22 Eylül 2013

Marksizm Konferansı,
Strateji Sorunu


Siz bu yazıyı okurken, Artık, Dayanışma, Yeterlilik üst başlığı ile ABD menşeili Rethinking Marxism (Marksizmi Yeniden Düşünüş) dergisi ve Association for Economic and Social Analysis (İktisadi ve Sosyal Analiz Birliği) nin ortaklaşa düzenledikleri konferansta olacağım. Sekizincisi, bu kez 19-22 Eylül arası University of Massachussets – Amherst’de yapılan bu konferans katılımcıları bakımından gerçekten uluslararası nitelikte. Türkiye’den hem çok sayıda katılımcı var hem de 10 kişilik düzenleme komitesinin 3 üyesi bizden.

Bu yazıyı konferans başlamadan yazıyorum. Dolayısıyla, konferanstaki sunumlara ilişkin izlenimlerimi daha sonraki bir yazıya bırakıyorum. Şimdilik bazı panel başlıklarını aktararak konu çeşitliliği hakkında bir fikir vermekle yetineceğim:
Artık Şiddet: Post-Siyasetin Siyaseti; Marksizm, Çevre ve İnsan-dışı Hayvanlar; Rosa Luxemburg’un Sermaye Birikimi: 100 Yıl Sonra; Kooperatif Emek ve Alternatif Ekonomiler; Marx ve Marksizmlerin Derinliği. Gezi ve sonrası da bazı panellerde ele alınacak. Ayrıca, şu sıralar Kahire’deki American University’de öğretim üyeliği yapan Amy Austin Holmes’un çektiği Occupy Turkey belgeseli de gösterilecek.

Bu tür konferanslara gidenler bilir, işin bir yanı da Amerikancadan tercümeyle sosyalizasyondur. Sosyalizasyonun da değişik veçheleri var tabii. Bir yanı, gerçekten bir süredir görüşemediğin dostlarla iki laf etmek, beraber olmak, hasret gidermek. Diğeri de, adını duyduğun, yazılarını okuduğun insanları dinleme, onlarla tanışma imkanı bulmak --yani başkalarını görme ve hatta başkalarına görünme. Biraz da yaşım icabı olsa gerek, epeydir göremediğim eski öğrencileri görmek, doktora yıllarını beraber geçirdiğim arkadaşlarla beraber olmak açıkçası bu konferansın beni çeken yanlarının başında geliyor.

***


Konferansta yeni yayınlanan bazı kitapların yazarlarıyla söyleşi toplantıları da var. Kitapla, şişman dergi arası bir yayın olan ve her yıl yayınlanan
Socialist Register’ın bu yıl 50. yılı (2008’den bu yana Yordam Kitap tarafından Türkçeye de çevrilmekte). Ralph Miliband (1985-92 arası çıkarttığımız 11. Tez dergisinin 6. sayısında kendisiyle yaptığımız söyleşiyi de tavsiye edeyim bu arada) ve John Saville tarafından 1964’te başlatılan bu yayın daha sonra Leo Panitch ve arkadaşları tarafından üstlenildi. Bu derlemenin her yıl farklı bir teması oluyor ve ısmarlanmış özgün yazıları içeriyor. 2013 yılının teması Strateji Sorusu; Socialist Register’ın 50. yıl toplantısında da bu tema ele alınıyor.

socreg2013

Strateji Sorusu teması ile tabii ki sosyalist strateji kastediliyor. Stratejinin ne olması gerektiği sorusunun yanı sıra, bizatihi stratejiyi geliştiren, uygulayan sosyal aktörlerin kim olduğu, ne tür örgütlenmeye ihtiyaç duyulduğu, stratejinin ülkeden ülkeye göstereceği özgüllüğü ile evrensel yanı arasındaki ilişkinin mahiyeti de gündemde. Küresel depresyon vesilesiyle kapitalizminin tıkanıklıklarının ayyuka çıktığı, kapitalizme direnişin yepyeni biçimler aldığı bir dönem içinden geçtiğimiz dikkate alınırsa, strateji konusunun ertelenemez bir biçimde kendini dayattığı açık.

Sadece Türkiye’de yaşadığımız olağanüstü ayaklanma “bundan sonra ne yapacağız, nasıl yapacağız, kimle yapacağız?” sorularını dayatmadı. Dünyanın bir çok ülkesi benzer durumda. Güney Avrupa çalkalanıyor, Arap toplumları alt üst, Latin Amerika ülkelerinin bir çoğu kabına sığmıyor. Eskisi ile, yenisi ile sosyalist örgütler, muhalif kümeler bu soruları soruyor. Öyle bir dönem ki, her toplumsal ayaklanmanın bir diğerinden hızla bir şeyler öğrenmesi ve kapitalizm sonrası tahayyülünün tohumlarını bugünden atması gerekiyor. Olandan şikayetin yerini, geleceğin cazibesi almalı.


15 Eylül 2013


Buradakiler, oradakiler...



Vahap Coşkun Radikal İki’deki bir yazısında demiş ki: “...piyasa ekonomisi lanetlenir, merkezi ekonomi savunulur, kapitalizm ve emperyalizme karşı enternasyonalist bir mücadele ve dayanışma pratiğinin ortaya konulacağı belirtilir. Kâğıt üzerinde çok fiyakalı duran bu sözler, bazen Kürt siyasetinin yönetim katında bulunanları da etkisi altına alıyor ve siyaset üretirken onların gerçeklikten kopmalarına neden olabiliyor ama Kürdüyle Türküyle orta sınıflaşmaya çalışan Türkiye toplumu bu sözlere prim vermiyor...” (tinyurl.com/kjwkavk)

Bir süre için ABD’deyim, hariçten gazel okumayayım. Coşkun’un fikirlerinin, özellikle “
orta sınıflaşmaya çalışan”lar gözleminin değerlendirilmesini memlekettekilere bırakalım. Orta sınıf terimi Özal’ın orta direği ile yerli siyasetin gündemine girmişti. Ara sıra kullanılsa da terimin yoğun bir biçimde tekrar zuhur edişi Haziran isyanı ile yaşandı. Yazılana çizilene bakılırsa bayağı revaçta. Oldukça tuttu, yakamızı bırakacağa pek benzemiyor.

***


Bilindiği üzere orta sınıf teriminin modern yorumunun ve aşırı kullanımının menşei ABD. Eh, biz de ABD’deyiz. O zaman, buradaki duruma ilişkin iki laf edelim.

Orta sınıf neyin ortasındadır? Orta nedir? Ortanın büyüklüğü var mıdır? Bu büyüklüğe ne olmuştur? ABD’nde tipik orta sınıf mensubu kimdir?

Son sorudan başlayalım. Gelir dağılımı ve toplumsal katmanlaşma üzerine yıllardır ampirik çalışmalar yapan Amerikalı iktisatçı Stephen Rose’a 1999’da bu soruyu sorduklarında verdiği cevap şuydu: “Yıllık geliri 20,000 dolar olan, şehirde yaşayan tek çocuklu bir çift düşünün, koca temizlik işçisi, karısı yarı zamanlı işçi, bu aile kendisini orta sınıf mensubu görür.... Şehrin banliyölerinden birinde yaşayan üç otomobilli, iki çocuklu –biri üniversitede, diğeri lisede okuyan-- bir başka çiftin –koca diş doktoru, karısı sosyal hizmet çalışanı-- yıllık geliri ise 120,000 dolar olsun. O çift de kendini orta sınıf mensubu sayacaktır.”

mclass


Demek ki, ABD’nde neredeyse herkes orta sınıf mensubudur. Sübjektif konumlanma budur. Kişiler kendilerini bu kutuya biraz da öbür kutuda, yani işçi sınıfı kutusunda olmamak için, kendilerini oraya yakıştıramadıkları için yerleştirirler. Ölçüt de gelir seviyesidir. Ama üst ve alt sınırları yıldan yıla değişen, oldukça geniş bir gelir aralığıdır bu. Rose’a göre 1983’de bu aralık 15,000 – 50,000 dolar iken 1990’lı yılların sonunda 25,000 – 75,000 dolar olmuş.

Ortadan kasıt ise gelir dağılımında orta konumda olan %60’lık nüfustur. Yani, toplumun %20’si bu kesimden fakir (ki, ABD’nde popüler basın sadece bu kesime, o da ara sıra işçi der), %20’si ise daha zengindir. Bu şekilde tanımlandığında orta sınıf ne büyür ne de azalır! Nüfusun
ortasındaki %60’lık kesim dünya yıkılsa hep orta sınıftır. Değişen bu kesimi tarif eden gelir aralığının sınırlarıdır.

Yukarıdaki sayılardan 1983 ile 1990’lar sonu arasında alt ve üst sınırın arttığını, dolayısıyla orta gelir grubundaki kesimin gelirinin de yükseldiğini söylemek mümkün. Şüphesiz, bizatihi bu durum, sözkonusu kesimin büyüyen bir ekonominin yarattığı toplam gelirden aldığı payın da arttığı anlamına gelmez.

Nitekim, son dönemde orta gelir grubunun ahvaline baktığımızda durum her iki açıdan da iç açıcı değildir. Bir kere, 2000’de 22,689 - 103,525 dolar olan aralığın kendisi 2011’de 20,000 – 100,065 dolar aralığına küçülmüştür. Ayrıca, sadece aralık küçülmekle kalmamış bu %60’lık nüfusun toplam gelirden aldığı pay da %46.7’den %46.5’a düşmüştür; hem de en zengin %20’lik grubun gelir payı %49.8’den %50.2’ye artarken!

Bizimkiler, “
Kürdüyle Türküyle orta sınıflaşmaya çalışadursun, ABD’ndekiler ise erimeme telaşında. Olsun, şanımızdandır, herkes gider Mersin’e biz gideriz tersine.


8 Eylül 2013

İsyanı anlarken*


Neredeyse on yıl olmuş Mike Davis'in
New Left Review'deki “Gecekondu Gezegeni” başlıklı yazısını okuyalı. O günden beri Üçüncü Dünya mega şehirlerinin saatli bomba misali patlamaya hazır olduğuna ikna olmuş durumdayım. Fırsat buldukça da, Davis'in tamamen paylaştığım bu öngörüsünü dile getiriyordum (2008'de Mesele’nin yaptığı söyleşi için: http://tinyurl.com/lmgeqmv) Doğup büyüdüğüm, gençlik yıllarımı geçirdiğim İstanbul'un başına gelenlerin 1950'lerden bu yana canlı tanığıyım. Ayrıca, Davis'in öngörüsünü dayandırdığı mega şehirlerden Kahire'yi de Mısır Devrim'i sırasında iki kez ziyaret etme imkanı buldum. Mursi cumhurbaşkanı seçildikten sonra Tahrir'de ilk resmi konuşmasını yaparken oradaydım. Taksim-Gezi ise hepimizin malumu.

agorakapak

Tamamının, İstanbul'un, Kahire'nin ve diğer benzerlerinin yaşanır şehirler olmaktan çıkıp, bence düzeltilmesi imkansız bir biçimde "dönüştürülmesinin" müsebbibi her bakımdan sınır tanımaz kapitalizmin kendisidir. Kapitalizm ne iktisat politikalarına (örneğin, neoliberalizme) ne de politikacıların üslup ve psikolojilerine (örneğin, Erdoğan'ın faşizan otoriterliğine) indirgenemez, bu yoldan kavranamaz. Kapitalizm, genelleşmiş meta üretiminin insanlık tarihinde ilk defa bu kadar yaygın ve derin bir biçimde vuku bulduğu, kendine özgü sınıflar-arası ve sınıflar-içi çelişkilerle bezeli son derece dinamik bir sosyo-ekonomik düzendir. Sözünü ettiğimiz çelişkilerin yol açtığı sosyal, siyasal, hatta kültürel çatışmaların muhtevası, dozu, nasıl tezahür ettiği son tahlilde sermaye birikiminin dinamikleri ve temposu tarafından belirlenir. Taksim-Gezi ile başlayan isyan da Türkiye kapitalizminin kendine has sermaye dinamikleri ve temposu tarafından belirlenmiştir --sadece AKP'nin anti-demokratik muhafazakarlığı tarafından değil.
.....

Şehrin bu kadar önem kazandığı, insanlık tarihinde ilk defa kent nüfusunun kırsal nüfusu aştığı, siyasal patlamaların mekanı haline geldiği günümüzde
kent hakkı kavramı ile temas kaçınılmazlaşıyor. Nitekim Gezi'deki direniş başladıktan kısa bir süre sonra isyan bağlamında kent hakkı kavramını kullanan önemli bir değerlendirme Mehmet Barış Kuymulu'nun City: analysis of urban trend culture, theory, policy action’daki kısa makalesidir. (“Reclaiming the right to the city: Reflections on the urban uprisings inTurkey” -- http://tinyurl.com/m8bft9a). Her moda kavram gibi, kent hakkı da "piyasaya" sürüldüğü andan bu yana daha çok kullanıcılarının formasyonuna, daha az somut konjonktürel ve mekansal faktörlere göre muhteva ve biçim değiştirdi, değiştirmeye de devam edeceğe benziyor.

Bu kitapçıktaki
kent hakkı ve diğer şehir yazılarına bakıldığında, sanırım Marksist ekonomi politik perspektifin hakim olduğu hemen görülecektir. Bu tercih büyük ölçüde teorik olmakla birlikte kısmen de olsa formasyonla ilgili. Muhtemelen yıllardır Kapital'le düşüp kalkmam yüzünden, kent hakkı kavramının Türkiye'de kimlikçi ve vicdancı kullanımlarının ağır bastığı, her belanın sebebi olarak neoliberalizmin (kapitalizmin değil!) ve hegemonik siyasetlerin görüldüğü radikal zihniyet ortamı beni tatmin etmiyordu. Sanırım, bahsettiğim yazılarda bu yetersizliği aşma çabaları da sezilecektir.

Bu daha başlangıç, mücadeleye devam -- teorik olanına da!

======================
* Bu yazı, yeni yayınlanan Kent Hakkı’ndan İsyan’a adlı kitapçığa yazdığım giriş yazısının bir kısmıdır. Önümüzdeki haftadan itibaren bir akademik dönem için gittiğim ABD’nden daha çok küresel ekonomi ve Amerika üzerine yazmaya çalışacağım.




25 Ağustos 2013


Sungur Savran’dan açık mektup...


Bu köşede iki hafta önce yayınlanan “Tabii ki örgütle, ama nasıl?” başlıklı yazım hakkında dostum Sungur Savran’dan bir mektup aldım. Okuyucuların ilgiyle okuyacaklarını düşündüğüm mektup aşağıda. Umarım yakında bu konuya tekrar dönme imkanı bulurum.

-------------------------

Sevgili Ahmet,

BirGün’deki köşende, başta ekonomik meseleler olmak üzere birçok konuya ışık tutan yazılar yazıyorsun. 11 Ağustos’ta ise (“Tabii ki örgütle, ama nasıl?”) yakıcı bir sorun olan örgütlenme ve parti sorununu, tartışma başlatmak amacıyla gündeme getirmişsin. Tartışmayı halk isyanının ardından nasıl bir örgütlenme sorusu temelinde açmışsın. Ardından çok haklı olarak “örgütsüz halkın (…) örgütlü sermaye ve devlet karşısında yenilmeye mahkum olduğu” gerçeğini berrak biçimde vurguluyorsun. Ne var ki, bu örgütün nasıl bir parti olması gerektiği konusunda (galiba) farklı düşünüyoruz. Sen Marx’ın “geniş tarihi anlamıyla parti” kavramını onaylar gibi bir izlenim veriyorsun okuyucuya. Yalın olarak söyleyeyim: Parti meselelerini tartışırken Marx’la (ve Engels’le) yetinemeyiz.

Önce “her tarihi dönem için geçerli bir parti modeli” yerine, “konjonktürel olarak kendini yenileyebilen ‘geniş tarihi anlamıyla’ parti kavramı”nı Marx’tan destek alarak ileri sürüyorsun. Buradan yazının sonunda daha somut önerilere geçiyorsun. Birincisi, “tarihi anın ihtiyaç duyduğu örgütün
asgarileri üzerinde anlaşmak gerek”tiğini söylüyorsun. İkincisi, hemen ardından, “mücadele içinde dayanışma ve farklı eğilimleri barındırma” gereğinden söz ediyorsun (vurgular benim). Konu parti içi demokrasi ile ilgili olsaydı, sana sonuna kadar hak verirdim. Sanırım konu başka. Geniş, çok eğilimli, yalnızca asgari bir program üzerinde anlaşmış bir parti modeli. Bu modelin dünyada ve Türkiye’de denendiğini ve tutmadığını söylemek istiyorum.

Türkiye örneğini herkes kendisi değerlendirebilir. Ben dünyadan iki örnek vereyim. Brezilya İşçi Partisi, yaygın olarak kullanılan kısaltmasıyla PT, tam bir iflas öyküsüdür. Bir çeyrek asır boyunca Brezilya halkının olumlu ve dinamik ne potansiyeli varsa etrafına toplayan bu “sosyalist” parti, lideri Lula’nın 2004’te başkan olmasından sonra bütünüyle düzene hizmet eden bir parti haline geldi. Yani Brezilya solunu mahvetti!

Bu, başarılı (!), yani seçim kazanan örnek. Bir de tersinden bir örnek vereyim. Fransa’da Nouveau Parti Anticapitaliste (NPA-Yeni Antikapitalist Parti), aslında LCR adlı bir Trotskist partinin çevresinde oluştu. LCR’nin amacı tam da “farklı eğilimleri barındırma” amacıyla “asgari” bir program temelinde bir parti kurmaktı. Sonuç? LCR’nin zaman zaman yüzde 5’e yaklaşan oyu NPA döneminde yüzde 1’ler dolayında dolaşıyor. LCR’nin kabaca üç bin üyesi vardı, sekiz bin üyeye ulaşan NPA bölünmelerle bin üyeye geriledi (bütün rakamlar bellekten, yani yaklaşık).

Teori alanında konu parti olduğunda Marx’la yetinemeyiz dememin nedeni de, Marx’ın 19. yüzyılın sonundan itibaren yaşanan deneyimi görerek sonuçlar çıkarma şansına sahip olmaması. İşçi sınıfının içinde ortaya çıkan farklılaşmaları (işçi aristokrasisi, sendika hareketinde bürokratlaşma) ve işçi partilerinin bu gelişmelerin ve burjuva siyasi sisteminin iğvasının etkisi altında düzenle bütünleşmesi deneyimi, sosyalist olarak kurulan partileri düzen partisi haline getirmeye başlayalı yüz yıldan fazla oluyor.
Marx bunun bilgisinden yoksundu. Öyleyse şimdi bu konuda Marx’a dönmek senin ifadenle “her tarihi dönem için geçerli bir parti modeli” savunmak oluyor ironik olarak. Yine bu yüzdendir ki, Lenin’in parti kavrayışı, bu bilgi ışığında formüle edilmiş olduğu için Marx ve Engels’inkinden üstündür. Lenin’in anlayışını bazılarının yaptığı gibi karikatürleştirerek ele almazsak Marx’ın parti konusundaki tamamlanmamış fikirleriyle gerekçelendirilmiş bir “yeni tip parti” fikrine daha eleştirel yaklaşabiliriz.

