi yeterli olduğu sürece Merkez Banksı bunu piyasaya sürecektir kur dalgalanmalarını kontrol edebilmek için. Medya da bunu duyuracaktır. Rezervler bu manipülasyonlara yettiği sürece bir sorun yok. Ama, o zaman da döviz rezervi yetersizleştiğinde ortaya çıkacak sorunlar anlaşılmaz olacaktır. Panik başladığı zaman hükümetin “soğukkanlı olun” demesi yeterli olmayabilir.

ABD’nin durumu kısmen farklıdır, çünkü dünya parası doların sahibidir. AIG’ye destek verebilir, gerekirse para basar vs, vs. Türkiye’nin bu tür bir silahı yok. Ülkelerin kriz karşısında yapabilecekleri ekonomik kapasitelerine, ki bu genellikle siyasi ve askeri güce dönüşür, bağlıdır. Bu ilişkilerin gereğinden fazla karmaşık sunulduğu açık. Ta ki, ekonomiyi döndürecek kaynak bulunamadığı, kaosa girildiği, kriz günlük hayata yansıyana kadar. O zaman, zaten kimsenin haber bültenine filan ihtiyacı kalmaz, hayatın içinden mecburen sorunu yaşayarak safını seçer. İnsanlar neye bakar? İşim var mı? Maaşım beni geçindiriyor mu? Hastalanırsam ne olur, emekli olunca elime ne geçer? Önemli olan bunlardır. Bunlardan umut kesildiğinde sistemin sorgulanması başlar. Krizin kavranması böyle olur. Ki böylesi bir kavrama senaryosu hiç de olmayacak gibi gözükmüyor bana.

Delinking stratejisinden söz ediyorsunuz siz. Bu süreçte ne anlama geliyor ?

Delinking (huruç da deniliyor) daha çok üçüncü dünya ekonomilerinin kalkınma startejisi olarak Samir Amin tarafından önerilmiş bir strateji. Gözlem şu: sermayenin küreselleşmesinin temposu, mahiyeti, sonuçları son tahlilde üçüncü dünya ülkelerinini olumsuz etkiliyor. Amin, küresel kapitalizme sorgusuz sualsiz eklemlendikçe ülke ekonomisine ilişkin alacağınız kararları kendiniz belirleyemez hale gelirsiniz, bu da nispeten küçük ekonomilerin sonunu getirir diyor. Bakın, koca Afrika kıtasının haline. Amin, bu açmazı aşmak için üçüncü dünya ülkelerine yepyeni ilişkiler kurmayı öneriyor. Bu izole olmak değil, delinking, yeni linkler, ilişkiler yaratmak demek. Önemli olan kendi ekonomizi küresel dinamiklere tabi kılmak yerine, kalkınma hedeflerinizin belirlediği ilişkilere girmek ve bunu yaparken de halkın refahını, eşitliği gerçekleştirmenin ekonominin ana amacı olduğunu unutmamak. Böylesi bir stratejinin ekonomik programının unsurlarını belirlemek, tartışmak bence Türkiye solunun en acil gündem maddesidir.