Krizi İzlerken…



Gören gözler için mesele yok, şaşkın devekuşları düşünsün. Bazılarımızın 21. Yüzyıl’ın ilk depresyonu adını yakıştırdığı bu derin küresel kriz, bir yandan milyarlarca insanın gündelik hayatını, geleceğini karartırken bir yandan da beklenmedik coğrafyalarda devrimci ayaklanışları tetiklemeye devam ediyor. Kriz, bu yanıyla milyonlara geleceklerinin kendi ellerinde olduğunu hissettirdi, kapitalist totaliter rejimleri geri dönülemezcesine sarstı. Piyasacılığın, halksız, katılımsız demokrasilerin alternatiflerini gündemin en başına yerleştirdi. Zaten tam bir şaşkınlık ve hükümet edemezlik içinde bocalayan burjuvaziyi iyice telaşa düşürdü.


Ayrıca, iki “türev” etkisi oldu bu krizin: ilki, üniversitelerde okutulan, gazetelerin köşe yazılarında, televizyonlarda baş tacı edilen yerleşik ekonomi anlayışının önlenemez iflası, diğeri ise, Marksist cenahta farklı kriz perspektiflerinin boy göstermesi. Bu yazıda farklı kriz teorileri arasında bizim en açıklayıcı ve asli olduğunu düşündüğümüz ortalama kâr oranının düşme eğilimi yasasını (OKODE) tekrar ele almayacağız. OKODE’nin kısa sunumunu ve günümüz buhranı ile ilişkisini
Krizi Anlarken.. başlıklı yazımda yapmıştım (Tonak. 2009). Bu yazıda, ilkin, ana akım ekonomi anlayışının temsilcilerinin durumunu, bir iki yıl içinde nereden gelip nereye gittiklerini, telaşın derecesini basından kimi örneklerle ele alacağız. Daha sonra da, kısaca sol içi tartışmalarda öne çıkan eksik tüketim perspektifine ve OKODE içindeki farklılaşmalara değinmekle yetineceğiz.


Fikri Mağlubiyet


Yaklaşık 1.5 yıl önce, Eylül ayında Taraf gazetesinde bir yazının başlığı ‘Kriz bitti! Dönüşüm başlıyor...’ (Cemil Ertem, 1 Eylül 2010), aynı hafta Radikal gazetesinde bir başka yazının başlığı ise ‘Resesyon mu depresyon mu?’ idi (Mahfi Eğilmez, 2 Eylül 2010). Bu yazılar üzerine dayanamayıp Birgün’de yazdığım bir yazıda aynen şunları söylemişim: Yaşanan “krizin bal gibi bir depresyon olduğu.. ‘biten’ bir kriz olmadığı gibi, ‘resesyondur, bu da geçer’ gibi değerlendirmelerin de en azından naiflik olduğunu defalarca yazdım. Gelinen nokta o ki, krizi ‘bitmiş’ gören de var, iki, ya da bilmem kaç ‘dipli’ ‘resesyon’ olarak gören de. Hatta utana sıkıla ‘acaba, depresyon mu desem (deseydim!)’ diyen de. Bir de, bizim gibi, Kapital’den feyz alanların, 21. Yüzyılın ilk depresyonu israrı. Ortada tek bir kriz var, en azından 3-4 tane de pozisyon. Sosyal bilimlerin ‘kraliçesine,’ yani o iktisat denilen meşgaleye de bu yaraşır: tam bir kafa karışıklığı. Nobelli iktisatçı Paul Krugman New York Times’daki köşesinde nihayet ‘acaba, bu yaşanan depresyon mu?’ dedi diye, ‘Resesyon mu depresyon mu?’ vagonuna atlayanlar çoğaldı. Bari, en azından, borsacı, eski ABD Merkez Bankası müdürlerinden Alan Greenspan kadar dürüst olsalar ve ‘hayatım boyunca yaslandığım iktisat zihniyeti yanlışmış’ diyebilseler. Bırakın bu tür bir fikri dürüstlüğü, kimileri solculuk adına kapitalistlere akıl vermeye bile soyunuyor. Örnek, yukarda bahsettiğim Taraf gazetesindeki yazının yazarı: “Şimdi ben gerçekten Türkiye ekonomisini şimdiye kadar omuzlayan büyük grupların (abç; yani, ‘kapitalist büyük şirket sahiplerinin’ denmek isteniyor—EAT) bu süreci böyle okumalarını dilerdim. Çünkü süreci daha fazla istihdam ve büyüme yaratarak karşılarlardı ve bunun hepimize faydası olurdu; ama bilenen nedenlerden dolayı yapamadılar. Ve tam da bundan dolayı TÜSİAD referandumda geri bir noktada durdu. Eğer hızla bu sürece ayak uyduramazlarsa bu elde ettikleri kârlar son büyük kârları olur.” Nayifliği aşan bir durum; bence, bir aptallıkla karşı karşıyayız. Depresyonun göbeğinde, patronlar (‘Türkiye ekonomisini şimdiye kadar omuzlayan büyük gruplar’) ‘istihdam ve büyüme’ yaratmalıymışlar! Yaratmadıklarına, hele kalkıp bir de referandumda ‘geri bir noktada durdu[klarına]’ göre kârları azalacakmış. Tam dilimin ucuna, ‘yahu, kardeşim, sana ne şirketlerin krizi fırsat bilerek elde ettikleri kârların, en son büyük kârları olup olmadığından?’ demek geliyor, sonra birden, nedense ‘kılavuzu karga olanın...’ diye başlayan atasözünü tercih ediyorum. Kendi kendime ‘bırak, ne halleri varsa, görsünler’ diyorum. (Birgün; 4 Eylül 2010)