Kimileri, “ama daha sonra sosyalizmin çökmesine o parti modeli yol açmadı mı?” diye sorar mutlaka. Bunu tartışmanın yeri burası değil, ama 1930’lu yıllarda Bolşevik Partisi’nin yönetim kadrolarının tamamının ya yargılanarak ya da yargılanmadan infaz edildiğini hatırlatacağım sadece. Demek ki, o parti olan bitenle uyuşamamış.

Marx’ın parti konusundaki fikirlerini daha ayrıntılı olarak, senin aktardığın Freiligarth’a mektubu da dâhil
BirGün’ün Pazar Eki’nde ele alacağım. Yoksa bu mektup bitmez. Yurtdışında verimli bir dönem dilerim. Çalışmalarından hepimiz yararlanacağız umarım.





18 Ağustos 2013

Biz yüzde 99’uz, haklıyız...


4 Ağustos Pazar günü İstanbul'da yapılan
biz yüzde 99’uz toplantısına katıldım. Hatta kısa bir de konuşma yaptım. Biz yüzde 99’uz, New York, Wall Street'deki Zuccotti Park'ta başlayan ve kısa sürede 100'e yakın şehire yayılan işgal et hareketinin icat ettiği bir slogan. Orada da haklıydı, burada da haklı. Haklı olmanın ötesinde, tam da her zamankinden daha çok toparlanmaya ihtiyacımız olan bu tarihi eşiğe muazzam uygun.

Gezi Parkı ile başlayarak ülke sathında yaygın bir isyana dönüşen hareket esas olarak çalışanların, emeği ile geçinenlerin, işsizlerin ve çocuklarının başkaldırısı idi. Hali vakti yerinde, işi güvencede, sadece hayat tarzına karışıldığı için gaz yiyen olduysa da, sayılarının az olduğu aşikar. Kısacası, isyan bir orta sınıf isyanı değildi. Mücadele tarzı ile değildi, hedefleri ile değildi, sloganları ile değildi. Şimdi sloganlara bir de
biz yüzde 99'uz eklendi.

Biz yüzde 99'uz sloganının saf sanayi proletaryasını temsil etme iddiasında bir slogan olmadığını söylemeye bile gerek yok. Dolayısıyla, ideolojik tertemizlik peşindekileri tatmin etmeyeceği kesin. Propoganda amaçlı ve tam da bu yüzden şüphesiz abartılı bir tercih. İfade edilmek istenen, toplumun ezici çoğunluğunun çalışmazsa hayatını sürdüremeyecek durumdaki emekçilerden müteşekkil olduğu. Kaldı ki, çalışanların hayatını sürdürüp sürdüremedikleri ise ayrıca tartışmalı.

Biz yüzde 99'uz sloganı tabii ki hemen geri kalanın, yani % 1'i oluşturan para babalarının, aynı zamanda düzenin egemenleri olduğunu da ima ediyor. Nobelli iktisatçı Simon Kuznets'in tahmininin hilafına, kapitalist uzun dönem büyümenin, önce gelir eşitsizliği sonra da nispeten eşitlik yaratacağı beklentisinin gerçekleşmediğini biliyoruz. Aşağıdaki şekil tam da bu konuda Journal of Economic Perspectives'de yeni yayınlanmış bir çalışmadan (Uluslararası ve Tarihi Perspektiften En üst % 1; tinyurl.com/lorwblx).

Pasted Graphic 1


En zengin % 1'in el koyduğu gelirin, 1970'ler krizinin hemen akabinde Reagan'ın ekonomi politikalarıyla başlayan uzun dönem artış eğiliminin, kısa dönem inişler yaşasa da, 2007 krizinden sonra bile hemen toparlandığını açıkça görmekteyiz. Bahsettiğimiz çalışma ABD'ndeki durumun diğer kapitalist ülkelerde de aşağı yukarı aynen tekrarlandığını göstermesi bakımından çok zihin açıcı.

Türkiye'de, bırakın bu tür uzun dönem tutarlı gelir dağılımı verilerine sahip olmayı, yakın dönem için yapılan çalışmalarda bile devletin değişik kurumlarının yayınları birbirleriyle çelişiyor. Fakat, yine de kabaca bilgi edinebileceğimiz kimi kaynaklar mevcut. Bunlardan biri
Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı'nın 10 bin civarında haneyi kapsayan ve yüz yüze görüşmelerle gerçekleştirdiği Türkiye'de Aile Yapısı Araştırması (tinyurl.com/mco846s). Gelir dağılımına ilişkin oldukça çarpıcı verileri içeren bu çalışmada, 2011 yılında Türkiye'deki ailelerden sadece % 1.2'sinin aylık gelirinin 5600 TL'nin üzerinde olduğunu öğreniyoruz!

Sınıfları şüphesiz gelir seviyelerine göre tasnif etmiyoruz. Üretim araçlarının mülkiyetine sahip olup olmadıklarına, emek güçlerini satıp satmadıklarına bakarak sınıflandırıyoruz. Tekrarlamakta yarar var;
biz yüzde 99'uz sloganı, kendini işçi olarak görenle, henüz görmeyen her bir çalışanın kaderinin aynı olduğunu söylüyor.

Biz yüzde 99'uz, çalışanların, üretim olsun, dağılım olsun, ekonominin hangi alanında olursa olsun, birlikte davrandıklarında dünyayı durdurup, "inen insin, yeniden kuruyoruz hayatı" diyebilmeleri için, ezici çoğunluk olduklarının farkına varması için.




11 Ağustos 2013


Tabii ki örgütle, ama nasıl?


İsyan sırasında, Gezi’nin savunulması ve saldırılara direniş en önemli mesele iken, park forumları ile birlikte, “bundan sonra ne olacak” gündemin acil sorusu haline geldi. Kaldı ki, bu soru herkesin katılacağı bir biçimde cevaplansa bile, bir diğer olmazsa olmaz soru kaçınılmaz: “örgütle mi, örgütsüz mü; örgütle ise nasıl bir örgütle?”

Örgütsüz halkın, sadece toplumsal ve siyasal herhangi bir dönüşümü başarmasının imkansız olduğu değil, aynı zamanda örgütlü sermaye ve devlet karşısında yenilmeye mahkum olduğu da sanırım çoğumuz için oldukça net. Nasıl bir örgütle olacağı sorusu atlandığında, “bundan sonra A veya B’yi yapmalıyız, hedefimiz C olmalı” şeklindeki öneriler hoş ve parlak fikirler olmanın ötesine geçmiyor. Dolayısıyla, “bundan sonra ne olacak” sorusu ile “nasıl bir örgütle” sorusunun birlikte ele alınmasından yanayım.

İhtiyaç duyulan bildiğimiz tipte sol bir parti midir? Sol parti Marksist-Leninist mi olmalıdır? Anarşist, otonom, sosyal demokrat yapılar bu örgütlenme ihtiyacını karşılayabilir mi? Sorular çeşit çeşit. Bu tür sorulara kestirme ve net cevaplar vermek yerine, “nasıl bir örgüt" sorusu üzerine Amerikalı Marksist Jodi Dean’in yeni bir yazısından yola çıkarak yüksek sesle düşünmeyi tercih ediyorum (tinyurl.com/n892cg2).

Dean'in şu önermesi ile başlayalım: "
Parti (örgüt), Marksist teorinin herhangi bir kavramından çok daha fazla sorgulamaya açık bir kavramdır.” Hem Marx için hem de Lenin için örgüt tipinin tartışmaya açık olduğu fikri, Marksist-Leninist örgüt modelini sorgulamaksızın benimseyen bir militana fazlasıyla revizyonist gelebilir.

Marx’ın parti tipi üzerine çok fazla kafa yormadığını, esas olarak kapitalist üretim tarzının dinamiklerininin tarihi maddeci perspektiften analizine odaklandığını biliyoruz. Yine de, bizatihi kendi siyasi mücadelesi içinde, çevresindeki radikal hareketlerle kurduğu ilişkilerden, mektuplaşmalarından, konuşmalarından vb. parti konusuna nasıl yaklaştığı hakkında bir fikrimiz var.

Pasted Graphic

Dean’in Marx’tan gösterdiği iki referans bize Marx’ın yaklaşımı hakkında bayağı bir fikir veriyor. Öne çıkan iki husustan ilki, Marx’ın her tarihi dönem için geçerli bir parti modelini benimsemek yerine, konjonktürel olarak kendini yenileyebilen “geniş tarihi anlamıyla” parti kavramını kullandığı. Freiligrath’a mektubunda, Marx, ” ...1852'den beri hiç bir örgütle ilişkim kalmadı ve kıta Avrupa'sında artık miyadını doldurmuş örgütlerle uğraşmamdan çok, teorik çalışmalarımın işçi sınıfının daha çok işine yarayacağına kesinlikle ikna oldumdedikten sonra, mektubun sonunda hem bütünüyle parti fikrine karşı olduğu izlenimi yaratmamak hem de nasıl bir örgüt sorusuna dolaylı cevap mahiyetinde şunu da ekliyor: “ 'Parti' ile sekiz yıl önce kapanmış olan League'i veya oniki yıl önce lağvedilen yazı kurulunu kasttettiğim algısından doğabilecek yanlış anlamaları gidermeyi denedim. Parti ile, geniş tarihi anlamıyla partiyi kastediyorum."

Raya Dunayevskaya gibi Jodi Dean de, Auguste Blanqui'nin Fransız polisi tarafından tutuklanması üzerine Marx'ın 1861'de Londra'da düzenlediği protesto toplantısından ve Blanqui ile yazışmalarından yola çıkarak,
ikinci hususun "dayanışma" ruhu olduğunu düşünüyor. Farklı eğilimlerin mücadele içinde, mücadeleyi kavrayış farklılıkları olsa bile, dayanışmayı elden bırakmamaları.

Gezi isyanının neredeyse tanımsal niteliği haline gelen dayanışmayı esas almak yeterli mi? Bizatihi dayanışma ruhunun hakim olduğu bir eylemlilik, politik deneyim kendi başına nereye, ne ile gideceğiz sorusuna cevap vermemizi sağlar mı? Eğer sağlamazsa, ihtiyacımız olan örgütten ne beklemeliyiz, nasıl bir yapı yaratmalıyız?

"Nasıl bir örgüt" sorusuna net bir cevap vermeye çalışmak yerine, yaşadığımız tarihi anın ihtiyaç duyduğu örgütün asgarileri üzerinde anlaşmak gerekiyor:
mücadele içinde dayanışma ve farklı eğilimleri barındırma. Bu örgütün aynı zamanda bizlere, kısa süreli eylemlilik ile uzun erimli kapitalizmin alternatifini tasarlama ve inşa etme işini bir arada yapma imkan ve motivasyonunu vermesi de gerekiyor. Sanırım, olanla yetinme dönemini arkada bıraktık, yenisini ise yaratmanın eşiğindeyiz.




4 Ağustos 2013




Bütün ülkelerin orta sınıfları, birleşin!


Çağlar Keyder daha önce
London Review of Books'un (LRB) blog’unda kısa bir not şeklinde yayınladığı "Gezi olayları" analizinin (tinyurl.com/o4cqffw) daha uzun bir versiyonunu bu kez Bilim Akademisi'nin “Siyaset ve Toplum Bilim Perspektifinden Gezi Parkı Olayları Çalışma Grubu”nun faaliyet raporlarından biri olarak tekrar kaleme almış (tinyurl.com/of7cnvo).

Keyder, (
LRB)’deki notunda “Gezi olayları”nın esas aktörü olarak son yıllarda genişleyen “orta sınıf”ı ve bu sınıfın potansiyel üyelerini --“..200’den fazla üniversite(deki) ...dört milyonu geçen üniversite öğrencisi.. (ile) 2008’den bu yana 2.5 milyon yeni mezun..”-- görüyordu. Gerek “orta sınıf” teriminin kendisini, gerekse yaşadıklarımıza uygulanışını sorunlu bulduğumu Birgün (7 Temmuz 2013; tinyurl.com/m2e6kx8) ve Toplumsal Tarih’teki (tinyurl.com/m2e6kx8) yazılarımda belirtmiştim.

Yeni yazısında Keyder, aynı noktaları tekrarlamakla birlikte bu kez benimsediği kavramsal çerçevenin adını koyuyor ve tarihi örnekler aracılığı ile yaklaşımını temellendirmeyi deniyor.

Yaşadıklarımızın değişik perspektiflerden çözümlenmesi doğal. Yeter ki, sözkonusu perspektifin ne olduğu ve iddiaları açıkça dile getirilmiş olsun. Bu açıdan Keyder’in yeni yazısı çok yararlı. Keyder, "
kullanılabilecek kavramsal çerçeveler içinde özellikle bir tanesi"nin, "modernleşme kuramı ile Marx’ın tarihsel yaklaşımının bir bileşimi olarak sıklıkla karşımıza çıkan.. tarihsel-sosyolojik çerçeve"nin daha uygun olduğunu ve onu tercih ettiğini belirtiyor.

Sözkonusu tarihsel-sosyolojik çerçeveye göre “
son yüzyıl içinde dünya sahnesine çıkan yeni bir sınıf var ve bu sınıfın talepleri bildiğimiz ekonomik ve siyasal gündemin içinde cevap bulamıyor. Dolayısıyla da bu gündemi değiştirmek ve bu şekilde kendi dışındaki kesimlerin taleplerini de dile getirmek potansiyeli var. ..(Bu da) ‘yeni’ orta sınıf olarak nitelendirilen, nüfus içinde oranı sürekli büyüyen bir grup.

Bu tanıma göre, 20. yüzyılın başlarında dünya sahnesine çıktığı söylenen bir “orta sınıf” ile karşı karşıya olmamız gerekiyor. Oysa verilen örnek çok daha eskilerden! “
Yeni sınıfın yeni tür taleplerle sahneye çıktığı ilk büyük örnek olarak 1848’de çeşitli ülkelerdeki devrim çabaları olarak düşünülebilir.”

Demek ki, Marx ve Engels’in “
Avrupa’da bir heyula kol geziyor –komünizm heyulası” tesbiti hatalı imiş! “Yeni orta sınıf heyulası” demeliymişler!

Pasted Graphic 1


Keyder, yine 1848 devrimlerine ilişkin ilginç bir gözlem daha yapıyor:
“..devrim dalgası köken olarak çoğunlukla küçük burjuvaziden gelen ‘gençler’i toplumlarının nasıl dönüşeceği tartışmasında baş rol oynayacak aktör olarak sahneye çıkardı.” Bu sefer, aslında “yeni orta sınıf” denen kesimin “küçük burjuvazi” olduğunu öğreniyoruz.

Oysa, bu alıntıdan hemen önceki paragrafta “
yeni orta sınıf”ın (a)yırt edici özelliği modern toplumda oluşan işbölümünde eğitim, beceri, bilgi gerektiren işleri yapmaları.. (ve) (k)endileri(nin) işveren..” olmamaları şeklinde belirtilmiş. İster istemez en azından iki soru geliyor aklımıza:

1) “Yeni orta sınıf” ile küçük burjuvazi aynı şey mi?

2) Yukarıdaki alıntılardan aynı şey olduğu sonucunu çıkarabileceğimize göre, acaba küçük burjuva yanında işçi çalıştırmayan, tanımı icabı hep solo çalışan birisi midir?

Keyder’in gözlem ve tahlillerinden çıkardığı sonuç, yani “yeni orta sınıf”ın başını çektiği “Gezi olaylarının” aslında “
daha önce farklı toplumlarda gözlenen toplumsal hareketlerden (1848 ve 1868 kastediliyor) çok farklı..” olmadığı iddiası bence çok spekülatif. Şahsen halk isyanı demeyi tercih ettiğim ve son derece orijinal bulduğum hareketin nihai amacının “devletle yurttaş arasında yeni bir sözleşmeye var(manın)” fersah fersah ötesinde olduğunu düşünüyorum.

Bu sefer, şişeden çıkan cin, sözleşme ile şişeye dönecek türden değil.



28 Temmuz 2013


Biz Umutluyuz, Onlar Kötümser...


Geçtiğimiz Salı akşamı Sungur Savran’la birlikte Etiler Forum’da Dünyada Ekonomik Kriz, Akdeniz’de Devrimci Kriz başlıklı bir tartışmaya katıldım. Konu bir ara ABD ekonomisinin toparlanma emareleri gösterip göstermediğine geldi. Gerçekten, işsizliğin kısmen azaldığı, FED’in kredi pompalamasına artık çok fazla ihtiyaç olmadığı, hatta faiz oranının yükseltilmesinin bile gündeme geldiği şeklindeki haberler artmıştı. Forum’da, çizilen bu iyimser tabloya rağmen ABD’nde uzun dönemde krizin derinleşme ihtimalinin yüksek olduğunu belirttim.

Ertesi gün, Clinton hükümetinin iktisadi danışmanlığını da yapmış olan, Princeton Üniversitesi’nden Alan Blinder’ın kriz üzerine yeni çıkan kitabını (
After the Music Stopped: The Financial Crisis, the Response, and the Work Ahead; Müzik Durduktan Sonra: Finansal Kriz, Cevap ve İlerdeki İşler ) tanıtan bir yazıya rastladım. Foreign Affairs dergisinin son sayısındaki bu yazının yazarı J. Bradford DeLong ana akım iktisadın önemli isimlerindendir. Kaliforniya Üniversitesi’nin Berkeley kampusünde çalışır; iktisat tarihi ve makroiktisat yoğunlaştığı alanlardır. Oldukça ilginç, sık sık yenilenen, bol ampirik verilerle ve çarpıcı grafiklerle bezeli bir de blog’u var: delong.typepad.com.

Pasted Graphic


Yazının başlığı aslında herşeyi söylüyor: İkinci Büyük Depresyon; Niçin Ekonomik Kriz Düşündüğünüzden de Kötü. Bradford DeLong'dan aktarıyorum: "İktisatçıların çoğunluğu iktisadi düşüşte en azından bir umut ışığı olduğunu iddia ediyor: o da Büyük Buhran kadar kötü olmadığı. Şimdiye kadar ben de katılıyordum; hatta yaşanan dönemi ‘Daha Küçük Buhran’ diye de adlandırdım. Şimdi ise, o zaman yanlış olduğumu sanıyorum. Süren krizi Büyük Buhran’la karşılaştırın, ‘Daha Küçük’ olan herhangi bir şey bulmak bayağı zor. Bugün, Avrupa ekonomisi 2007’deki durumu ile karşılaştırıldığında, Büyük Buhran’ın başladığı 1929’a göre 1935’deki durumundan daha kötü bir konumda. Ve öyle gözüküyor ki, ABD ekonomisi de en sonunda kesinlikle bir on yıl, belki de iki on yıl kaybetmiş olmakla yüzleşecektir." (tinyurl.com/kc63afu)

DeLong’un gösterdiği akademik dürüstlük takdire şayan. Hepimizin malumu; 2007’de kapitalizmin krizi bütün ihtişamı ile belirdiğinde yerli malı medyatik iktisatçılarımız “
bu da geçer, piyasalar kısa süreli bir düzeltme yapıyor” türü iddialarda bulunmuştu. Allah aşkına bunlardan birinin halkın karşısına geçip, “kusura bakmayın, yanılmışım; durum bayağı berbatmış” dediğini duydunuz mu? Kaldı ki, bu tür bir dürüstlük göstermek için kamp değiştirmek, kapitalizmin ömrünü doldurduğuna ikna olmak gerekmiyor. Sadece, krizi aşmak için uygulanan politikaların çalışmadığını gözlemlemek, çizilen iyimser tabloların mesnetsiz olduğunu sezmek yeterli.