Yukarda sözünü ettiğim, Radikal’deki yazısında ‘resesyon mu, depresyon mu’ karasızlığı yaşayan Mahfi Eğilmez tam bir yıl sonra bakın ne diyor: “Krizin ilk aşamasında ABD .. ekonomiyi yeniden canlandırmayı denedi ama pek de başarılı olamadı. Trilyonlarca dolarlık likidite desteğine karşın ne tüketim ne yeni ev satışları ne de diğer alanlarda beklendiği gibi bir canlanma ortaya çıktı.. Krizin ikinci aşamasında Euro Bölgesi ekonomilerinin bir bölümü kendi aldıkları … önlemlerle krizden çıkma yolunda hiçbir gelişme sağlayamadılar. Bu ekonomilere … IMF’den yardım yapıldı ve hâlâ da yapılıyor ama olumlu bir gelişme şimdiye dek sağlanamadı.” (29 Eylül 2011). Gören gözün gördüğünü tasvir eden Mahfi Eğilmez, ayrıca krizin üçüncü aşamasına girildiğini, Türkiye’nin de içinde olduğu “gelişme yolundaki ekonomilerin” de artık krizden uzak durmalarının “pek mümkün olma(dığını)”  söylüyor.

2011’in sonuna geldiğimizde, yukarda yazılanlardan bu yana 1.5 yıl geçtiğinde ise
Milliyet’te şunu okuyoruz: “New York Times’ın ekonomisti Paul Krugman, Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa’nın … demokrasiyi tehdit eden bir depresyonla karşı karşıya olduklarını söyledi.” (14 Aralık 2011). Bu da Guardian’dan: IMF BaşkanıChristine Lagarde dünyanın Büyük Depresyon’un benzeri bir sürece girebileceği uyarısını yaptı. IMF, küresel liderlere ya birlikte acilen krizi ciddiye alacaklarını ya da korumacılık ve izolasyonla yüzleşmek durumunda kalacaklarını hatırlattı. (15 Aralık 2011) Tuhaf bir tesadüf (!) olsa gerek, aynı gazetenin aynı nüshasında Fitch adlı performans/kredibilite ölçme şirketinin dünyanın en büyük 8 bankasının (Bank of America, Barclays, Goldman Sachs, Deutsche Bank, BNP Paribas, Credit Suisse, Morgan Stanley and Societe Generale) güvenilirlilik seviyelerini düşürdüğünü de öğreniyoruz.

Fazla Ampirisizm, Eksik Ampirisizm

Yaşanan krizin depresyon değil de, bildiğimiz geçici resesyonlardan biri olduğu görüşünde israr edenlerin beslendiği en önemli ampirik kanıtlar genellikle borsa dalgalanmalarıdır. Geçici resesyon iddiası, borsayı ekonomi zanneden zahiri sermaye spekülatörleri ve onlar adına iş bitiren aracı şirket memurları arasında çok rastlanan bir eğilimdir. Fazla ampirisizmden malul bu küme, borsayı an be an izler, gerisine pek aldırmaz. Örneğin, aşağıdaki resme baktığında ABD’de 2001-2011 arası istihdam/nüfus oranının nasıl seyrettiğini değil de, sadece S-P 500 adlı borsa endeksinin performansını görür.