DeLong’un yaptığı da bu. Kamp değiştirmeden, Alan Blinder’la aynı safta olduğunu deklare ederek, sadece Blinder’ın iyimserliğini eleştiriyor. Ve durumun sanıldığından daha vahim olduğunu söylemeye çalışıyor. Örneğin, işsizlik oranlarında gözlemlenen sınırlı azalmayı öne çıkaran Blinder ve benzerlerine, 2005’te yetişkin istihdamın %63 iken, 2009’da %59’a düştüğünü ve hala o seviyede seyrettiğini, bir türlü toparlanamadığını hatırlatıyor. DeLong ayrıca, Büyük Buhran boyunca, 12 yılda ABD ekonomisinin %180 GSYH kaybına uğradığını ve şimdi de Temsilciler Meclisi Bütçe Dairesi’nin tahminlerine göre 2008 öncesi GSYH seviyesine ancak 2017’de erişilebileceğini ve o zaman da GSYH kaybının yaklaşık %60 olacağını belirtiyor. Sonra da, 2017’ye kadar düze çıkma tahminin gerçekçi olmadığını ve 2020’ye kadar ekonominin toparlanmaması halinde GSYH kaybının %160’a varacağını ekliyor!

Ta 2009 baharında yazdığımız
Krizi Anlarken’de: "İşte Japonya’nın 1990’lar boyunca devam eden sürünmesi ve hala toparlanamaması. Bu tarz, yani sürünerek ... krizi 10 yıllarca yaşamak olasılıklardan biri” demiş ve eklemiştik: “önümüzdeki yıllar sosyalizmin cazibesini arttırabileceği gibi, barbarca düzenlerin de dayatılma ihtimalini besleyebilecek toplumsal, siyasal ve ekolojik gelişmelere, hatta insanlığı yok edebilecek çılgınlıklara gebedir.” (tinyurl.com/myfqnrm)

2013 yazında ise daha umutluyuz…



21 Temmuz 2013


Rekabet ve orta sınıf, yeniden...


Rekabet öteden beri sık sık değindiğim bir konudur. Marx’ın rekabet’i ele alışı her yanıyla ortodoks iktisatla neredeyse taban tabana zıttır. Bu bile konuyla ilgilenmek için yeterli neden. Ama bir de, kapitalizmin krizlerinde rekabet’in oynadığı merkezi rol var ki konuyu ayrıca önemli kılıyor. Haziran isyanı bağlamında dilimize giren “faiz lobisi” ve son günlerde bankaların kredi kartları kazıkları vesilesiyle rekabet’ten sık sık söz edilir oldu. Tekrar değinmekte yarar var.

Rekabet ayrıca, Marksist konumdan ele alındığında bize yine Haziran isyanı vesilesiyle gündememize giren “orta sınıf” terimini açma imkanı da veriyor. Önce kredi kartları kazıkları meselesinin geri planına ilişkin bir iki gözlem yapalım, ardından da rekabet meselesine girelim.

Bildiğimiz gibi Tayyip Erdoğan, Gezi Parkı’nda başlayan direniş yaygınlaşır yaygınlaşmaz komplo teorilerinden medet ummaya başladı. Ve “faiz lobisi”ne yılana sarılır gibi sarıldı. O günden bu yana, ikide bir, “faiz lobisi”nin hayal mahsulü olmadığı hatırlatılıyor. Malum tartışmaya geri dönmek gereksiz, önceki yazılarda ele almıştım; finans kuruluşlarının faiz kazançlarını artırmak için Haziran isyanını planlamış olmaları, desteklemeleri absürd-ötesi bir fantazi (tinyurl.com/jwt6f47). Yine daha önce belirtmiştim; bizatihi bu faiz-isyan nedenselliğinin olmayışı bankaların “lobicilik” faaliyetinde bulunmadıkları anlamına gelmemeli.

Yine bildiğimiz gibi, Rekabet Kurulu, 2011’de 12 banka hakkında, mevduat, kredi ve kredi kartı hizmetlerinde rekabeti sınırlayıcı faaliyetlerde bulundukları gerekçesiyle soruşturma başlatmak için “soruşturmaya gerçekten gerek var mı” sorusuna uzun süre cevap aramıştı! Nihayet, 2013 başlarında “gerek olduğuna” karar vererek, bankaların sözlü savunmasını almaya da başladı. Son günlerde gazetelerin başköşesine oturan, banka yöneticilerinin kapalı kapılar ardında kredi kartı gelirlerini artırmaya, mevduat sahiplerine düşük faiz ödemeye dönük haberler bu soruşturmanın metinlerinden üretiliyor. Çoğunluğun “rekabeti sınırlayan” işler olarak gördüğü bu kirli çamaşırlar bence kapitalist rekabetin doğal icrasından başka bir şey değil.

Rekabetin vahşiliği, tekil sermaye birimlerini bazen kapalı kapılar ardında, yukarıdaki soruşturma haberlerinde belirtildiği gibi, kartel misali anlaşmalara, bazen de OPEC'de olduğu gibi apaçık karteller kurmaya zorlar. Gözlemim o ki, Marksistler arasında bile kapitalizm ve özellikle rekabet hakkında naif görüşler oldukça yaygın.

Oysa, Marx’ın en net olduğu ve kendisini ana akım iktisatçılardan ayırdığı konuların başında
rekabet gelir. 1840’ların sonunda dersler olarak hazırladığı, bir kısmı Neue Rheinische Zeitung’da tefrika edilmiş, hiç bir zaman tamamlanmamış ve kendisinin haberi olmadan topluca ilk kez 1881’de broşür olarak Brüksel’de basılmış olan Ücretli Emek ve Sermaye’den okuyalım:

Üretken sermaye ne denli büyürse, işbölümü ve makine kullanımı da o denli genişler. İşbölümü ve makine kullanımı ne denli genişlerse, işçiler arasındaki rekabet de o denli genişler ve ücretleri de o denli kısılır.

Buna ek olarak, toplumun üst tabakalarından da işçi sınıfına katılmalar olur. Kollarını işçilerin kolları yanında kaldırmaktan başka çareleri olmayan bir küçük sanayiciler ve küçük rantiyeciler kitlesi, işçi sınıfı saflarına fırlatılıp atılırlar. Böylece, iş istemek üzere havaya kalkan kolların meydana getirdiği orman gitgide sıklaşırken, kolların kendileri gittikçe cılızlaşır...” (tinyurl.com/kxnuufq)

Yukarıdaki alıntı –ki daha Marx’ın ekonomi politiği eleştirisinin tamamlanmadığı döneminde yazılmıştır—rekabet hakkında çok ilginç ipuçları veriyor:

--sermayeler-arası rekabet, işbölümünü ve makinalaşmayı hızlandırır;
--bizzat bu süreç, işçiler-arası rekabeti ve ücret azalmasını doğurur;
--ayrıca,
rekabet “toplumun üst tabakalarından” da (“orta sınıf”tan?) işçi sınıfına katılımı tetikler –ki, bu süreç de işçi sınıfının kitleselleşmesine, ama tek tek kaldığı sürece güçsüzleşmesine sebep olur.

Bütün bunları yaşamadığımızı iddia eden bir babayiğit var mı?



14 Temmuz 2013

İsyandan sosyalizme..


Bazen bir köşe yazısının tamamını tek bir konuya hasretmenin zorluklarını yaşıyorum.  Sonradan dönüp baktığınızda, adeta köşeyi doldurma ihtiyacı yüzünden yazı uzatılmış gibi geliyor.  Bu konuyu yıllar önce İrlanda asıllı radikal gazeteci ve aynı zamanda
New Left Review’nun editörlerinden Alexander Cockburn ile konuşmuştum.  O sıralar, New York’un ünlü Village Voice dergisinde ‘Press Clips’ (‘basından seçmeler’) diye bir köşesi vardı ve bu köşede duruma göre, 2 veya 3 farklı konunun basında ele alınışına değinir, polemik dozu yüksek eleştiriler getirirdi.  Cockburn yazısını bölerek, bahsettiğim zorlamayı kendince çözmüştü. Sonra, ABD’nin en eski haftalık siyasi dergisi olan Nation’a geçti ve daha seyrek de olsa aynı biçimi sürdürdü.  Hatta, orada ele aldığı konuları beraberce biraz daha geliştirerek bir ara Milliyet için de yazdık.  Alex’in, ayrıca, internet standartlarına göre ziyaretçilerinin ve öfkelendirdiklerinin sayısı bir hayli yüksek Counterpunch adlı bir de web sitesi var. Hararetle tavsiye ederim: www.counterpunch.org.

030_lg

Yukarıdaki paragrafı tam 4 yıl önce (18 Temmuz 2009) Birgün’de yazmışım. Ne tuhaf, tam 1 yıl önce de Alex öldü (21 Temmuz 2012). Ölmeden birkaç hafta önce bitirdiği hatıraları ise (A Colossal Wreck –Muazzam Enkaz) resmen Eylül’de yayınlanacak (Counterpunch’dan şimdiden edinmek mümkün). Bu girişten sonra, en azından bu yazının tek bir konuya hasredilmemesi icap ediyor! Gündemimde iki başlık var: Anayasa değişikliği ve sosyalizm meselesi.

Anayasa

Anayasa’nın 48 maddesi üzerinde 4 partinin anlaştığı rivayeti medyada baş tacı edildi. Bu tip durumlarda huylanır, "şeytan ayrıntıda gizlidir" ölçütü ile yaygın kabulü kurcalamakta yarar görürüm. Benim için, partilerin rengini belirlemede turnosol kağıdı işlevi gören alanlardan birini seçerek bu kez de aynı şeyi yapmayı denedim. Gelin, üzerinde anlaşıldığı söylenen Anayasa’nın 33. maddesinin 2. fıkrasına bakalım. Bu fıkra, "hiç kimse temel sağlık hizmetlerinden yoksun bırakılamaz" der. Radikal'in haberine göre, BDP bu hizmetlerin "sağlanmasında ücretsizlik unsurunu vazgeçilmez bir öge" olarak belirtirken, CHP de bu önerinin "kabul edilebilir" olduğunu belirtiyormuş (tinyurl.com/kw4q4su).

AKP'nin bu "
unsuru" kabul etmeyeceğine, BDP ve CHP'nin görüşlerinde de gel-gitler olacağına kalıbımı basarım. Nedenlerini biliyoruz, ama tekrarlamakta yarar var: AKP sağlık hizmetlerinin tamamen özelleştirilmesinden yana, devlet hastanelerini de yandaşlara peşkeş çekmenin her türlü tezgahı içinde. BDP’nin Anayasa değişiklikleri arasında “vazgeçilmez” bulduğu bu “öge” diğer vazgeçilmezler (ana dilde eğitim, vatandaşlık tanımı, vs.) sözkonusu olduğunda, bana vazgeçebileceği değişikliklerden biri olarak gözüküyor. Umarım yanılıyorumdur. CHP ise klasik ikircikli tavrını bu tip ‘destek’lerinde de sürdürebilir. Kaldı ki, yukarıdaki senaryo, üzerinde ‘anlaşılan’ 48 maddenin Meclis’te görüşüleceği varsayımına dayanıyor. Bu varsayımın değişik nedenlerle ne denli kırılgan olduğu hepimizin malumu. Bekleyelim, görelim.

Sosyalizm

Metin Çulhaoğlu’ndan aktarıyorum: Bu ülkede ne olursa olsun galiba sosyalizmin sırası hiç gelmeyecek…Sömürü, işsizlik, yoksulluk, adaletsizlik, talan, çevrenin tahribi… Var oğlu var. Sonra kitlesel tepki, halk hareketi, başka bir Türkiye özlemi de var. Ne ararsan var. Ama bütün bunlar varken bir tek şey olmayacak: Sosyalizm.

Neden?

Henüz sırası değil…
” (tinyurl.com/mxs8fhm).

Haziran isyanı boyunca “
sosyalizm” kelimesinin pek ortalıkta gözükmediği tespitine katılmamak elde değil. Ama, bu tespitten, isyanın geniş kesimlerin “sosyalizm” algısını değiştirmediğine varmak doğru olmayabilir. Tahminim o ki, isyan en azından direnişçilerin bir kısmını “sosyalizm”e daha açık hale getirdi. Bu da, kapitalist düzenin, burjuva siyasetinin pislik ve baskısı ile doğrudan yüzleşmenin beklenen sonucu. Maalesef, kişisel gözlemlerin dışında bu sezgimi kanıtlayacak temsili ampirik bilgiye sahip değiliz.

Fakat, bu tür bir bilgi ABD için mevcut. PEW’in “
sosyalizm” algısına ilişkin Occupy Wall Street öncesinde (Nisan 2010) ve sonrasında (Aralık 2011) yapmış olduğu araştırmaların sonuçları hayli ilginç: nüfusun genelinin “sosyalizm” hakkındaki görüşleri 20 ay içinde anlamlı bir biçimde değişmemekle birlikte 18-29 yaş grubu için durum farklı. Bu grupta, sosyalizm hakkında pozitif görüşlere sahip olanların oranı % 43’ten % 49’a yükselmiş. Aynı durum, 30,000 – 75,000 dolarlık yıllık gelir grubu (ki ABD bağlamında bu ağırlıklı olarak işçi aileleri demektir) için de söz konusu –artış % 24’den % 27’ye.

İsyanın faydaları deyip bırakalım.



7 Temmuz 2013


Düzen içi mi, düzen dışı mı?


Haziran ayaklanması bağlamında
kendini değiştirmemek ile toplumu değiştirmek tercihleri üzerine düşünelim.

Her ikisi de sübjektif tercih. İkincisinin meraklısı çok, mesela ben! Yıllardır uğraşır dururum. Genellikle idealist, uçuk,
naif vs. yaftası yakıştırılır. Herkes çevresinde bu tipi bilir (ya da bildiğini sanır). “Sanır “ demem, en başta toplumu değiştirme motivasyonunun farklı saiklerden beslenir olmasından. Ayrıca, her değiştirme arzusu taşıyanın toplumsal aidiyeti, yaşı başı, cinsiyeti, hayat deneyimi vs. farklı olduğu için toplumu değiştirmekten ne anladığı ve de değiştirmek için ne yaptığı da haliyle farklı olacaktır. Dolayısıyla, bu tip kolayca bir kutuya sığmaz. Herkes, tabiri caizse, toplumu kendince değiştirir.

İlki,
kendini değiştirmemek durumu yani, genellikle hoş görülen bir şey değildir. Olanı korumaya yeltenmek en azından statükoculuk olarak görülür. Statükocular, bir şeyleri değiştirmek isteyenler nezdinde gericilik yaftası bile yiyebilir. Peki bir insan ne zaman kendini değiştirmemek ister? Tabii ki, halinden memnun olduğu zaman. Bu hallerin başında geçim koşulları gelir. Gerisi ikincildir. Çünkü, insanın geçim koşulları yerinde ise, istediklerini yapabilecek kadar para kazandığı güvenli bir işi var ise o hali korumak ister. Aslında sathi değişiklikler yapmasına bile imkan tanıyan bizatihi o halin kendisidir. Bu ay sarışın, ertesi ay kumral olabilir, gözünün rengini bile yeşilken siyah yapabilir. Para her şeye kadirdir!

Şimdi Çağlar Keyder’in Haziran ayaklanmasına katılanlara ilişkin şu gözlemini okuyalım:
…Erdoğan’ın hükümeti eğitime daha fazla para ayırdı. Türkiye şimdi 200’den fazla üniversiteye ve dört milyonu geçen üniversite öğrencisine sahip. 2008’den bu yana 2,5 milyon yeni mezun da nüfusa eklendi. Bu sayılar, mensuplarının göreli olarak modern işyerlerinde çalıştığı, küresel emsallerine benzer boş vakit ve tüketim alışkanlıklarına sahip olduğu bir orta sınıfın oluştuğunu sezdirtir. Fakat bu insanlar hayat tarzları, çevreleri ve şehir hakları için de yeni garantiler aramakta; kişisel ve toplumsal alanlarının ihlaline kızmaktadırlar. Gezi protestoları bu yeni gerçeklikten doğan ilk toplumsal harekettir…” (London Review of Books Blog; tinyurl.com/o4cqffw). Erdoğan’ın memleketimiz yüksek öğretimine yaptığı katkılar konumuzun dışında. Beni daha çok çıkarılan sonuç ilgilendiriyor: bu “200’den fazla üniversite”den mezun veya hala kayıtlı milyonlarca kişinin “garanti arayan, kızgın yeni “orta sınıf” mensubu olarak tanımlanmaları.

Pasted Graphic

Ne için garanti arıyor bu “modern işyerleri”nde çalışanlar? Belli “boş vakit ve tüketim alışkanlıklarına sahip” olanlar bizzat bunlara tekabül eden, bunların tezahür alanları olan “hayat tarzları, çevreleri ve şehir hakları” için garanti istiyorlarmış. Yani, var olanın korunması için garanti! Ayrıca, “kişisel ve toplumsal alanların ihlaline” kızgınlık. Bütün bunlar da o insanları o insanlar yapan şeyler. Dolayısıyla, söz konusu olan bir tür kendini değiştirmeme durumu.

Argümanı, yukarıdaki alıntının mantıki sonuçlarını biraz zorlayarak yaptığımın farkındayım. Ama maalesef, Haziran ayaklanmasına bulaşanlar o amorf “
orta sınıf” kutusuna, şu tüketim kalıbı, bu boş vakit tercihi vs. ölçütleri ile yerleştirilince isyancılar da bir tür “hayat tarzı” korumacılarına dönüşüyor. Oysa, başka yazılarda dile getirmeye çalıştığım gibi isyancıların çoğunluğu kendileri, azınlığı ise (Konda’ya gore öğrenci katılımı % 37 imiş) ebeveynleri çalışmadığında hayatlarını sürdüremeyecek bildiğimiz işçi sınıfının mensubudur. Tabii, işçi sınıfı deyince sadece mavi tulumlu, sendikalı, üretken (?) sanayi emekçilerini kastetmiyor isek.

Kapitalizmin değiştiğini söyleyenler, nedense işçi sınıfı karakteristiklerinin de bu arada değişmiş olabileceğini teslim etmek yerine, içi boş kavramlara (“
yeni küçük burjuvazi” veya “orta sınıf”) tevessül etmeyi tercih ediyorlar.

Şu anda tamamı
toplumu değiştirmek isteyenlere dönüşmemiş olsa bile, isyancıları o dönüşümün maddi koşullarını hazırlayanlar olarak görebilmek, toplumsal konumlarını doğru teşhis etmekten geçer. Aksi halde düzen içi siyasete mahkumiyet kaçınılmaz olur.



30 Haziran 2013


Orijinalite sevdası...

Zeynep Gambetti, geçenlerde Gezi Parkı üzerine Bianet’te spekülatif ve sorunlu bir yazı yazdı: “Artı Değer Olarak Gezi” (tinyurl.com/qchoch4). Gambetti, yazıya, “ortaya çıkan enerji yoğunluğunun halihazırda varolan algı kategorileri altına yedirilmesi çok güç olacağı” ve de “Gezi direnişinin neden temellük edilemeyeceğine dair birkaç fikir öne sürmek için..artık değer terimini tercih ettiğini belirterek başlıyor. Bu girişin hemen akabinde de, Marx’ın geliştirdiği artık değer’in kavramsal muhtevasını hatırlatmayı deniyor. Ve bence yazının en sorunlu kısmı da burada başlıyor. Neredeyse her cümle yarı doğrulardan oluştuğu için Marksist teorinin bu en güzide kavramı da gürültüye gelmiş, eksik aktarılmış oluyor.