Şekil 1: Borsa – İstihdam Performansı
Pasted Graphic 1
Kaynak: http://tinyurl.com/cmvog8n


Fazlasıyla ampirisist küme “2007-2009 arası S-P 500 endeksinin (Ekim 2007’deki 1576’lık seviyesinden Mart 2009’daki 676’lık seviyeye) %57’lik düşüşü ile bir resesyon yaşanmıştır ama, aynı endeks o tarihten bu yana %87’lik bir artış da gösterebilmiştir; önemli olan budur” deyip, krizin bittiğini ilan edebilir. Bu artışa rağmen endeksin hala Ekim 2007 seviyesine (1576) erişmemiş oluşu, daha da önemlisi, 2001 resesyonunun başında nüfusun neredeyse %65’ini istihdam edebilen ABD ekonomisinin şimdilerde sadece nüfusun %58’ine iş imkanı sağlayabildiği, bu zevata pek bir şey ifade etmez. Dünya böylesi bir at gözlüğüyle görüldüğü sürece, “resesyon yaşanmıştır, geçmiştir, gerisi önemli değildir” görüşü ile sık sık karşılaşacağımıza şüphe yok.


Günümüz krizinin bütün çıplaklığı ve dehşeti ile ortaya çıktığı ilk günlerde ara sıra dile getirilen bir görüş, bu krizin en azından yaptığı tahribat itibariyle Büyük Buhran ile benzerliği idi. Benzerlik konusunda anlaşan iktisatçılar arasında II. Dünya Savaşı’nın krizden çıkışta oynadığı rol hakkında farklı görüşler vardı. Bu farklılık, haliyle, savaş spekülasyonları da dahil olmak üzere günümüz siyasi beklentilerini etkiliyor. Bizde de, Büyük Buhran benzetmesini yaptıktan sonra, günümüz
krizinden çıkışın da ancak savaşlar yoluyla mümkün olabileceğini açıktan dile getirenler, ima edenler mevcut. Bu tür değerlendirmelerin kısmen döneme ait ampirik bilgi eksikliğinden kaynaklandığını düşünüyorum. Daha isabetli değerlendirmeler 1930’larda uygulanan iktisat politikalarından haberdar olmayı gerektiriyor. ABD’nin 1929-47 arası reel GSYH değişimini gösteren aşağıdaki şekil buhran – savaş ilişkisini, dönemin iktisat politikaları bağlamında yorumlamamıza imkan tanıyor.


Şekil 2: Reel GSYH Değişim –ABD (1929-47)


Pasted Graphic

Bilindiği gibi 1929-1933 arası yaşanan
Büyük Buhran’ı 1933-37 arası büyüme izlemiş, hatta 1936’da GSYH’nın yıllık artışı %14 seviyesine varmıştır. Bütçe açıkları göze alınarak gerçekleştirilen bu büyümenin akabinde, Roosevelt hükümeti açıkları azaltabilmek için devlet harcamalarını ciddi biçimde kısmıştır (şekildeki 1937 harcama düşüşü). Fakat bu politika, işsizliğin tekrar yükselmesine ve ABD ekonomisinin 1938’de tekrar resesyona girmesine yol açınca, devlet harcamaları tekrar arttırılmaya başlanmıştır. 1939 yılında devlet 1 milyar dolar borçlanarak askeri harcamalarını arttırmış ve Pearl Harbor baskını ardından, 1941 sonundan ABD savaşa girene kadar sanayii %50 büyümüştür! Dolayısıyla, buhran – savaş ilişkisi üzerine buradan çıkartılacak sonuç, ABD ekonomisinin zaten 1933-36 arası büyümeye başlamış olduğu ve II Dünya Savaşı’nın buhrandan çıkmayı sağlayıcı değil, büyümeyi hızlandırıcı bir rol oynadığıdır.