Artı değer Marx’ın analizlerinde, emeğin kendi yaşamsal ihtiyaçlarını karşılayacak olan asgariyi üretmesinin ardından ortaya çıkan fazladır. Toplumların yaşamsal döngüsü bu fazla sayesinde sürdürülebilir.” Bu ifadede ikinci cümle, özellikle “toplumların yaşamsal döngüsü” ibaresi daha sonraki yanılgıların başlangıç noktasıdır. “Toplumlar” denildiğinde toplumların tarihi özgüllükleri, dolayısıyla sadece ve sadece kapitalizme ilişkin geliştirilmiş bir kavram olan artık değer’in özgül muhtevası gürültüye gelir. Bu şekilde de, artık değer, kapitalist olsun olmasın, kapitalizm öncesinde ve sonrasında varolmuş, varolacak herhangi bir toplumun ekonomik büyümesinin maddi temeli olan artık’a indirgenmiş olur. İkisi aynı imişçesine tanımlanır ve kullanılır.

İlk cümle bu kavrayış hatasının tezahüründen ibarettir. Emek her toplumun, her üretim faaliyetinin olmazsa olmazıdır. Tabii ki, emek harcayanların (ve bakmak zorunda oldukları aile mensuplarının) tekrar emek harcayabilmeleri için kendilerini yeniden üretmeleri (“
yaşamsal ihtiyaçlarını karşılayacak asgariyi”) gerekir. Bu kadarı truizmdir. Bu “asgari” miktardaki üretimin fazlasına Gambetti artık değer diyor.

Pasted Graphic


Bu olsa olsa, yukarıda belirttiğim gibi, kapitalizme değil, ekonomisi büyüyen her topluma uygulanabilecek
artık kavramını tanımlama girişimi olarak görülebilir. “Girişimi” diyorum, çünkü, artık da böyle tanımlanmaz. Artık, üretim miktarından sadece emeğin “yaşamsal ihtiyaçlarını karşılayacak asgari” miktar çıkarıldıktan sonra kalan değil, ayrıca kullanılan/tüketilen girdilere ve üretim araçlarına tekabül eden üretim miktarı da düşüldükten sonra kalan miktardır. Aksi halde yeniden üretilmiş emekçiler üretim yapacak girdi, araç gereç bulamayabilir! Kapitalizm öncesinde artığın tamamına el koyan bir köle sahibi bile bu durumu dikkate alır, üretimin sonucunun bir kısmına kendi sefahatı için el koyarken, geri kalanın köleci üretimin bekası için elzem olan girdilerin ve üretim araçlarının yenilenmesi için ayrılmasına dikkat eder.

Gambetti’nin sonraki açıklama cümleleri şöyle: “
Artı değer salt bireysel ihtiyaçları değil, bunlardan farklı olan toplumsal ihtiyaçları da karşılar, zira bireylerin olanak ve tercihlerini aşan ve/veya kapsayan ihtiyaçların karşılanması toplumsal yaşamın olmazsa olmaz şartıdır. Kamu hizmeti türünden altyapı, sağlık, eğitim gibi prensipte herkesin faydalanabileceği mal ve hizmetlerin üretimi, bu fazlayı devletin temellük ederek kamusallaştırmasıyla mümkündür. Ancak kapitalist üretim koşullarının hakim olduğu toplumlarda üretim araçlarının paylaşımındaki eşitsizlik, artı değerin tam olarak müşterekleştirilmesini engeller.” Burada da en son cümlenin “(a)ncak kapitalist üretim koşullarının hakim olduğu toplumlarda” ibaresi Gambetti’nin bütün toplumlar için geçerli olduğunu düşündüğü bir artık değer kavramını tanımlama çabası içinde olduğunu gösterir.

“(A)ltyapı, sağlık, eğitim gibi prensipte herkesin faydalanabileceği mal ve hizmetlerin üretiminin” ise ancak devletin “fazla”yı (artık değer’i) temellük etmesi ile söz konusu olabileceğini söylemek bütün vergilerin kapitalistlerden alındığını söylemek ile eş anlamlıdır. Bu ima, ne kapitalist gerçeklikle bağdaşır, ne de brüt ücretinin (“fazla”nın filan değil) ciddi bir kısmına devlet tarafından el konulan emekçileri keser. Olsa olsa, Gambetti’nin “’Gezi’ adını verdiği.. artı değer” türünden bir orijinalite arayışının tezahürü olarak görülebilir.

Ne demişti Marx?
"Yenilik, hemen hemen istisnasız, çoktan modası geçmiş görüşlerin yinelenmesinden ibarettir."


16 Haziran 2013



İçi dışı lobi...


Gezi Parkı’ndaki kıvılcımla tetiklendikten sonra hızla ülke sathına yayılarak tam anlamıyla bir halk isyanına dönüşen hareket AKP’yi köşeye sıkıştırmış durumda. Halkın zulüm gördükçe artan kararlılığı, yaygın direnişi karşısında iktidar şaşkın ve tepkisel. Başta Erdoğan olmak üzere AKP sözcülerinin birçoğu retoriği yüksek bir üslupla isyanı kontrol altına almaya, sönümlendirmeye çalışıyor. Bilindiği üzere, retorikten medet ummanın başta gelen amacı iknadır. Bu yüzden de, ikna hedefine ulaşabilmek için retoriğe dayalı argümanın kısmi de olsa bir açıklayıcılık içermesi gerekir.

İsyan boyunca, azarlamaktan fırsat buldukça Erdoğan’ın da bu tarz argümanlar geliştirmeye çalıştığını gözlemledik. Bunların başında, olan bitenin sorumlusunun “
faiz lobisi” olduğu, başımıza ne geldi ise bu “lobi” yüzünden geldiği iddiası vardı.

Gerçi Erdoğan yerli büyük holdinglere ve onların bankalarına da yükleniyordu ama, esas düşman dış mihraklardı. Yani, Türkiye’yi yüksek faize mahkum eden finans çevreleri. İsyanın arkasında “
ekonomik nedenler” vardı. Adı üstünde “faiz”den ve “faiz lobisi”nden söz edildiğine göre bu ekonomik nedenleri de finans kertesinde ve o sektörün kurumlarında aramak doğru olmalıydı.

O zaman, Erdoğan’ın “
faiz lobisi” lafını bahane edelim ve bu vesileyle ekonominin bu alanından bir üç kağıtçılığı daha aktaralım. Bilahare, AKP’nin malum lobiye karşı ne denli cengaverce ‘mücadele ettiğine’ de değiniriz.

Tekrarlamakta yarar var, finans sektörünün yürüttüğü ekonomik faaliyetler son tahlilde para veya para-gibi enstrümanların alım satımı ve spekülasyonundan ibarettir. Daha çok enstrümanların çeşitliliğinden, mübadelenin teknik sofistikasyonundan, sektörün nicel büyüklüğünden kaynaklanan finans faaliyetlerine atfedilen fetişistik önem bu faaliyetlerin
üretim dışı (yani üretken olmayan) faaliyetler olduğu gerçeğini saklamamalı. Ama maalesef saklıyordu. Ancak üstü kapalı olarak, ileri kapitalist ülkelerdeki sanayisizleşmeden söz edildiğinde, doğrudan üretim yatırımlarının azalması bağlamında finansal faaliyetlerin asalak yanı ima ediliyordu. Ta ki yaşadığımız krizin finansal sektördeki üç kağıtlar aracılığıyla tetiklenmesine kadar.

Kim düşünürdü Nobelli iktisatçı Paul Krugman’ın bile finans faaliyetlerinin tamamının değilse de,
bir kısmının üretken olmadığını dile getireceğini? (http://tinyurl.com/lhxzq59). Krugman’ı geçen hafta bu konuma getiren finansal sahtekarlık, öteden beri yapılan ama yeni bir haberle gündeme gelen döviz piyasalarına ilişkin enformasyon imtiyazının da alınır satılır haline gelmiş olmasıydı (metalaşması yani). Kevin Drum, Mother Jones’da Thomson-Reuters adlı ajansın Michigan Üniversitesi’ne yılda 1 milyon dolar ödeyerek tüketici güveni endeksi’ni herkese duyurulmadan 5 dakika önce elde ettiğini yazmıştı. Drum’un yazında, Thomson-Reuters’ın bu bilgiyi en elit müşterilerine borsa alışverişlerinde doğrudan kullanılabilecek algoritmik formatlarda bu kez diğer müşterilerden 2 saniye daha önce ilettiğinden de bahsediliyordu!

Son derece spekülatif döviz piyasalarında günlük alım-satım hacminin 4,7 trilyon dolara ulaştığı dikkate alınacak olunursa, kimi spekülatörlere 2 saniyelik enformasyon avantajı sağlamanın ne denli hayati olduğu ortaya çıkar. İşte, Krugman şimdilik finans sektörünün bu tür ‘haksız rekabete dayalı’ faaliyetlerinin
üretken olmadığını kabul etmiş görünüyor. Dayanamadım, Krugman’ın bloğunda “peki, haksız rekabete dayanmayan diğer finansal faaliyetleri üretken mi saymalıyız” diye sormaktan kendimi alamadım.

Erdoğan’ın “
faiz lobisi” yakıştırmasına son derece yerinde doğrudan iki cevap verildi: ilki, Korkut Boratav’ın Türkiye’ye gelen spekülatif yabancı sermaye zarar görmesin diye Merkez Bankası’nın izlediği yüksek kur politikasının da bir tür lobicilik faaliyeti niteliğinde olduğunu deşifre eden yazısı (http://tinyurl.com/m5jb7am); diğeri ise Emre Özçelik’in AKP öncesi ve AKP dönemi dış borçlanma faiz yüklerini karşılaştırarak Erdoğan’ın mangalda kül burakmayan “faiz lobisi”ne karşı mücadele retoriğinin maddi bazının olmadığını gösteren yazısı (http://serbestsiyasa.com/?p=2974).

Her ikisini de hararetle tavsiye ederim.







9 Haziran 2013


Devrim Göz Kırptı....


Bu yazıya nasıl başlamalı?

Mesela Osman Akınhay gibi: “
Mümkün olmayacak bir şeyi deneyelim ve bu olaylara mesafe alarak, soğukkanlılıkla bakmaya çalışalım. Yok, olmaz. Sıcak, somut bir isyanın, daha özü, bir “ayaklanma”nın içindeyken, kimse mesafe alamaz. Ne siyasal iktidar ne sokaktakiler ne de seyirciler.” (tinyurl.com/prkyxbc)

Mesela Foti Benlisoy gibi: “
Korkmakta haklılar. Afalladılar, şaşkınlık, hatta panik içerisindeler. Özgüvenleri yerle yeksan oldu. Erdoğan’ın apar topar Mağrip ülkelerine yollanması da Gül ve Arınç’ın ‘iyi polis’ rolünü oynamaları da Erdoğan’ın dönüşünü bir nümayişe çevirme çabası da hep bu acz halinin bir ifadesi.” (fotibenlisoy.tumblr.com)

Ya da şu haberle: “Öğrenci Kolektifleri’nin Gezi Parkı çalışmalarına özel olarak kurduğu Gezi Parkı Kolektifi, çalışmalarına başladı. Taksim’de yığılmalar yaşanan metronun diğer kanadını da kullanıma açtı. Halkın ulaşım hakkından daha rahat faydalanabilmesi için Taksim’de çift yönlü olan çıkışlardan birinin önünü önce temizledi, daha sonrada metro çalışanları ile birlikte kullanılmayan kanadı kullanıma açtı.” (sendika.org)

Ya da haberle yetinmeyerek Facebook’tan, hem de kendimden alıntı mı yapsam: “
Allah allah, hem kapatma hem de açma kararını kendi kendilerine mi vermiş bu şarabiler, pardon ‘çapulcular’? Bayağı şaşırdım. Kimbilir idare-i maslahatçılar ne kadar şaşırmıştır?

***


İsyanı tetikleyen dayatma ile başlayalım. İktidarın şahsında tecessüm ettiğini ikide bir hatırlatmakta beis görmeyen muktedir Erdoğan’ın Gezi Parkı’ndaki ağaçları kesip, parkın yerine kışla estetiği ile bezeli AVM-Rezidans karışımı bir binayı kondurma kararıyla. Bu dayatma ilk ağızda Gezi Parkı’nı kullananları, onun orada olmasının farkında olup, parkın korunmasını isteyenleri kızdırdı. Ama hepimizin bildiği gibi bu karar, Taksim’in ucubeleştirilmesi projesinin, o proje de “kentsel dönüşüm” denen sermayeye peşkeş çekme sürecinin ve bütün bunlar da özelleştirmeci zihniyetin yani kapitalizmin krizini aşma stratejisinin unsurlarıydı.

Neoliberalizmin tarihini özetlemenin gereği yok. Şu kadarı zaten malum: 1970’lerdeki krize çözüm olarak devletin, kamunun küçülmesi, sosyal harcamaların kısılması, her alanda liberalizasyon, özelleştirme furyası neoliberal virüsün alameti farikasıdır. Erdoğan’ın Gezi Parkı projesi “Taksim’in yayalaştırılması” veya “kentsel dönüşüm” etiketlerinin arkasına saklanmış basbayağı bir
özelleştirmedir.

Gezi Parkı özelinde özelleştirme, park kimsenin özel mülkiyetinde olmadığı için halkın
parkta dolaşma, ağaçların gölgesinden yararlanma imkanının (anaakım iktisadın “parkın sunduğu hizmetler” şeklinde formüle ettiği!) sermaye yanlısı devlet tarafından geçici gaspıdır. Geçicidir, çünkü gasp sonrasında, birilerine “rant sağlama” olarak nitelenen mekanizmalarla, mesela AVM’nin veya rezidansın işletmesini şirketlere devretme, kiralama, satma yolları ile, özel sermayeye kamunun serveti aktarılmış olacaktır. Kamu mülksüzleştirilerek sermayeye birikmiş servet altın tepsi içinde sunulacaktır (accumulation by dispossesion). Bizlere de kışlamsı AVM-Rezidans’ın bahçesinde plastik ağaçların gölgesinde Starbucks’ın 7,5 TL’lik kahvesini yudumlamak düşecektir.

İşte halk, hem de bayağı genç bir kesimi halkın, bu gidişe dur demiştir. Ve pankartını kestirtmediği ağaçlar arasına germiştir:

Devrim göz kırptı...



26 Mayıs 2013


Grundrisse'den Kapital’e Sermaye


Geçen haftaki yazıya “bazı sözcükler mâsum değildir … en belalılarının başında sermaye” gelir diye başlamış, sermaye “toplumsal bir ilişkidir, kapitalizmdir” diye de bitirmiştik.

Bu iddianın fikir babası tabii ki Marx’tır, temel metni de
Kapital’dir (Sermaye). Ama biliyoruz ki Kapital yayınlanmadan (1867) önce de Marx bu ve benzeri fikirleri çoktan diğer metinlerinde geliştirmeye başlamıştı. İşte Grundrisse de böyle bir metindir -- Kapital’de daha sonra en mükemmel şeklini alacak fikirlerin çoğunun geliştirildiği muazzam bir hazine niteliğindedir. Bu yazıda bir “toplumsal ilişki olarak sermaye fikrinin Grundrisse’de nasıl ele alındığına kısaca değinmekle yetineceğim.*

Grundrisse’nin üçüncü ve en uzun (yaklaşık 500 sayfa) bölümü Sermaye üzerine olan bölümdür. Sermaye’nin sadece para değil aynı zamanda toplumsal bir ilişki olarak formüle edilişi ve sermaye birikimi yoluyla, yeniden üretim sürecinde bizzat bu ilişkinin de yeniden üretildiği görüşü Marx’ın en orijinal katkılarındandır. Bu formülasyon, aynı zamanda, Marx’ın kendisinin “en önemli buluşum” dediği artık-değer kavramının da geliştirildiği teorik bağlamı sağlamıştır. Bilindiği üzere, artık-değer kavramının kendisi sermaye’nin yanı sıra emek gücü kavramına dayanır. Dolayısıyla, emek gücü’nün de özgül, yani kapitalizmin tarihiliği içinde ortaya çıkan yepyeni bir meta olarak artık-değerden daha önce kavramsallaştırılmış olması gerekir. Nitekim, Grundrisse’den 10 yıl sonra yayınlanacak olan Kapital’de tam da bu tür bir kavramsal sıralama tercih edilmiştir: Meta ==> Mübadele ==> Para ==> Sermaye ==> Emek gücü ==> Artık-değer.

Dikkat edilirse, bu sıralama keyfi değildir. Tarihin bir anında paranın sadece para olmaktan çıkıp
para-sermaye biçimi ile sermaye olma potansiyeline ancak o zaman kavuştuğu gerçekliğine tekabül ettiği için tercih edilmiştir. Ayrıca, bu sıralama, sermaye’nin potansiyelini ancak ve ancak, yine tarihin bir anında meta olarak ortaya çıkmış emek gücü ile karşı karşıya geldiğinde (mübadele) gerçekleştirebileceğini aksettirdiği için de tercih edilmiştir.

Grundrisse’nin dilini aksettirdiği ve de daha önemlisi 1867’de I. cildin yayınlanması ile bitecek Kapital’in inşa sürecine adeta bir köprü niteliğinde olduğu için aşağıdaki uzun alıntıyı yapalım:

Burjuva servetin ortaya çıktığı ilk kategori, meta kategorisidir. Metanın kendisi iki belirlenimin birliği olarak kendini gösterir. Meta, kullanım-değeridir, yani insan gereksinimlerinin herhangi bir sisteminin karşılanmasının konusudur...
Kullanım-değeri, modern üretim ilişkileriyle başkalaşmaya uğrayınca ya da kendi açısından başkalaştırma yönünde bu ilişkilere el atınca, ekonomi politiğin alanına girer. ...(M)etanın kullanım-değeri, verilmiş önkoşuldur, belirli bir ekonomik ilişkinin üzerinde ortaya çıkan maddi temeldir. Kullanım-değerine meta damgasını vuran yalnızca bu belirli ilişkidir. ..(K)ullanım-değeri metaya nasıl dönüşür? Değişim-değerinin taşıyıcısı olarak. Metada doğrudan birleşmiş olmakla birlikte, kullanım-değeri ve değişim-değeri gene doğrudan birbirinden ayrılır. Değişim-değeri, kullanım-değeri tarafından belirlenmemiş halde ortaya çıkmakla kalmaz, ama dahası, tersine, meta, bir kullanım-değeri olarak sahiplenilmek istenilmediği ölçüde ne meta haline gelir, ne değişim değeri, olarak gerçekleşir. …”

Kapital’de sermaye ile devam etmek üzere...

----------------------------------------------------
* Bu vesileyle aşağıdaki görüşlerimi geliştirme imkanı bulduğum
Grundrisse üzerine yazdığım bir yazıyı, bir çok önemli yazının yanı sıra S. Savran’ın ve N. Satlıgan’ın Kapital, P. Patnaik’in Ücret, Fiyat ve Kar üzerine yazılarını da içeren Marksist Klasikleri Okuma Kılavuz’unu (Yordam Kitap) tavsiye etmek isterim.