Bu noktada, Keynesçi iktisat politikaları ile devlet müdahalelerinin özellikle popüler yayınlarda ele alınışına da değinmek istiyorum. Devlet müdahaleleri ile yatırımların özendirilmesi, hızlandırılması ve böylece durgunluğa, işsizliğe çözüm bulunması konuları oldukça yavan bir biçimde, ders kitaplarının aşırı basitleştirilmiş anlatımı ve değişik hükümetlerin yamalı bohça tarzında uyguladığı politikalar esas alınarak tartışılıyor. Maalesef, bu tür tartışmalar hem Keynes’in bu konulardaki teorik zenginliğinin farkına varılmasını, hem de sosyalist alternatiflerin gündeme getirilmesini geciktiriyor.



Keynes, devletin yatırımları arttırışına ilişkin 1943’te yazdığı
Uzun Dönem Tam İstihdam Sorunu makalesinde özel sektöre ağırlık veren özendirici politikalar yerine, işsizlik meselesinin çözümü için (tabii kapitalizmin sınırları içinde kalarak) “yatırımların üçte iki ile dörtte üç oranındaki kısmının devlet tarafından veya yarı-kamu kurumlarınca, ya doğrudan ya da kontrol edilebilecek tarzda” yapılmasını öneriyordu. Öte yandan, işsizliğin çözümü için devlet aracılğıyla yatırımların arttırılması konusunda başka yolların da olabileceğini, T. S. Elliot’a yazdığı 5 Nisan 1945 tarihli mektupta dile getirmekten kaçınmamıştır. Tam istihdam sorununun yatırım artışlarıyla çözülebileceği gibi “az çalışarak” da çözülebileceğini, yani daha kısa çalışma saatleri uygulamasının söz konusu olabileceğini açıkça dile getirdiğini biliyoruz. Kısacası, 1940’lardaki Keynes’in, kapitalizmin sınırları içinde oldukça radikal sayılabilecek bu tür önerileriyle kıyaslandığında, günümüz Keynesçileri muhafazakar tavırlarıyla Keynes’in bir hayli gerisine düşmüş oluyorlar.  


Marksistler Krizi Nasıl Görüyorlar?


Bu durum tespitinden sonra, sol analizler arasında oldukça hâkim olduğunu düşündüğüm eksik tüketim perspektifine değinmek istiyorum. Bu yaklaşımın hareket noktası, gelir dağılımının bozukluğu, ücretlerin yeterince (verimlilik artışlarına paralel, hatta daha hızlı) artmayışıdır. Ücretleri yeterince yüksek olmayan işçiler giderek tüketim metalarının tamamını satın alamayacakları için eksik tüketim (satılamayan tüketim metalarının elde kalması aşırı birikim?) oluşmakta, bu yüzden de kapitalistlerin kâr oranları düşmektedir.
Bir taşla iki kuş! Öyle ya, bir ayağımız eksik tüketimde, bir ayağımız da kâr oranının düşme eğiliminde. Tedavi de krizin nedenini teşhiste mevcut. Düzelt gelir dağılımını, arttır ücretleri, ne kriz kalır, ne sefalet! İsteyerek ya da istemeyerek kapitalizmin restorasyonuna hizmet.
Memleketimizde bu görüşün çok yaygın oluşu bence kısmen sol literatürün niteliği, kısmen de soldaki iktisatçılarımızın formasyonu ile açıklanabilir. Hepimizin saydığı, sevdiği Sadun Aren hocamız sol Keynesçi idi, keza Paul Sweezy’yi özetleyerek çeviren Arslan Başer Kafaoğlu da. Kapitalizmi evrelere ayırarak, Marx’ın emek değer teorisinin sadece “rekabetçi döneme” uygulanabilir olduğunu, oysa artık “tekelci kapitalizm” evresinde olduğumuz için “yeni” (yani, Keynesçi) çözümlemelere ihtiyacımız olduğu az mı tekrarlandı?

Kaba eksik tüketimcilik hakkında Marx’ın ne düşündüğü
Kapital’in II. cildinde açık seçiktir. Bizzat Marx’ın kendisinin eksik tüketim anlayışını ne kadar nayif bulduğunu ve cepheden karşı çıktığını hatırlatmak için şu alıntı yeterlidir:

“Bunalımlara, fiili tüketim ya da fiili tüketici azlığının neden olduğunu söylemek, boş bir yinelemeden başka bir şey değildir…Metaların satılamaması, ancak, bunlar için fiili satın alıcı, yani tüketici bulunmaması anlamına gelir (çünkü, son tahlilde, metalar üretken ya da bireysel tüketim için satın alınırlar). Bir kimse, eğer, işçi-sınıfının kendi ürününden çok küçük bir kısım aldığını, bundan daha büyük bir pay aldığı zaman ve dolayısıyla ücretleri yükselir yükselmez bu kötülüğe bir çare bulunacağını söyleyerek bu boş yinelemeye derin bir gerekçe görüntüsü vermeye kalkışırsa, bunalımların, daima ücretlerin genellikle yükseldiği ve işçi-sınıfının, yıllık ürünün tüketime ayrılan kısmından daha büyük bir pay aldığı bir dönemde hazırlandığına işaret etmek yeterli olacaktır. Bu sağlam ve "basit" (!) sağduyu savunucuları açısından, böyle bir dönem, daha çok bu bunalımı giderir.”

Kapitalizmin krizlerinin en temel açıklaması olarak OKODE’yi benimseyenler arasında bu eğiliminin hangi nedenlerle ortaya çıktığı hep tartışma yaratmıştır. OKODE’yi doğuran nedenler arasında sermaye-emek çelişkisine veya sermaye-sermaye çelişkisine veya her iki çelişkiye de vurguyla makinalaşmayı esas neden olarak görenler olduğu gibi; ücretlilerin katma değerden aldıkları payın (artık değer oranının azaltılması) ya da üretken olmayan istihdamın toplam istihdam içindeki payının artmasını esas neden olarak görenler de vardır. OKODE’ni doğuran nedenlerdeki farklılık kapitalizmin farklı dinamiklerine atfedilen önem demektir. Bu da kurulan kavramsal çerçevelerin, somut ekonomilerin performansını değerlendirirken tercih edilen ampirik kanıtlar kümesinin farklı olmasını doğurmaktadır. Kaldı ki, OKODE’nin ortaya çıkışındaki nedenlerde anlaşılsa bile ampirik kanıtlama sırasında resmi istatistiklerin Marksist kategorilere dönüştürülmesini, kapasite kullanımı ile kâr oranının düzeltilmesini önemli görenlerle, görmeyenler ya da değişmez sermayenin değerini, güncel değerleri dikkate alarak hesaplayanlarla, tarihi değerleri esas alarak hesaplayanlar anlaşamamaktadırlar.

Türkiye’de de OKODE tezini savunanlar arasında yukarda değindiğim farklılıkların yaşanıyor olması doğaldır. Buna rağmen, bizde bir iki istisna dışında bu farklılaşmalar üzerinden ciddi bir tartışma yürütüldüğünü söylemek zor. Hele, OKODE üzerine ampirik çalışmalar neredeyse yok gibidir. Bu durum makroekonomik verilerin kapsamlı ve uzun süreli olmayışı ile kısmen açıklanabilse bile, Türkiye’ye Marksist teorinin aktarılış şekliyle de ilişkilidir.

“Bahar Kışla Yüzleşirken” Nereye?

Vijad Prashad’ın geçenlerde yayınlanan
Arap Baharı Libya Kışı kitabı, devrimci sürecin inişli çıkışlı, varacağı yerin önceden kestirilemezliği, kısacası çok belirlenimli oluşu vurgusu itibariyle Mike Davis’in New Left Review’daki makalesiyle paralelllik arzediyor. Prashad, kitabının başlığında “kış” sözcüğü ile ayrıca NATO müdahalesi yüzünden Libya’daki rejim değişikliğinin Orta Doğu ve Kuzey Afrika’daki emsallerinden ne kadar olduğunu da belirtmiş oluyor. Davis ise, “farklı bir dünya” özleyenlerin, o dünyayı tasarlama işi ile kış aylarında ister istemez yüzleşmek durumunda kalacaklarını hatırlatmak için de kullanmış “kış” sözcüğünü. “Nereye” sorusu biraz 1789’da “1848’mi, 1871’mi daha mümkün” sorusunu sormaya benziyor. Yani, başarılı devrimci ayaklanışları, başarısız (1848) veya başarılı (ya da kısmen başarılı, 1871) devrimci ayaklanmaların izlemesi mümkün olduğu gibi, “başka bir dünya” tasavvurunun kısa süre de olsa yaşanması, ardından ezilmesi (veya kalıcılaşması) mümkün.