19 Mayıs 2013


Sermaye Mâsum Değildir!


Bazı sözcükler mâsum değildir, kullananı ele verir; çünkü sıradan, gündelik dilde kullanımlarının yanı sıra daha derin anlamları da vardır. Bazılarının içerikleri tarihidir, teoriktir ve de siyasidir. Dolayısıyla, dikkatli ve özenli kullanmak gerekir. Yakayı ele verirsiniz. Bu sözcüklerin en belalılarının başında sermaye gelir.

İşte bu ‘mâsum’
sermaye geçenlerde iki farklı alanın, iki metninde baş gösterdi. Doğrusu, bizatihi bunda şaşılacak bir şey yoktu. Günümüzde siyaset ve sanattan sermayeye değinmeden nasıl söz edilebilirdi ki? Nitekim, Veysi Sarısözen, Özgür Gündem’de Suriye üzerine, İKSV de kendi web sitesinde Bienal faaliyetleri üzerine yazdıkları metinlerde kullanmışlardı bu sözcüğü.

Sarısözen’i sona bırakalım, Bienal’in geçenlerde gerçekleştirdiği bir etkinlik üzerine yazılmış metne bakalım:

Kamusal Sermaye programında amacımız özel sermaye ve güncel sanat üretimi ile yeni 'kamu'ların yaratım/oluşum süreçleri arasındaki ilişkiyi İstanbul’un büyüyen sanat ortamı bağlamında incelemek... Paranın ‘özerk’ sanatsal üretim üzerindeki etkileri neler?” (tinyurl.com/ceej5cj)


Bu alıntıda, cümleler arasındaki bağlantıya dikkat ettiğimizde sermayeden kastedilenin, sermayenin en banal görünümü olan para olduğu bariz. “Paranın ‘özerk’ sanatsal üretim üzerindeki etkileri neler?” sorusunda sermayenin bu görünümü ile yetinildiği açığa çıkıyor. Sermaye bildiğimiz paradır! Metnin tamamını aktarmaya gerek yok, ima edilen, paranın, yani sermayenin olumsuzluklarından arınmak (yukarda alıntı yaptığım metni daha kapsamlı bir biçimde Bianet’e yazdığım bir yazıda ele almıştım: tinyurl.com/d6urc7w).


Veysi Sarısözen’in yazısı ise, Reyhanlı faciası sonrasında siyasilere doğruyu göstermeyi deniyor. Sınır barışının tesisi hakkında bazı fikirleri var. Okuyalım:

Suriye Devleti’nin Kuzeyi’nde, tıpkı Güney Kürdistan Bölgesi gibi, bir Kürt-Nusayri-Hristiyan Federasyonu kurulabilirse... Federasyon’un Rojava parçası Türkiye içindeki Kürdistan’la, Lazkiye bölgesi Türkiye sınırları içindeki Süveydiye, Harbiye ve Musa Dağı eteklerindeki Ermeni köyleriyle aradaki sınırı kaldırmadan, hiçleştirip birleşebilirse... İşte o zaman, bu süreç başlar başlamaz Türkiye-Suriye sınırı “tahkim” edilmiş olur. Yani sınır “anlamsızlaştığı” ölçüde “güçlenir”. Güvenlik böylece sağlanır. İnsanların, kültürlerin, emeğin ve sermayenin serbestçe geçebildiği bu sınırlardan, bomba yüklü kamyonların geçmesi, devenin iğne deliğinden geçmesi kadar imkansız hale gelir.“ (abç: tinyurl.com/c4zuuq7)

Pasted Graphic


Sarısözen, “
Güney Kürdistan Bölgesi”ndeki bol AVM’li, yeterince TOKİ’msili ‘ekonomik kalkınma’nın son derece farkında olduğu için sermayeyi daha geniş anlamıyla kullanıyor. Para sermayenin ötesinde, her türlü üretim aracını, değişmez sermayeyi ve de emek referansıyla değişir sermayeyi kastediyor. Ayrıca, Sarısözen bu sermayenin “serbestçe geçebildiği sınırlar” da tahayyül ediyor. Tahayyüle gerek yok ki, zaten sermayenin Sarısözen’in tahayyül sınırlarını zorlayacak derecede “serbestçe geçebildiği sınırlar” mevcut: Avrupa Birliği. Kötü bir AB müsveddesi ile mi barış tesis edilecekmiş? Haydi hayırlısı.

Pasted Graphic 1


O zaman
sermaye nedir, manasının derinliği nerededir? Kısa cevap, adı üstünde deyip geçmek: Kapital. Ama olmaz, en azından ipucu verelim. Yukarda da bahsettik sözcüğün tarihiliğinden. Kapitalizm, hangi yüzyıldan başlatırsanız başlatın, ortaya çıkalı beri sermaye ne paradır, ne de üretim aracı. Bunların hepsidir ve daha da önemlisi adeta bunların içine sinmiş toplumsal bir ilişkidir, kapitalizmdir. O ilişkiyi aşmayı arzulayanlar sermaye sözcüğünü bu kadar laubali bir biçimde kullanamazlar.

Sosyalizm, en az barış ve demokrasi kadar ciddiye alınmayı hak eder.


28 Nisan 2013



Ünlü, Saygın ve Meslekte Ağırlığı Olanlar...


Bölümdaşım Asaf Savaş Akat geçen hafta köşesinde
İktisat Camiasında Skandal yazısı ile ABD’nde ortalığı allak bulak eden bir olayı ele aldı:

Fevkalade önemli bir iktisat politikası düşünelim. Kamuoyunda birbirine zıt tezler çarpışsın. ABD için bütçe açığı ve kamu borcu düzeyi iyi örnektir. …

Önce
ünlü, saygın ve meslekte ağırlığı olan iki iktisatçı kapsamlı bir ampirik araştırma yayınlasın. Verilerin tezlerden birini desteklediğini kanıtlasın. Yani o tezi savunanların eline kritik bir koz versin.

Pasted Graphic


Sonra
diğer kanattan daha az tanınan üç iktisatçı ampirik verileri kontrol etsin. Farklı sonuçlara ulaşsın. Hesapta hata yapıldığını, ayrıca veri tercihlerinde bazı düzensizlikler olduğunu saptasın...


Acaba hesapla bilerek oynanmış mı? Zor soru budur. Doğrusu bu ikiliden beklemem. Nitekim excel hatası diyorlar” (Vatan; 21 Nisan; abç).

***

Bizim yerli basında pek yer bulamayan bu skandal niye önemli?

Tabii ki, en başta, milyonlarca insanın hayatını etkilediği için. Öyle ya, tartışılan soru, devlet yüksek bütçe açıkları vererek, borçlanarak harcama yapsın mı, yapmasın mı sorusu. Yaparsa, ekonomik büyüme durgunluğa, krize girer mi, girmez mi? Girer diyorsanız, kemerleri kısar gerekli harcamaları yapmazsınız, insanlar sürünür, durur. Girmez diyorsanız, sözkonusu harcamaların yapılmasında bir sakınca görmezsiniz ve de insanlar biraz olsun nefes alır.

İkinci soru, problem acaba “ünlü, saygın ve meslekte ağırlığı olan” iktisatçılar (Harvard’dan Carmen Reinhart and Kenneth Rogoff) da mı, yoksa bildikleri, öğrettikleri iktisatta mı sorusudur. Tabii ki, en kötüsü, problemin hem iktisatçılarda (hele saygın ve ünlü olurlarsa!) hem de prestijli üniversitelerin burnundan kıl aldırmayan iktisat öğretisinde olmasıdır.

Hata yapan iktisatçılar Akat’a göre “
ünlü, saygın ve meslekte ağırlığı olan”lardan, düzeltmeyi yapanlar ise diğer kanattan daha az tanınan üç iktisatçı (Massachusetts Üniversitesi – Amherst’ten Michael Ash, Robert Pollin ve Thomas Herndon)*. Tasnif böyle olunca “mesleğin” muteberlerinin tartışılmazlığı izlenimi de yaratılmış oluyor.

İktisat disiplini başından beri çatışmalı bir alan. Ünlü Paul Samuelson’ın Harvard’da doktora öğrencisi iken yaşadıkları geldi aklıma. Kendisi ile yapılan bir söyleşide Samuelson, hocalarından söz ederken, mesleğin muteberleri olan bu iktisatçıların Keynes’in fikirlerine yıllarca nasıl militanca karşı çıktıklarını, öğrencilerin
Genel Teori’yi ancak kendi kurdukları gruplarda okuyup tartışabildiklerini anlatıyordu. Kulaklarımla duydum, Nobelli Samuelson, “maalesef yanlış fikirler daha iyileri gelince yok olmuyorlar, birilerinin ölmeleri gerekiyor” diyordu.

Konu, basit bir Excel hatası veya veri tercihlerinde mazur görülebilecek “
bazı düzensizlikler”in ötesindedir. Excel’e ilişkin kodlama hatası hadisenin en basit yanıdır: örneklemdeki ülke ortalamaları hesaplanırken 5 ülkeye ilişkin veriler atlanmıştır.

Veri tercihlerine ilişkin “
düzensizliklere”lere gelince:

-- Belçika’nın tamamen veri setinin dışında bırakılması;

--
19 yıl boyunca kamu borçlarının GSYH’ya oranı düzenli olarak yüksek olan İngiltere’nin 19 yıllık büyüme ortalaması olan %2,4 ile, sadece bir yıl (1951) kamu borçlarının GSYH’ya oranı yüksek olan Yeni Zelanda’nın o yılki - %7,6’lık küçülmesinin aynı ağırlıkla hesaplamaya katılması;

-- Ve de, bence en önemli tercih (düzensizlik?) II. Dünya Savaşı sonrası dönem veri setinin bir bütün olarak ele alınması. Özellikle sözkonusu çalışmanın, 2010 yılında, dünya kapitalizminin Büyük Depresyon sonrasında yaşadığı en derin buhranın göbeğinde ve ABD devletinin izleyeceği ekonomi politikalarına ampirik dayanak sağlamak üzere yapıldığını hatırlayacak olursak.

Eğer Reinhart ve Rogoff, günümüzün aşırı entegre ve küresel ekonomisine ilişkin bir sonuç çıkarmak kaygısıyla 2000-2009 dönemi verilerine odaklanmış olsalardı, kamu borçlarının GSYH’ya oranı %90 ve üzerinde olan ülke ekonomilerinin, borç oranı %90’nın altında olan ülkelerden
daha hızlı büyüdüklerini görmüş olacaklardı. Bu da çalışmalarının sonucunun tam tersi olacaktı!

Sizce bu
ünlü, saygın ve meslekte ağırlığı olan iki iktisatçı 2000-2009 döneminin bu son derece ilginç özelliğine bakmamışlar mıdır? İşte şimdi Akat’ın cümlesinin tam yeri: “Doğrusu bu ikiliden beklemem.

O zaman?

---------------------------------------------
*
Bu akademik skandalı ortaya çıkaran çalışmalara Massachusetts Üniversitesi – Amherst’teki, Political Economy Research Institute’un web sitesinden erişmek mümkün: http://www.peri.umass.edu/




14 Nisan 2013

Sermaye Alâkası…

“ 'Sıfır hatayla, bandı hiç durdurmadan, sürekli artan bir tempoyla adeta kamçıyla çalışacaksın!’ Toyota üretim sistemini böyle anlatıyor işçiler. Öyle ki geçen yıl intihar eden bir işçinin, savcı gelene kadar fabrikada asılı kalan cesedi bile durduramamış üretimi. ‘Arkadaşımızın cansız bedeni orada öyle asılıyken bile çalışmaya devam ettik’ diyor işçiler.” Arzu Erkan’ın geçen Perşembe Evrensel gazetesindeki haberi böyle başlıyordu.

*

ABD Senatosu’nda sorguya çekilen Merkez Bankası müdürü Ben Bernanke’ye Senatör Elizabeth Warren soruyor: “Çok büyük olduğu için iflas ettirtilmeyen finans şirketlerine verdiğiniz sübvansiyonların (“halktan toplanan vergilerle devletin şirketlere aktardığı para”nın şık adı) miktarı nedir? Bu sorun bitmiş midir?” Bernanke cevaplıyor: “Sübvansiyon miktarını bilemiyorum, hesaplamak çok zor. Maalesef, çok büyük oldukları için iflas etmeleri mümkün olmayan bankalar hala mevcut? Bunun bir problem olduğuna katılıyorum.” (http://tinyurl.com/c37mhdt)

Pasted GraphicPasted Graphic 1


Bernanke’den öğrenemediğimiz
sübvansiyon miktarını (yani devletin bankalara aktardığı para miktarını) Bloomberg’den öğreniyoruz: 83 milyar dolar! Bunun 64 milyar doları ABD’nin en büyük 5 bankasına verilmiş: J. P. Morgan, Bank of America, Citigroup, Wells Fargo ve Goldman Sachs. Aldıkları devlet yardımı aşağı yukarı yıllık kârlarına eşit. Bir başka deyişle, halkın paraları devlet aracılığı ile bu bankalara aktarılmamış olsa kâr mar olmayacak! Adı geçen bankaların üstünde oturdukları para miktarı ise 9 trilyon dolar, yani ABD ekonomisinin yarısına eşit! (http://tinyurl.com/bralgh9)

*

Bu ne alâka, Sakarya’da Toyota işçileri, Washinton D.C:’de Merkez Bankası müdürü? Alâkanın adı, sermaye.

Wikipedia bilgisi: bizlerin, yani homo sapiens’lerin, aşağı yukarı şimdiki şekli-şemailimiz ile 200,000 yıldır, kompleks sembolik düşüncelerimiz ve kültürel yaratıcılığımız ile de 50,000 yıldır dünya adlı gezegen üzerinde yaşayageldiği biliniyor. Şu, sermaye adlı acaip organizma ise sadece 300-500 yıldır ortalıkta! Son kullanım tarihinin geldiği rivayeti de cabası.

Neredeyse doğduğundan bu yana
iki büyük derdi var sermaye’nin. İlk derdi şu: İster otomobil satsın, ister kredi satsın, bu organizmanın önlenemez ihtirası daha fazla para kazanmak, sermaye biriktirmek. Bunun yolu da, çalıştırdığı insanlardan olabildiğince fazla karşılığı ödenmemiş emek emmek. Artık-değeri artırmak. Bu işin de birkaç yolu var: 1) ücretleri sabit tutup iş gününü uzatmak ya da aynı şey demek olan, iş gününe dokunmadan (daha doğrusu dokunamadan) ücretleri azaltmak; 2) işçileri daha hızlı çalıştırmak, emeğin yoğunluğunu artırmak; 3) emek verimliliğini artırarak tüketim mallarının değerini düşürüp, reel ücretler artarken bile daha fazla artık emeğe el koymak. Toyota katliamının arkasındaki dinamik bu. Yani, Kapital’in I. cildinin uzun uzun anlattığı hadise, yıl 1867. Yıl 2013, Sakarya’da yaşanan vahşet sadece bir örnek olay. Boşuna, “anlatılan senin hikayendir” denmemiş.

Gelelim ikinci derdine
sermaye’nin: kendi tercih etmese de, faaliyette bulunduğu sektörde, hem de dünya ölçeğinde 2 şirket bile kalmış olsa (Boeing ve Airbus misali) yok olmamak için rakipleriyle kıran kırana rekabet zorunluluğu. Bir sürü üç kağıt dışında, bunun da en etkin yolu birim maliyeti düşürmek. Ne satıyorsan onu ucuza üretmenin yolunu bulmak, ki bu da genellikle makinalaşma, teknolojik gelişme, emek yoğun yatırım anlamına geliyor. Bu şekilde maliyetler düşürülecek, dolayısıyla bu kazanım fiyatlara yansıtılacak ve daha etkin rekabet edilebilinecektir. Şüphesiz, maliyetin düşürülmesinde bazen kapitalizmin bekası için devletlerin de katkısı olacaktır. İşte Amerikan bankalarının devletten aldıkları sübvansiyonun arkasındaki dinamik de bu. Banka yöneticilerine sormuşlar, hiç sıkılmaları yok; bu dinamiği münasip bir dille anlatıp, "eğer devletten bu paraları almazsak dünya finans piyasasında rekabet edemez, yok oluruz" demişler.

Al
âka böyle olunca, ahvalimiz de böyle olur.




7 Nisan 2013



Kapitalist Olmak da Zorlaştı…


Hele onlar için çalışmak, o daha da zor. Ama, en zoru kapitalizme bel bağlamak, “yırtma” hesaplarını ona göre yapmak. Hüsranı büyük ve kalıcı olabilir.

Bu iddialarımızı kanıtlamak için geçen hafta olanlara bakmak yeterli.

Kapitalist şahsiyetlerden başlayalım. Mesela rahmetli Gunther Sachs’tan; annesi Opel’in sahibesi Elinor Opel, babası sanayici Willy Sachs. Kendileri ise Brigitte Bardot’nun eski kocalarından, fotoğrafçı, yönetmen, koleksiyoner vs. vs. Kısacası, para bolluğundan denemediği kalmamış. Yetmemiş, tatminsizlikten çekmiş vurmuş kendini 2011’de.

Sachs vakti zamanında World Bank’te 11 yıl danışmanlık yapmış Wolfgang Reinicke’yi tutmuş paralarını kaçırsın, yatırımlarını yönetsin, kimseye vergi ödenmesin diye. Reinicke bu tür karanlık işlerle uğraşmadığı zamanlarda ise vaktini Berlin’deki
think tank Global Public Policy Institute’de geçiriyor –küresel siyaset atraksiyonları çekiyor olmalı, bayağı fiyakalı. Reinicke ve benzerlerinin Sachs ailesi adına kurduğu gerçek ve sahte şirketlerin sayısı, birbirleriyle ilişkileri, örümcek ağını andırır bağlantıları daha 4-5 gün öncesine kadar bilinmiyordu. Bu bilgiler ve sahtekarlığın şeması Uluslararası Araştırmacı Gazeteciler Konsoriyumu'nun geçen hafta yayınlamaya başladığı "Offshore-Leaks" belgelerinden. Buradan erişebilir ve tadına doyulmaz rezaletleri izlemeye devam edebilirsiniz: http://www.icij.org/offshore.

Pasted Graphic

Neyse, bizim para babaları şimdilik gönüllerini rahat tutsunlar. Yayınlanacak ilk grup raporlarda yer alan ülkeler arasında Türkiye (şimdilik!!) yok. Fakat ele geçirilen verilerin 170 ülkeyi kapsadığını ve 260 gigabytes hacmında, yani Wikileaks'in 160 katı olduğunu unutmayalım. Bu internet dünyasında
kapitalist olmak da zorlaştı!

Gelelim kapitalistler için çalışanlara, mesela ekonomi işleri ile iştigal eden bakanlara. Bu sefer, yerli bir örnek seçelim: Maliye Bakanımız Mehmet Şimşek. Geçen hafta 2012 büyüme istatistikleri açıklandı. Tam bir fiyasko. Sonuç beklediklerinden de kötü oldu! Babacan, geçen Ocak'ta Davos'ta şişine şişine GSYH'nın yıllık büyüme hızı olarak % 4 büyüme beklediklerini açıklamıştı. Ardından, evdeki hesap çarşıya uymayınca, Ekim'de aynı oran için beklentilerinin % 3,2 civarında olduğunu deklare etti. Revize ede ede bugüne geldiler ve açıklanan % 2,2 ile duvara tosladılar.