Mümkün olmayan ne? Mümkün olmayan küresel kapitalizmin eski dinamizmine bu yeni dünyada yer olmadığı. Kapitalistlerin ve siyasi temsilcilerinin yaşadıkları paniğin nedeni de sadece kapalı kapılar ardında dile getirebildikleri bu gerçekliği görmeye başlamaları. Tekrarlamakta yarar var; hükümet edemiyorlar. Orası burası patlayan, fazlasıyla şişirilmiş küresel kapitalizm balonuna yama yapmakla meşguller. Balon kontrol edilemeyecek kadar şişirilmiş, küçük delikleri (Yunanistan), daha büyük deliklerin (İspanya, İtalya, Fransa) izleyeceği kesin. NAFTA zaten kağıt üzerinde kalmıştı; AB’nin maddi temeli, ekonomik entegrasyonun olmazsa olmazı para düzeninden ise kaçan kaçana. Komik olan bu çöken düzene katılmak için Türkiye’nin, bir yandan alelacele AB Bakanlığı tesis etmesi, öte yandan, medya propogandasının hilafına hem kendi ekonomisinin hem de en çok ihracat yaptığı AB ekonomisinin en kırılgan döneminde sağa sola kabadayılık taslaması.

İleri kapitalist ülkeler geleceklerini BRIC (Brezilya-Rusya-Hindistan-Çin) bloğunun büyümesine endekslerken, bizzat bu ülkeler, başta Çin olmak üzere kendi ekonomik istikrarlarını (dolayısıyla politik patlayışları kontrolü) o ileri kapitalist ülkelere daha az bağımlı kılacak yollarla sağlamaya girişmiş vaziyetteler. Nitekim, Çin, hem İran petrolü olmaksızın ekonomik büyümesini gerçekleştiremeyeceğini hem de ABD ambargosunu aşması gerektiğini bildiği için İran’la takas imkanlarını zorlamaktadır. Çin ile birlikte İran petrolünün üçte birini ithal eden Hindistan da takası denemekte, Asya’da dolar-dışı ticari bölgelerin tesisini savunmaktadır. İran’ın da özellikle gıda ticaretinde altın bazlı takas arayışları olduğu, Endonezya dahil bazı diğer ülkelerin de benzer anlaşmaları yaptığı biliniyor. Kimi tahminlere göre yaşanan kriz dünya ölçeğinde takas bazlı ticaretin %30 seviyesine yükselmesine yol açmıştır. İlginç bir gelişme, Türkiye’nin de geçenlerde Çin ile ticari ilişkilerde ulusal paraların kullanılmasına imkan tanıyan bir anlaşma imzalamasıdır. Bu gelişmeleri ve benzeri arayışları ABD’nin hegemonik güç olduğu dolar destekli küresel kapitalizmin miyadının dolduğunun son işaretleri olarak okumak yanlısıyım.

Önümüzdeki yılların, ülkelerin daha içe dönük, küresel entegrasyon yerine bölgesel, karşılıklı çıkar ilişkilerini gözeten ekonomik birliktelikleri kurmaya çalıştıkları bir dönem olacağını düşünüyorum. Bu ilişkilerin niteliğinin kapitalizm içi veya dışı olması her ülkenin emekçilerinin eskiye daha ne kadar tahammül edebileceklerine bağlı. Tabi, tahammül sınırlarına dayanıldığında kapitalizm sonrası vizyonun da el altında olması koşuluyla.

Kaynaklar:

Carchedi, Guglielmo. 2011.
Behind the Crisis: Marx’s Dialectics of Value and Knowledge. Leiden: Brill.

Davis, Mike. 2011.
Spring Confronts Winter. New Left Review. Kasım-Aralık.

Karahanoğulları, Yiğit. 2009. Marx'ın Değeri Ölçülebilir mi?
(1988-2006 Türkiyesi İçin Ampirik Bir İnceleme). İstanbul: Yordam Kitap.

Prashad, Vijad. 2012.
Arab Spring, Libyan Winter. Oakland: AK Press.

Shaikh, Anwar. 2010
. The First Great Depression of the 21st Century. L. Panitch, G. Albo ve V. Chibber (der). Socialist Register 2011: The Crisis This Time: London: The Merlin Press.

Shaikh, Anwar. 2009.
Bunalım Kuramlarının Tarihine Giriş. N. Satlıgan ve S. Savran. Dünya Kapitalizminin Buhranı. İstanbul: Belge Yayınları.

Tonak, E. Ahmet. 2009.
Krizi Anlarken…Kızılcık. Kış.