TÜİK de web sayfasında, kişi başına gayri safi yurtiçi hasılanın 2012 yılında cari fiyatlarla 18927 TL olduğunu belirtmekle yetinmiş. Sabit fiyatlarla ne olduğunu kedi bokunu örter gibi saklıyorlar. Geçen yıl kişi başına gayri safi yurtiçi hasıla cari fiyatlarla 17510 TL idi. Bu yıl enflasyon oranı (TÜFE) % 6,1 olduğuna göre sabit fiyatlarla kişi başına gayri safi yurtiçi hasıla neredeyse hiç artmamış oluyor! Bunu açıklayan yok tabi.

Ama Şimşek bakanımızın en başta gelen görevi sermayeyi ürkütmemek, kimseyi telaşa vermemek olduğu için onun bu minval üzere bir açıklama yapması tabii ki gerekiyordu. O da yaptı ve ekonomideki yavaşlamaya, Türkiye’nin en büyük ticaret ortağı olan AB’deki krizin derinleşmesine, bölgedeki artan jeopolitik gerginliklere ve yüksek seyreden petrol fiyatlarına rağmen Türkiye’nin yüzde 2.2 büyümüş olmasının bir başarı olduğunu söyledi. Evet, bir başarı olduğunu söyledi! Hatta, daha da ileri giderek 2013’de büyümenin dengeli biçimde hızlanarak yüzde 4 civarında gerçekleşeceğini bile iddia etti. Herhalde bir önceki cümlesini unuttu diye düşündüm kendi kendime. İnsan, hem Türkiye’nin en büyük ticaret ortağı AB’deki krizin derinleşmesinden hem de 2013’de yüzde 4 civarında dengeli büyümeyi gerçekleştireceğinden nasıl söz edebilir? Avrupa ve ABD ekonomileri için yapılan önümüzdeki yıla ilişkin büyüme projeksiyonlarından habersiz miydi acaba Şimşek bakan?
Olur a, sıkı danışmanlar ihmal etmiştir, önümüzdeki yılın büyüme tahminlerini aktarmamışlardır. Kötü haberi verelim, belki işe yarar, Şimşek ilerde büyüme tahminlerinde biraz daha ölçülü olur. Avrupa için önümüzdeki yılın iyimser büyüme tahmini yüzde 0,3, ABD için ise yüzde 1,6!






31 Mart 2013


Bitmiştir, duyurulur...


Nereden nereye geldik? Yıl 1967, 16 yaşındayım, ilk defa yurtdışına çıkma heyecanı içinde Unkapanı’ndaki bankanın kapısından içeri girdik. Herhangi bir bankanın değil, T.C. Merkez Bankası’nın Unkapanı’ndaki İstanbul şubesinin kapısından! Laf olsun diye değil, mecburen girdik. Her yurtdışına çıkan T.C. vatandaşı gibi. O yıllarda ve daha sonraki yıllarda, Ronald Özal başımıza düşene kadar hem Türkiye’de hem başka ülkelerde sermaye hareketleri kontrol altındaydı. Dolayısıyla, benim 250 ABD dolarını cebime koyup yurtdışına çıkabilmem için Unkapanı’ndaki bankanın bilumum masaları arasında mekik dokuyup, en az 6-7 imza almam gerekiyordu. Oysa, şimdilerde koy cebine milyonlarca ABD dolarını (pardon, cebe sığmayabilir, çantanıza demem gerekirdi) elini kolunu sallaya sallaya çık. Ne soran var, ne eden! Yaşasın Turgut Thatcher.

Bu duruma “
olması gereken budur, özgürlüğün icabı” diyenlere kötü bir haberim var: T.C. Merkez Bankası Unkapanı’ndaki şubesini açmaya hazırlanıyormuş! AKP Hükümeti’nin yakında açıklayacağı sermaye kontrolü fermanının uygulamasında bir aksaklık olmasın diye...

Şaka bir yana, bir devrin sonuna geldiğimizin tescilidir hafta sonunda Troyka (Avrupa Komisyonu/IMF/Avrupa Merkez Bankası) dayatmasıyla Kıbrıs hükümetine kabul ettirilen ‘kurtarma’ planı. Kurtarılmaya çalışılan da, batan da Kıbrıs’ın bankacılık sektörüdür. Geçen haftaki yazıyı “
herşeye rağmen Kıbrıs batmaz, piyasası batar” diyerek bitirmiştik. Hafta sonundaki planla Kıbrıs’ta bankacılık diye bir faaliyet alanı kalmamıştır. Avrupa’dan 10 milyar avro alabilmek için 100000 avro üstündeki mevduatlar vergilendirilmiş ve de en önemlisi Kıbrıs dışına sermaye hareketleri yasaklanmıştır. Bundan sonra bir iki küçük banka (muhtemelen yakında devletin el koyacağı) sıradan insanların tasarrufları ile yetinen kumbara haline gelecektir. Unutun milyarlar gelsin, milyarlar gitsin tipi ‘özgürlüğü.’

Pasted Graphic


Nobelli iktisatçı Paul Krugman geçenlerde
New York Times’daki köşesinde yazdı: “Küresel kapitalizmin büyük ölçüde daha az küresel olma yoluna girdiği tartışmasızdır. Bu da O.K. Şimdilerde, paranın sınır aşmasının o kadar kolay olmadığı o kötü eski günler göze bayağı hoş geliyor.” Nereden nereye geldik?

Küreselleşmenin olmazsa olmazı, uluslarası ticarette ve sermaye hareketlerinde liberalizasyondu. Mallar gitsin gelsin, gümrük duvarları kalksın. Gümrük birlikleri kurulsun. Keza, para serseri mayın gibi dolaşsın dursun. Nereye ne zaman gidip, nereden ne zaman çıkacağı bilinmesin. BIS bile izleyemesin!

Ernest Mandel’den kulağımla duydum, Uluslararası Ödemeler Bankası (
The Bank for International Settlements -- BIS) Başkanı “ortalıkta spekülatif amaçla dolaşan paranın miktarını tam olarak bilemiyoruz, yaptığımız tahminlere göre gerçek miktarın % 30-40 altında olabilir” demiş! Mandel, dalga geçiyordu, “insan miktarını bilmediği bir şeyi nasıl kontrol edebilir ki” diye. Mandel haliyle haklı idi.

İlginç olan, güya Merkez Bankalarının Merkez Bankası olan bu BIS adlı kurumun bilebildiği miktarların da dünya ekonomisinde ipin ucunun kaçtığını gösteriyor olması: BIS’e göre 2011’de dünya mal ticaretinin günlük miktarı 48 milyar dolar iken, döviz piyasalarının günlük hacmi 4,7 trilyon dolar idi! 20. yüzyılın başlarında bu ilişki aşağı yukarı 1’e 1 iken, şimdi tam anlamıyla bir ilişkisizliğin, spekülasyonun ifadesi olarak 1’e 100 haline gelmiş durumda. İşte Kıbrıs’ta dur denilen, Krugman’a göre bile miyadını doldurmuş olan sermaye hareketlerinin bu sınır tanımazlığıdır. Yakında, zaten orda burda çoktan telaffuz edilmeye başlayan Tobin vergisi IMF’nin bile reçetelerine yerleşirse şaşırmam.

Kıbrıs’ta bacayı saran ateş, küreselleşmeyi fiilen bitirmiştir.





24 Mart 2013


Kıbrıs batar mı?


Onca olan bitenden sonra anladım ki, bu dibi çıkmış dünyada her şey mümkün.

Bir tarafta, Sovyet sosyalizminin KGB ajanlığından bozma Rusya Cumhurbaşkanı Putin özel mülkiyet savunucusu, öbür yanda IMF/Avrupa Merkez Bankası/AB özel mülkiyet düşmanı!

Kıbrıs’taki finansal krizden söz ediyorum tabi ki. Cuma akşamı saat 6 civarında bu yazıyı yazarken, Kıbrıs’ta insanlar sokakta, parlamento toplanmaya çalışıyor, AB hafta başına kadar süre tanımış vaziyette.

Önce şu
özel mülkiyet meselesini açalım. Krizin geri planına girmeye gerek yok; Kıbrıs finansal sisteminin acilen 16 milyar avroya ihtiyacı olduğu anlaşılıyor. Bu miktarın 10 milyar avrosunu IMF/Avrupa Merkez Bankası/AB sağlamayı taahüt ediyor. Ama bir koşulla, geri kalan yaklaşık 6 milyar avroyu Kıbrıs devleti, mevduat sahiplerinin paralarına uygulayacağı bir vergi ile toplayacak.

Mevduat denilen birikmiş para çeşit çeşit. Sıradan insanların nispeten az sayılacak miktarda tasarruflarının yanısıra, mevduatların önemli kısmını şirket sahiplerinin, Rusya menşeli para babalarının vb. vergi cenneti Kıbrıs’a depoladıkları servet oluşturuyor.
Servet kelimesinin altını çiziyorum, genellikle gürültüye gelen kavramlardan biridir. Servet, belli bir anda sahip olunan para dahil, piyasada değeri olan şeylerin tamamı. Sıradan insanların serveti, ücret ve maaş tipi gelirlerinden zar zor arttırabildiklerinden oluşur.

AB, Kıbrıs hükümetine “
vergilendir, bu paraları” dediğinde, rivayet o ki, düzen yanlısı hükümet yüksek mevduat sahiplerini kollamak amacıyla düşük miktardaki mevduatları da vergilendirmeyi düşünmüş. Gelişmeleri izleyenlerin bildiği üzere, bu ilk plan Kıbrıs Parlementosu’ndan geçemedi. Küçük, büyük özel mülkiyet vergilendirilemedi! Bundan sonra da vergilendirilmesi zor.


International Herald Tribuneden Andrew Ross Sorkin, Kıbrıs’ta niye o kadar yabancı hesap sahibi olduğunu açıklamak için şu karşılaştırmayı yapıyor: 100,000 avroyu ABD’de Bank of America’da 5 yıl yaklaşık % 1 yıllık faiz ile tutmuş olsaydınız, 5 yılın sonunda 105,100 avronuz olacaktı. Oysa, ortalama yıllık faizin %5 civarında olduğu Kıbrıs’ı tercih etmiş olsaydınız, 5 yılın sonunda 127,600 avronuz olabilirdi. Planlanan %10’luk mevduat vergisi ile 12,760 avroyu vergi olarak ödeseniz bile, yine elinizde 114,840 avro kalıyor. Yani, en azından son 5 yıl boyunca paranızı ABD yerine Kıbrıs’ta tutarak 9740 avro daha fazla kazanmak mümkünmüş!

Kim kaçırır bu fırsatı? Rus para aklama baronlarının kaçırmadığı anlaşılıyor. Kıbrıs bankalarındaki toplam 68 milyar avroluk mevduatın yaklaşık 24 milyarı yabancı kaynaklı. Bu miktarın da 17 milyarı Rusya menşeli!


İlginç olan, Kıbrıs’lıların karşı çıkıp uygulatmadığı mevduat vergisinin, aslında adı konmadan, reel faizlerin negatif olduğu ABD’deki ve kimi Avrupa ülkelerindeki mevduatlara zaten uygulanıyor olması. Açıklayalım: 100,000 dolarınızı 2012 yılında, ABD’de Citibank’a vadeli olarak %1’lik bir faiz haddi ile yatırmış olun. Yıl sonunda 101,000 dolarınızı almaya gittiğinizde elinize geçen para 101,000 dolar olmakla birlikte, sözkonusu paranın reel alım gücü 98,980 dolar, yani yatırdığınızdan daha fazla değil, daha az olacaktır. Bir tür mevduat vergisi! Niye mi? O yıl yaşanan %2’lik enflasyon yüzünden. Hayali değil, gerçek bir durumdan bahsettiğimi eklememe bilmem gerek var mı? İsteyen, 2012 yılı için ABD vadeli mevduat faizi ile enflasyon oranını bulup, karşılaştırabilir!

Oxford Economics adlı danışmanlık şirketi Kıbrıs finansal krizinin çözülmemesi halinde doğacak likidite krizi yüzünden avro bölgesi ekonomilerinin GSYH’nda %3’lük bir düşüş, yaklaşık 300 milyar avroluk bir kayıp tahmin etmiş. Bence durum daha da vahim, yaşayıp göreceğiz.

Ama herşeye rağmen Kıbrıs batmaz,
piyasası batar.





17 Mart 2013


İktisat Eğitiminin Sefaleti


Ara sıra değişik üniversitelerin iktisat bölümlerindeki öğrencilerinden "alternatif, daha eleştirel bir iktisat anlayışı üzerine konuşabilir misiniz?" diye talepler geliyor. Boynumuz kıldan ince, icabet etmeye çalışıyor, fırsat buldukça sağa sola gidiyoruz. Geçen yıl İzmir ve Eskişehir'deydim, geçtiğimiz hafta da Boğaziçi Üniversite'sinde.

Bu konuşmalarda özellikle üzerinde durduğum şey
tarihilik meselesi. İki şey kastediyorum tarihilik ile: ilki, iktisat dediğimiz disiplinin ele aldığı araştırma nesnesinin yani kapitalizmin tarihiliği (bu toplumun da bir öncesi ve sonrası olması anlamında), diğeri ise bizzat bu araştırma nesnesinin ele alınışının tarihiliği, yani iktisadi düşüncelerin, analiz şekillerinin zaman içinde izlediği yolculuk.

Beni bu vurguyu yapmama iten neden ise bizzat müfredatın, ders kitaplarının bu anlamda
tarihilik duyarlılığından tamamen uzak oluşu. Giriş ders kitaplarına aşina olanlar bilecektir, kaynakların kıt, ihtiyaçların sınırsız olduğu bir dünyada ister istemez kaynakların etkin kullanımı diye bir mesele olacaktır, onun da adı iktisat "ilmi"dir! Ve de insani hasletlerden yoksun, kültür ve gelenekten azade, rasyonel aktörlerin fayda maksimizasyonu peşinde koşuştuğu bir soyut dünyanın, giderek artan bir biçimde nicel analiz teknikleri ve aşırı matematik kullanımıyla stilize edilerek taze beyinlerin içine aktarılma işine de “ekonomi” eğitimi denir! Biraz abartılı ve karikatürize gibi gelse de yerli üniversitelerde de, yabancı üniversitelerde de iktisat eğitimi adı altında icra edilen aşağı yukarı budur.

Sadece bir örnek yeterli olur sanıyorum. Gelmiş geçmiş iktisada giriş kitapları arasında en popüler olanlarından biri, Türkiye’de de yaygın bir biçmde kullanılan Gregory Mankiw’in 17 dile çevrilerek, 1 milyondan fazla satılan
Principles of Economics kitabıdır. Bir ara George Bush’un ekonomi danışmanlığını da yapmış olan Mankiw bu ders kitabıyla ders kitabı yazarları arasında en çok kazanan yazar rütbesine de layık olmuştur.


Bu kitaptan kapitalizmin 300-500 yıllık bir ekonomik-toplumsal formasyon olduğuna ilişkin tarihi bir duyarlılık beklememiz abes olur. Ama, Harvard’lı bir profesörün kitabında, iktisadi düşüncenin değişimini sezmemizi sağlayacak kimi önemli iktisatçıların hiç olmazsa adlarını zikretmesini beklemek hakkımız değil midir? Hakkımızdır.

O zaman, Mankiw’in, daha yazmadan yayınevinden 1.4 milyon dolar avans aldığı kitabına göz atalım ve anlı şanlı iktisat ekollerine, iktisatçılara ne kadar yer verdiğini görelim. İsterseniz, hiç adı sanı geçmeyenlerin listesini vereyim ve gerisine siz karar verin.
Merkantilizm ve Fizyokrasi Klasikler öncesi iki önemli iktisat ekolüdür, Mankiw’in kitabında sıfır kez anılmışlardır! Sadece onlar mı anılmaya değmez görülenler? Marjinal ekolün öncülerinden Menger, genel dengenin üstadı Walras, Keynes’in hocası Marshall, kurumsalcı iktisatın önde gelen ismi Veblen, Pareto ve bir dizi daha çağdaş, kimileri Nobelli iktisatçı (Friedman, Arrow, Joan Robinson, Kaldor, Galbraith, Kalecki). Ve şüphesiz Marx başta olmak üzere 1 kez bile adları geçmeyen Sweezy, Bukharin, Mandel vb. Tamamına sıfır referans!

İktisat eğitiminin sefaletine ikna olmak için bence bu kadarı yeter de artar. İkna olmayanlara tavsiyem şu: rastladıkları iktisat öğrencilerine, yeni mezun olmuşlara bu kayda değmez isimleri sorup, bir cümle kurmalarını istesinler. Bakalım, sonuç nasıl olacak? Merak içindeyim, umarım yanılıyorumdur.





3 Mart 2013


İlk küresel kriz ne doğurdu?


Bilindiği gibi küresel krizler, depresyonlar, 1930’lar Büyük Depresyonu öncesinde de yaşanmıştı. Hatta, ilk kez 1873-79 krizine Büyük Depresyon tabirinin yakıştırıldığı, 1930’larda küresel kriz vuku bulunca, adeta eskisi unutularak, aynı tabirin yenisi için kullanılmaya başlandığı da malum. Kapitalizmin ilk küresel buhranı olarak kabul edilen ise 1857-58 Büyük Krizi’dir. Bu kriz kimi özellikleri itibariyle günümüz kriziyle ilginç benzerlikler gösterir. Ohio Life Insurance and Trust Company adlı Amerikan bankasının batışı ve sonrasındaki gelişmeler, günümüz krizinin baş kahramanlarından Lehman Brothers’ın iflasına ve akabinde yaşananlara şaşırtıcı şekilde benzer. Devletlerin izlediği politikalar, parasal müdahaleler, şirketleri batmaktan kurtarmalar vs. de cabası.


Daha önce de değinmiştim, benim şahsen katılmadığım yaygın bir görüş yaşadığımız türden küresel ekonomik krizlerin ancak savaşlarla üstesinden gelinebileceğini savunur. Bu görüşün ihtiyaç duyduğu tarihi kanıt da genellikle 1930’lar Büyük Depresyonu’nu izleyen II. Dünya Savaşı’ndan devşirilir. Oysa, Büyük Depresyon sonrası toparlanmanın izlediği kronoloji, krizden II. Dünya Savaşı öncesinde çıkıldığını açıkça gösterir mahiyettedir (bu konudaki eski bir Birgün yazım:Kriz, Savaş ve Keynes, 8 Ağustos 2009). Aynı şekilde, 1857-58 Büyük Krizi’nden çıkış umulduğundan da çabuk gerçekleştiği halde, kriz sonrası ekonomik toparlanmayı Amerika İç Savaşı’na (1861-65) bağlayanların sayısı az değildir.

1857-58 Büyük Krizi Marx’ın epeyce bir süredir beklediği ve günbegün izlediği bir krizdir. Ağustos 1857 sonrasındaki ekonomik gelişmeler, parasal krizin Amerika’dan Avrupa’ya yayılışı Marx’ı inanılmaz bir biçimde motive etmiştir. Zaten, eski yazdıklarını bir kenara koyarak yoğun bir biçimde tekrar en baştan başlamış olduğu ekonomi politik çalışmalarının içindedir. Krizin ilk belirtileri ortaya çıkar çıkmaz, geçimini kısmen sağladığı New York Tribune gazetesi yazılarını tamamen kriz analizlerine hasretmiş, Kasım 1857’den Mart 1858’e kadar bir düzineden fazla yazı yollamıştır.

Engels’e yazdığı uzun mektup (8 Aralık 1857) Marx’ın ruh halini çok iyi aksettirir. Ailenin bitmez tükenmez parasal sorunları ile başlayan mektup, ikinci paragrafında
The Economist’teki tahıl fiyatlarındaki dalgalanmalara ilişkin yorumlara, ardından 1844 Banka Kanunu’na ilişkin Marx’ın öngörüsünün gerçekleşmesinden duyulan hazza ve Fransa’da krizin gelişme dinamiklerine, hükümetin izlediği politikaların değerlendirilmesine geçer.

Bu arada gazetelere sataşmayı da ihmal etmez Marx. 1844 Banka Kanunu’nun kaldırılacağına ilişkin öngörüsünün
New York Tribune’de ana haber olarak basılması üzerine, “Londra’daki Times’la feodal ilişkilere girmiş olan New York Times, Marx’ın öngörülerini, özellikle “İngiltere’de sanayinin çöküşünü” bir “saçmalık” olarak niteler. Ertesi gün Kanun iptal edilip, “sanayide sıkıntı” haberleri gelince New York Times’ın düştüğü durumun kendisini ne kadar sevindirdiğini saklama ihtiyacı hissetmez Marx.

İşte, böylesi bir kriz ortamı içinde, daha sonra
Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı (1859) ve Kapital’in I. Cildi (1867) halini alacak çalışmalarını hızlandırır. Amaç, krizi anlamak, açıklamak, hakim iktisat anlayışını yıkacak teoriyi gün ışığına çıkarmaktır. Bu motivasyonu, Marx çok açık bir biçimde yukarda bahsettiğim mektubun son paragrafında dile getirir: “her gece deliler gibi uğraşarak iktisadi çalışmalarımı toparlamaya, tufandan (déluge) önce en azından ana hatları (die Grundrisse) netleştirmeye çalışıyorum.

Pasted Graphic 1

Beklenen “tufan” gerçekleşmediği gibi, “iktisadi çalışmalar” da umulduğu kadar çabuk gün ışığına çıkmaz. Ama, o ilk küresel krizin hızı ile başlayan “netleştirme” mücadelesi, neredeyse 100 yıl sonra Grundrisse olarak yayınlanacak o malum 7 olağanüstü defteri doğurur.





24 Şubat 2013


Ortalama Saçmalığı(na rağmen)


2011 itibariyle Türkiye'de bir çalışanın işte geçirdiği yıllık ortalama süre 1877 saat. Yani, 8 saatlik iş günü varsayımıyla yılda 235 gün çalışıp, 130 gün tatil yapıyoruz! Benim ve yakınımdakilerin bu “aylak” grup içinde olmadığı kesin. Var mı aranızda böyle biri?

Hadi, 130’un 104’ü Cumartesi, Pazar. Geriye 26 tatil günü kalıyor. Merak bu ya, iptal edilen, yeni eklenen ne kadar bayram seyran varsa alt alta yazdım, bir türlü 130’u tutturamadım.
Ortalama dediğimiz şeyin saçmalığı böyle bir şey. Gerçekliğe tekabül etmesi gerekmiyor!

Haberin geri kalan kısmı da ilginç. Ntvmsnbc'den aktarıyorum: "
OECD'nin, çevre, ekonomi ve sosyal alanlara ilişkin istatistiklerin yer aldığı ''Factbook 2013'' başlıklı çalışmasında 2011 yılı verileri kullanılarak üye ülkelerde çalışma saatleri karşılaştırıldı …Türkiye'de, Almanya'dan yılda 464, Fransa'dan 401, İngiltere'den 252, İspanya'dan 187, Japonya'dan 149, İtalya'dan 103, ABD'den 90 saat fazla çalışılıyor" (http://tinyurl.com/ap3bcp5). Yani, yıllık ortalama çalışma süresi Almanya’da 1401, Fransa’da 1476, Japonya’da 1728, İtalya’da 1774 ve ABD’nde 1787 saat.

Bilinen sözdür, “çok çalışan çok, az çalışan az kazanır.” Çok çalıştığımıza göre kazancımızın da adamakıllı yüksek olması gerekir diye düşünüyor insan. En azından biz çalışırken, bizden az çalışanlardan, yan gelip yatanlardan daha çok kazanmalıyız. O zaman, yan gelip yatmasalar da, bizden az çalıştıkları OECD tarafından tescilli Japonya ve ABD’nin yıllık kazançları ile bizimkini karşılaştıralım. Ülkeler arası karşılaştırma yaparken
ortalama işe yarıyor, kullanalım.

Aşağıdaki şekilde, sol eksene
yıllık çalışma süreleri (saat), sağdakine ise yıllık hanehalkı net gelirleri ($) yerleştirildi. Her ülkeye ait soldaki çubuk grafik yıllık çalışma süresini, sağdaki ise yıllık net geliri gösteriyor.


İlk göze çarpan, Türkiye’nin onca çalışmaya rağmen “emeğinin karşılığını alamayan” gariban bir durumda olduğu. Öyle ya, biz 1877 saat çalışma karşılığında sadece 10997 dolar kazanırken, Japonlar daha az, yani 1728 saat çalışarak bizden 2 kat (23458 dolar), Amerikalılar ise 1787 saat karşılığında bizden 3 kat (37708 dolar) fazla kazanıyor. Acaba niye?

Bu soru eskiden iktisat bölümlerinde okutulan
iktisadi kalkınma/gelişme derslerinin ana sorusuydu. Bu dersin müfredattan çıkartılması ile birlikte bu soru da tedavülden kalktı. Herkes küreselleşmenin er ya da geç gelir seviyelerini eşitlemesinden medet umar oldu. Ta ki, 21. yüzyılın ilk Büyük Depresyonu, küreselleşme fetişizmine nihai salvoyu savurana kadar.

Küreselleşme bitti, AB, NAFTA türü bölgeselleşme bitti. Kimsenin önünü göremediği bir döneme girildi. Bari, eskinin tekrarlanamayacağında anlaşsak.



10 Şubat 2013

Örnek Alınası Tülay*…


Doğrusu ilk tanıştığımız günü hatırlamıyorum, 30 yıldan fazla olmuştur. TÜMAS (Tüm Asistanlar Derneği) günleri yani 1980 darbesi öncesi, Tülay’ın asistanlığı sırasında olmalı. ABD’nde idim, sık sık memlekete gelip hasret gideriyor, dostlukları taze tutmaya çalışıyordum. Ama Tülay’ı gerçekten tanımam 1980 sonrasına denk düşer. Bir kısmı, artık kapanmış olan TÜMAS çevresinden, bir kısmı ise, benim gibi yurtdışında oluşu ya da Korkut Boratav hocamız gibi kıdemi yüzünden TÜMAS dışından gelen dostlarla başlattığımız
11. Tez Kitap Dizisi sırasındadır. Yeni yeni Türkiye’de de filizlenmeye başlayan sivil toplumculuk, liberal solculuk akımlarına karşı klasik Marksizmi savunmak üzere yola çıkan bir gruptuk.

11. Tez’in misyonunu, meziyetlerini, kalıcı etkisini tartışmanın yeri burası değil. Fakat, 11. Tez kolektifinin çalışma şekli üzerinde durmak istiyorum. Çünkü, o ortam, bir yandan hepimiz için adeta doktora sonrası bir okul oldu, bir yandan da yeni dostlukları besledi ve birbirimizi iş yaparken tanıma fırsatı verdi. İşte benim hem Tülay’ı hem de hayat yoldaşı Cengiz’i keşfetmem o ortamdadır. Çıkacak sayının dosya konusunun, tek tek yazı başlıklarının belirlenmesinden, yazıların dağıtılmasından tutun da, gelen yazıların topluca okunup didik didik edilmesine kadar gerçekten kolektif bir süreçten söz ediyorum. Tülay, kısa sürede, o taşı gediğine koyan nüktedan kişiliği ve hiçbir sorumluluktan kaçmayan inanılmaz iştiyaki ile bende hayranlık uyandırmıştı. Öyle bir çalışma standartı yerleştiriyor, çıtayı o kadar yükseltiyordu ki sadece birkaçımız Tülay’ın seviyesine yaklaşabiliyordu. En azından, benim yaklaşamadığım ortada idi. Ara sıra tembelliğime takılırdı.

Bu kitapta da yer alan iki yazı (
Kapitalist Düzenleme, Birikim Rejimi ve Kriz (I): Gelişmiş Kapitalizm ve Kapitalist Düzenleme, Birikim Rejimi ve Kriz (II): Azgelişmiş Kapitalizm ve Türkiye) Tülay’ın 11. Tez için yazdığı makalelerdendir. Bu makalelerin Tülay tarafından önerilmesi, yazılması ve tartışılması yukarda belirttiğim kolektif süreç içinde gerçekleşti. Tesadüfen, ben de Anwar Shaikh ile birlikte o sıralar Düzenleme Ekolü ve özellikle bu yaklaşımın önde gelen temsilcilerinden M. Aglietta üzerine çalışmaktaydım. Aglietta’nın verimlilik tanımında ve hesaplamalarında gördüğümüz sorunlar vardı. Bu sorunları Tülay’ın makalelerini tartışırken dile getirdiğimde söylediklerimi en dikkatle izleyenlerin, önemseyenlerin başında o geliyordu. Hatta, kendimi tutamayıp “yahu, ben bir yazı yazıp bu meselelerin önemini vurgulamak istiyorum” dediğimde de Tülay arkamdaydı. Yazıyı yazıp 11. Tez’de yayınladıktan sonra dostluğumuz derinleşti. Hele bir Antalya tatili sonrasında Tülayların arabası ile dönüşümüzü ve o herkesin malumu doğa sevgisini Balıkesir yakınlarındaki ormanlar arasından geçerken Tülay’ın bizle paylaşmasını hiç unutamam.

Bu kitaptaki yazıların geri planını Cengiz yazdığı
Önsöz’de kısaca aktardığı için sadece bir hususa okuyucunun dikkatini çekmek istiyorum. Özellikle, bazı yazılarının yer darlığından ve başka nedenlerle bu kitaba sığmadığı hatırlandığında çok farklı bir iktisatçı ile karşı karşıya olduğumuzun sezilmesi gerekir. Bu farklılık, bence sadece çoğu kez vurgulanan Tülay’ın Marksistliği, feministliği ve herkesin özenmesi gereken diğer hassalarından kaynaklanmıyor. Giderek nadir rastlanan bu farklılığın adını koyalım: merak. Evet, sanki Tülay o sınır tanımaz merakı ile Özal-sonrası dönemin ve de akademinin herkesi dar kutulara hapseden tutuculuğuna Jeanne d'Arc misali solo savaş açmıştı. Yazılarının başlıklarına, ele aldığı konuların çeşitliliğine, soyutlama düzeylerinin farklılığına bakın, göreceksiniz. Keşke örnek alınsa.
_______________________
* Bu yazı , 30 Ağustos 2009’da kaybettiğimiz Prof. Dr. Tülay Arın’ın geçen hafta yayınlanan
Kriz, Devlet, İktisat ve Sosyal Güvenlik Politikaları kitabına yazdığım sunuştur.


3 Şubat 2013


Aşırı birikim mi?


Sol perspektiften ekonomik krizler üzerine kafa yoranlar çeşit çeşit. Dolayısıyla, ortaya çıkan görüşler de farklılaşıyor. Bu farklılık en azından iki önemli alanda kendini gösteriyor. İlki, krizin nedenlerini teşhis meselesi. İlki ile ilişkili olmakla birlikte, ayrı bir alan olarak ele alınması gereken kriz sırasında ve ertesinde ne yapılmalı sorusu da diğeri.

Söylemeye bile gerek yok, ama geçerken kaydedelim: görüşlerin farklılaşmasında, kişilerin
formasyonları, konjonktürel koşullar, siyasi angajmanları, kurumsal ve öznel bağlılıkları, hatta kişilikleri önemli rol oynuyor. Özgül ve ayrıntılı değerlendirmelerde bu faktörleri tabii ki tek tek ele almak gerekir. Bunları hesaba katarak yapılmış ciddi çalışmalar maalesef –belki de şarklılığımızdandır?— bizde pek yaygın değil. Bu geri planın farkında olan, ama ele aldığı perspektifleri ve kişileri değerlendirirken, tabiri caizse, yaptığını biraz kaş göz yararak yapan Yalçın Küçük misali polemikler eğlenceli olmakla birlikte ihtiyacı gidermekten uzak.

Krizin nedenlerinin teşhisi konusunda sermayenin aşırı birikimi lafı üzerinden ne demek istediğimizi açalım. Bir versiyon şudur: sermayedarlar çok kâr elde etmek istedikleri için çok yatırım yaparak çok meta üretirler (aşırı birikim). Çok kâr etmeleri aynı zamanda çalıştırdıkları işçilere katma değerin olabildiğince az miktarını vermeyi gerektirdiğinden (ücretleri düşük tutma) giderek “çok fazla” miktarda ürettikleri metaları satamazlar (eksik tüketim). Satamayınca da, o satılmayan metalardaki artık-değer realize edilememiş (paraya dönüştürülememiş) olacağından parasal kâr oranları düşer.

İkinci versiyon şudur: sermayedarlar kârlarını çatışmalı toplumsal ilişkilerle bezeli, dinamik bir ortamda gerçekleştirmeyi denerler. Bu ortamın
iki alanı sermayedarların neyi, nasıl yapmaları gerektiğini adeta onlara empoze eder: 1) yok olmamak için rakipleriyle kıyasıya etkin rekabet zorunluluğu-- ki, bu da son tahlilde emek üretkenliğini artıracak teknolojik yatırımlar yoluyla (aşırı birikim) birim maliyeti düşürmeye yol açar; 2) emekçilerin artık emek zamanına olabildiğince fazla miktarda el koyma gereği. İlk çatışmalı alanın gidişatı, Marx’ın terminolojisiyle söyleyecek olursak, sermayenin organik kompozisyonunun artışında vücud bulur; ikincinin gidişatı ise artık değer oranının seyrinde görülür—ki, her iki oranın da Marx’ın öngördüğü üzere arttığı malumumuzdur. Bu iki çatışmalı alanda var olma mücadelesi veren sermayenin kararlarının makroekonomik nihai sonucu parasal kâr oranlarının düşmesidir.

Kriz sırasında ve ertesinde neler yapılacağı meselesinin, yukarıda kısaca özetlemeye çalıştığım sermayenin aşırı birikim eğilimininin iki farklı yorumuyla doğrudan bağlantılı olduğu açıktır. İlk versiyonu benimseyenler, kapitalizmle barışıklık derecelerine, devrimci alt üst oluşları ihtimal dahilinde görüp görmemelerine bağlı olarak, krizi aşmak için genellikle Keynesçi, gelir dağılımını düzeltici, talep eksikliğini giderici, vb. yolları önerirler. Ayrıca, bu versiyonu savunanların çoğu için, kriz ertesi bir post-kapitalizm ihtimali zaten dışlandığı için, o tür bir formasyonun ekonomik yapısı üzerine düşünmek abesle iştigaldir, hayalciliktir. “Projeler” kapitalizm-içidir!

İkinci versiyonu benimseyenler, krizin nedenini bizatihi kapitalist toplumsal ilişkilerin çelişkili, çatışmalı alanları içinde teşhis ettiği için, özellikle günümüzdeki gibi depresyonların kapitalizm içi “çözüm”lerinin toplumun her kertesini, insanlığı ve doğayı derinden tahrip eden geçici niteliğini öne çıkarırlar. Onlar için, yaşadığımız türden derin ve uzun süreli buhranlar, kapitalist üretim ilişkilerinin üretici güçlerin gelişimini engellediğinin kanıtıdır. O nedenle, sol siyasetin projesi sosyalizmdir.




27 Ocak 2013

Geleceğimiz Orta Sınıfların Elinde(ymiş)..


Ben neo-liberalizm yakıştırmasını sevmem. Ama benim sevmeyişim ve elimden geldiğince az kullanmaya çalışmam teorik bir tercihtir. Bir bakıma, kapitalizmi dönemleştirme fetişine kapılarak, özünün gürültüye getirilmesine kavramsal bir karşı koyuş. Bazen Don Kişotça olsa da, bir tür akıntıya karşı duruş.

Türkiyeli kapitalistlerin fikriyatını temsil iddiasındaki TÜSİAD’ın
Görüş dergisini fırsat buldukça karıştırırım. Bu dergide yazmakta beis görmeyenler, hangi kıymetli görüşlerinin kapitalistlerce bilinmesini istiyorlarmış diye merak ederim.

İşte bu minval üzere göz attığım
Görüş’ün son sayısının Burjuvazi üzerine olduğunu farkettiğimde bir hoş oldum. Birileri, bizim yerli kapitalistlere “ne olduklarını, ne olmadıklarını” anlatmaya soyunmuş dedim. Bütünü itibariyle komik buldum bu durumu.

Yazılardan birinin (yani, yazarı Fuat Keyman’ın)
utangaçlığı (hassasiyetleri gözetme çabası da denilebilir) başlığından başlıyordu: Türkiye’nin Geleceğini Yeni Orta Sınıf Belirleyecek. Konu Burjuvazi iken, bu iddalı çıkışın temeli neymiş bakalım dedim. Ve hemen farkettim ki, orta sınıf, kapitalist sınıf’ın, burjuvazi’nin kod adı imiş. Hassasiyetin son haddini de keşfetmiş oldum!

Giriş cümlesi bir harika: ”
Türkiye’nin 1980’den başlayarak 1990’larda yaygınlaşan ve özellikle son 10 yılda derinleşen ‘dönüşüm süreci’nin çok önemli bir boyutunu, ‘yeni orta sınıflar’ olarak adlandırılan toplumsal katman/kesim/kimlik oluşturuyor.” Neresinden tutsan elinde kalıyor. Siz tırnak işaretlerine aldanmayın, yazının tamamı okunduğunda, hem dönüşüm süreci hem de yeni orta sınıf kategorilerinin Fuat Keyman tarafından benimsendiği apaçık.

1980 sonrası Türkiye’de (24 Ocak kararlarıyla) uygulanmaya başlayan ekonomi politikalarının popüler adı
neo-liberalizm. Kimileri, neo-liberalizm’e daha havalı bir biçimde yeni sermaye birikim modeli de diyor. Her ne şekilde yorumlanırsa yorumlansın, bu 32 yıllık emek belalısı dönemi “başlayan, yaygınlaşan, derinleşen” bir “dönüşüm süreci” olarak soğukkanlı ve nötr bir şekilde adlandırmaya özen gösterildiği açık. “Yeni orta sınıflar”daki sınıf kategorisini bulanıklaştırmaya gösterilen hassasiyet de ilginç: adeta, “sınıf dediğimiz şey bir ‘katman/kesim/kimlik’tir, korkacak bir şey yoktur” denmeye çalışılmış.

Nitekim, bu yumuşak ve kaygan giriş cümlesinden sonra, yazının geri kalan kısmı
orta sınıf kategorisinin aslında orta sınıf olmadığı, bildiğimiz kapitalist sınıf olduğu ve bu sınıfın Keyman’ca son 30 yıldır ne yapıp ne ettiği üzerine. Mesela, bilmiyorsanız öğrenin türü bir banalite: “...orta sınıflar, AB süreciyle birlikte, Türkiye’de, ekonomik dinamizmin ve girişimci kültürün itici ve taşıyıcı aktörü konumuna gel(miş).” Hani, şu neresinden tutsak elimizde kalan kentsel dönüşüm var ya, bu “orta sınıflar” orada da bayağı aktifmiş, bilmiyorsanız onu da öğrenin: “Anadolu kentleşirken, Anadolu kentleri kentsel dönüşüm sürecinden geçerken, yeni orta sınıflar kurumsal kimlikleriyle bu süreçte çok önemli ve etkin rol oynadı. Kentsel dönüşümün önemli aktörü konumuna geldiler. Ama aynı zamanda da, kentsel dönüşüm sürecinden yararlandılar... Kentleşme sürecinin ve kentsel dönüşümün hızlanmasına ve pekişmesine katkı verdi(ler).” “Taşıyıcı aktör” dediğin böyle olur: hem “kentsel dönüşüm(de).. çok önemli ve etkin rol oyna(r)” hem de “yararlan(mayı)” ihmal etmez!

Peki, “
2000’li yıllarda, Türkiye modernleşmesinin, siyasal, ekonomik ve kültürel dönüşümünün ana aktörlerinden biri olan ..(ve) bu konum(unu).. giderek güçlen(dir)en” bu orta sınıfın hiç mi kusuru yok? Keyman’a göre bu kusur şu: “ Türkiye’nin toplumsal birliği ve istikrarı için gerek duyduğu demokrasinin güçlenmesi, çoğulculuk ve farklılıklarımız içinde birlikte yaşama alanlarında henüz net bir duruş ve söylem ortaya koymuş değiller. Bugün, muhafazakarlaşmayla demokratikleşme arasında yer alan yeni orta sınıfların yapacağı tercih, büyük ölçüde, Türkiye’nin geleceğini belirleyecektir.”

Kıssadan hisse:
taşıyıcı aktör olarak orta sınıf = kapitalist sınıf; o da Türkiye’nin geleceğini belirliyor!

Yazıklar olsun...



20 Ocak 2013


Ekonomi Nereye Gidiyor?


Eskiden, 1968’li yıllarda tartışırdık “Türkiye kapitalist mi, değil mi?” diye. O tartışma bitti. Artık, herkes katılıyor: Türkiye arkadan gelen, ama öne çıkmaya çalışan kapitalist bir ülkedir. Hatta, Erdoğan’a bakılırsa yakında dünyanın 10. en büyük ekonomisi (kapitalist, tabi ki) olacaktır!

Bu tespit, bizi Türkiye’nin giderek Batılı kapitalist ülkelere benzediği sonucuna vardırmıyor. Kozmetik olarak, yüksek binaları, AVM’leri, cep telefonu kullanımı vs. ile benzediğimiz aşikar. Benzemediğimiz yanları saymaya bile gerek yok. En başta demokratik ve sivil haklar alanındaki geriliğimiz geliyor. Yıllardır Kürt sorununu bırakın çözmeyi, varlığını bile reddeden tutumuyla, ikide bir yaptığı askeri darbeleriyle
TC’nin ahvali ortada.

Geriden gelmekle beraber TC’nin nerdeyse rezonansa geçerek, Batı ile beraber aynı anda gerçekleştirdiği bir “başarısı” var ki ne kadar vurgulansa azdır:
neoliberalizmin tesisi. Malum, 1979’da İngiltere’de Margaret Thatcher başbakan, 1981’de ABD’nde Ronald Reagan başkan seçilir. Bizde de 24 Ocak 1980 kararlarıyla iktidara gelen ve de ardından darbe sonrasında sultanlaşan Turgut Özal. Hepsi Hayekçi, hepsi neoliberalizmi tesise memur. Hepsi de başarılı!

Gerisi de malumumuz. Dünya ekonomisinin başını çeken ABD’nin, İngitere’nin, AB’nin hali ortada. 2007 Depresyonu’nun kalıcılığını sahibinin sesleri olanlar bile teslim ediyor. Krizin derinliği ekonomiyi yönetenler nezdinde tam bir telaş ve panik yaratmış durumda.

Bu global krizin nedenlerini değişik yazılarda dile getirdik. Fakat, benzer nedenlerin Türkiye ekonomisinde nasıl tezahür ettiğine, yeni yeni ortaya çıkan ve geleceği belirleyecek bazı karakteristik eğilimleri de dikkate alarak, değinmemiştik.

Kısaca belirtelim. Artık gizlenemeyecek biçimde ortaya çıkan eğilimlerin başında istihdamın temposu ve kompozisyonu geliyor. Diğer eğilim ise kredi yükünün aşırı şişmesi. Her iki eğilimin de yaşadığımız global krizi doğuran yapısal nedenlerle ilişkili olduğunu ve ABD’nde 2007 öncesinde son derece barizleştiğini hatırlatmak isterim.

2012 Ekim’i itibariyle TÜİK’in yayınladığı istihdam verilerine göre daha bir yıl öncesinde
Hizmetler toplam istihdamın %48’ine tekabül ederken, şimdi %49,3 seviyesine erişmiş. Bu durum Hizmetler sektörünün bütün sektörleri geride bırakarak %6,9’luk bir tempoyla büyümesi ile sağlanmış. Aynı dönem içinde Sanayi sektörünün toplam istihdam içindeki payının azaldığını ve istihdam miktarının artışının sadece %1,6 seviyesinde olduğunu da belirtelim. Medyada, akademik çevrelerde özellikle sanayi sektöründeki gelişmelere bakarak istihdamsız büyüme şeklinde adlandırılan bu olgu 2007 öncesi ABD ekonomisinde yaşananın tekrarıdır. Neoliberalizmin bu yanını arkadan yakalayabilmişiz!

Yapısal ve kırılgan, adeta krizi orta dönemde kaçınılmazlaştıran bir eğilimle karşı karşıyayız:
Hizmetler sektörünün geneli olmasa bile ticaret, devlet, finans vb. alt sektörleri üretimle iştigal etmeyen ekonomik faaliyetleri kapsar. Dolayısıyla bu sektörlerin maddi varoluşları, büyüme potansiyelleri fiilen üretim faaliyetinde bulunan (sanayi, tarım, inşaat vb. gibi) diğer sektörlerin gelişimine, o sektörlerden aktırılacak artık değere bağımlıdır. Dolayısıyla, sanayi ve inşaat canlı emek kullanımı bakımından tökezlerken, hem tarım hem de sanayii toplam istihdam payları itibariyle azalırken Hizmetler sektörünün ilelebet büyüyeceğini, istihdam yaratarak işsizlik sorununa derman olacağını ummak ya nayifliktir ya da cehalet.

İkinci eğilimden de kısaca bahsedelim. 2008’le karşılaştırıldığında, TCMB verilerine göre
Ferdi Kredi ve Kredi Kartı Borçları’nı ödeyemeyen kişi sayısının 3 misli arttığını, 1 milyona yaklaştığını biliyoruz. Özel sektörün kredi borcu ise 134 milyar dolara erişmiş. Bu düzeydeki kredi yükünün, biriken ve hiçbir zaman ödenemeyecek borçlanmanın yarattığı kırılganlığın nelere gebe olabileceğini diğer kapitalist ülkelerden biliyoruz. Bu olgu da 2007 öncesi ABD ekonomisinde yaşananın tekrarıdır. Yani, neoliberalizmin bu yanını da arkadan da olsa yakalayabilmişiz!







13 Ocak 2013

Afrika Turnesi Vesilesiyle...


Anadolu Aslanları İşadamları Derneği’nin (nam-ı diğer ASKON) 8. Genel Kurulu’na katılan Başbakan Erdoğan, bu muhteremlere hitaben yaptığı konuşmada: “Afrika'dan ayağımızın tozuyla buraya katılıyoruz. Çok verimli temaslarda bulunduk. Halkın ve idarecilerin sevgilerine ve tezahüratına mazhar olduk. Sömürgeciler Afrika kıtasına geliyor, acımasızca ne bulurlarsa alıp götürüyorlar. Biz Afrika'ya tıpkı ecdadımız gibi bakıyoruz. Afrika ile bir hakkaniyet hakkı kurma mücadelesi veriyoruz. On yılda Türkiye'yi üç kat büyüttük” demiş.

Sondan başlayalım; Türkiye’nin on yılda üç kat büyümesi meselesinden. Herkes gibi ben de sıkıldım artık bu şişinme ve böbürlenmeden. Gayri Safi Yurtiçi Hasıla (GSYH) denilen parasal bir büyüklüğün manasını ve nasıl ihtiyatla kullanılması gerektiğini bilmeyenlerin elinde bir GSYH fetişidir gidiyor. Bu “üç kat
büyüttük” lafının arkasındaki ölçme biçmenin kategorisi GSYH. O büyüklük, her ne ise, 2002’de 1 imiş 10 yıl sonra 2011’de 3 olmuş –3 kat büyütülmüş! Böbürlen de böbürlen.

Mesleki merakım yüzünden GSYH’nın muhtevasını iyi bilirim. Ölçmeye yeltendiği şeyi ölçemeyen bir
tahmini istatistiktir kendileri. Üretim miktarını ölçtüğü iddia edilir; oysa, bizler ATM’ye kartımızı sokarak üretimle alakası olmayan işlemler yaptıkça kabaran bir büyüklüktür GSYH. Öyle ya, ATM sahibi bankanın bu işlem (“hizmet”) için uygun gördüğü bir fiyat vardır, GSYH da piyasadaki alım satım işlemlerinin alt alta eklenmesi ile ölçüldüğüne göre, o zaman üretim olmadan üretimin artmış olmasında bir sakınca yoktur!

Bu büyüklüğü hesaplamaya memur kurum TÜİK’dir (Türkiye İstatistik Kurumu). Herhalde, TÜİK’in her işlemi kaydedecek, hatta kendisine gelen kısmi bilgilerin tek tek doğruluğunu kontrol edebilecek bir kadroya sahip olduğunu kimse düşünmeyecektir. Hem gelen bilgiler kısmidir (yani örneklemlere dayanır) hem de o kısmi bilgilerin kontrolü kısmidir. GSYH’da veya ilişkin alt kategorilerde yüzde 1’lik değişikliklere atfettikleri büyük hikmetlerle siyasilerin ne muazzam politika değişikliklerine giriştikleri malumumuz. Öğrenmenin yaşı yoktur. AKP’nin Şimşek gibi Babacan ekonomi kadrolarının Milli Gelir Hesaplamaları eğitimine Oscar Morgenstern’in ünlü
On the Accuracy of Economic Observations (İktisadi Gözlemlerin Hatasızlığı; 1950) kitabı ile başlamalarında yarar görüyorum.

Neyse, bunlar işin nispeten teknik geri planı. GSYH’nın bir de siyasetçilerin elinde, ağzında maskara edilmesi var. Ne olmuş? “
Üç kat büyümüşüz.” Neye dayanarak? 2002 ve 2011 yıllarının GSYH TL rakamlarını ABD dolarına çevirip, o yılların nüfusuna bölüyorlar. Bu işlemle 2002 için kişi başına 3.492 dolar, 2011 için ise 10.444 dolar elde ediliyor. 10.444 dolar da 3.492 doların yaklaşık üç katı ya, yalan söylenmemiş olunuyor “üç kat büyüdük” dendiğinde.

Gelir dağılımının son derece bozuk olduğu Türkiye tipi ülkelerde kişi başı GSYH karşılaştırmalarına dayanarak refah artışı vurgusu zaten mesnetsizdir. Fakat, onun da ötesinde nominal ABD doları bazında hesaplama yapmak da bir başka garabet. Türkiye’de yaşayanları bu ülkenin enflasyondan arındırılmış (yani sabit TL fiyatlarıyla) hesaplanmış kişi başı GSYH rakamlarının daha çok ilgilendireceği apaçık. Sözkonusu yılların belirttiğim şekilde hesaplanmış kişi başı GSYH rakamlarını karşılaştırdığımızda ise
üç kat değil, 1,5 kat büyüdüğümüz ortaya çıkıyor. Bunu da Başbakanımızın “üç kat büyüme” ile karşılaştırdığında uygun görmemesi, ABD dolarlısını tercih etmesi anlayışla karşılanmalı!

Erdoğan’ın Afrika seferi vesilesiyle uygun görmediği başka şeyler de var. “
Sömürgeciler Afrika kıtasına geliyor, acımasızca ne bulurlarsa alıp götürüyorlar. Afrika'ya tıpkı ecdadımız gibi bakıyoruz” diyerek ecdadımızın yayılmacılığının “hakkaniyet hakkı kurma mücadelesi” (?) olarak görülmesi gerektiğini de hatırlatmış!

Olur, bundan sonra öyle görürüz.





6 Ocak 2013

Gobi Çölü’ne önden buyurun ...


Bankacı-Üniversiteci Hüsnü Özyeğin, nam-ı diğer
yerli Soros, dünyada büyük yatırımcılar için artık paranın gideceği yer kalmadığını söylemiş. Bono faizlerinin düştüğünü, özel bankaların 5 yıllık bonolarının yüzde 3'e, 10 yıllık bonolarının faizinin yüzde 4'e indiğini belirttikten sonra eklemiş: ''Faizler, 38 yıllık bankacılık hayatımda görmediğim noktalara geldi'' (Habertürk; 4 Ocak 2013).

Ne yalan söyleyeyim, “
daha dur; bu bir şey değil, neler göreceksin Hüsnü, neler” demek geldi içimden. Malum, büyük boy kapitalistler hayali sermayeyi, üretime bulaşmadan parayla para kazanmayı severler. Üretimin hangi safhasında, hangi kazanın çıkacağını önceden kestiremezsin. Özellikle kriz dönemlerinde devlete borç vermek sağlam oynamak demektir. Bu da devletin bono ve tahvillerini satın alarak olur. Eğer bu kağıt parçalarının ödemeyi taahüt ettiği faizler düşüyor ise bu yoldan para kazanma da cazibesini kaybeder. Yerli Soros’un dert yanması bundan.

O zaman “acaba, faizler niye bu kadar düşük” diye sormak gerekir. Tabii ki 2007’de tetiklenen küresel depresyon yüzünden. Meşhur
Economist dergisi sızlanmaya çoktan başladı. Altı yıl önce patlayan küresel finans krizinden sonra ekonominin artık şakur şukur çalışması gerekirken, özellikle ileri kapitalist ülkeler Japon tipi uzun dönem bir durgunluğun eşiğinde diyerek durumun vahametini teslim ediyor (21 Kasım 2012). Nasıl etmesin ki, ABD Merkez Bankası (FED) faizleri neredeyse sıfırlamış. Tabiri caiz ise parayı bedava dağıtıyor alım satım olsun, ekonomi canlansın diye. İşe yaramıyor. Bu politika işe yaramadığı gibi Hüsnügilleri de bayağı sinirlendiriyor.

Economist’in “Japonya tarzı durgunluk kapıda” öngörüsü dört yıl önce yazdığım bir yazıyı hatırlattı: “Yakın tarihin de bize gösterdiği üzere, krizler ne denli derin olursa olsun, otomatik bir biçimde kapitalizmi batırmıyor. Kapitalizm insanlığı tahrip ederek ve üretim kapasitesini değersizleştirerek yoluna devam ediyor... Günümüz dünyasında 1930’ların buhranında yaşananlar yaşanmaya başlamadığı gibi, bir günlük ani borsa çöküşleri ve bunların karşısında ne yapacağını bilemeyen kapitalist devletler de yok. İşte Japonya’nın 1990’lar boyunca devam eden sürünmesi ve hala toparlanamaması. Bu tarz, yani sürünerek .. krizi 10 yıllarca yaşamak olasılıklardan biri" (Kızılcık, Kış 2009).

Bir dostum
Margin Call (Oyunun Sonu) filmindeki malum sahneyi hatırlattı. Borsa şirketi batmak üzeredir; Jeremy Irons üst katta sakin bir biçimde gazetesini okurken bir yandan da yemeğini yemekte. İrons, önceki krizlerin tarihlerini saydıktan sonra, Kevin Spacey’ye dert edilecek bir şey olmadığını, yeni para kazanma fırsatları bulmasını söyler. Adeta, krizin göbeğinde faiz zengini olmaktan umudu kesen Özyeğin misali, o da fırsat peşindedir.

Özyeğin, önümüzdeki 10 yıl için en istikrarlı gelişecek sektör olarak enerji sektörünü gördüğünü vurgulayarak, müjdeyi veriyor:“Ş
u anda bizim dört değişik yerde rüzgar enerjisi santrallerimiz inşa halinde. Üç tanesi bitti. Ağustos gibi yedi farklı bölgede her biri çok büyük olmayan santrallerimiz devreye girmiş olacak (Habertürk; 4 Ocak 2013).

Economist’e dönelim. Japon tarzı durgunluk öngörüsünden sonra “maceracı yatırımcılara ... egzotik bölgelere” yatırım yapmalarını tavsiye ediyor. “Libya’nın iç savaş sonrası inşası,“ “Gobi çölündeki zengin bakır ve altın rezervleri” ne güne duruyor?

Pasted Graphic 4


Yanlış anlaşılmasın, niyetimiz Özyeğin’in iştahını kabartmak falan değil. İngiltere-Avustralya menşeli bir şirket Gobi çölündeki rezervlere çoktan el koymuş, Çinliler de devrede! Göçebe Moğollar ise bu yatırım telaşından müşteki. Dünya Bankası ombudsman’ınına başvurup, tazminat talep etmişler. Dünya Bankası ise bir yandan yatırımcılara kredi verirken, bir yandan da olası siyasi tehlikelere karşı yatırımları 1 milyar dolara sigortalamakla meşgul!

Anlayacağınız Gobi çölüne önden buyuran buyurmuş. Yerli Soros Özyeğin şimdilik kara yağız Anadolu rüzgarı ile yetinecek! Gel de üzülme.








30 Aralık 2012

Gençlik Hareketlenirken...


Tayyip bey ODTÜ'ye ait her şeyi "kötü" buluyor ya, iyisinin nasıl olması gerektiğini de söylemeden edememiş:

"…
AK Parti'nin gençliği bilgisayarıyla dolaşacak. O tuşlarla dünyaya .. yeniden dirilişimizin destanını yazacak. Sizler fikirde varsınız, düşüncede varsınız, ilimde varsınız, yüksek teknolojinin tesisinde olacaksınız... Bugün elinde sopa ile değil göğsünde iman, elinde bilgisayar ve Kur'an ile, zihninde ilim ile hakkı söyleyen hakka çağıran bir gençlik var. O gençlik ak gençliktir, hiç tereddütsüz söylüyorum."

ODTÜ'lüler model kurmaya yatkındır. Modellemenin esası da varsayımlar yaparak gerçekliği zihinde inşa etmektir. Bir grup ODTÜ'lü "kötü" olduğumuzu varsayalım demiş ve malum gerçekliğin modelini kurmuş
:

"...
Biz kötü olduğumuz kadar aptalız da, çünkü biz iyiliğin katı halini polis coplarından, sıvı halini panzer sularından, gaz halini biber gazlarından, psikolojik halini Tayyip Erdoğan'ın tehditlerinden, sosyolojik halini karaktersiz üniversite rektörlerinden öğrenemedik. Biz kötüyüz, çünkü ODTÜ'de 3600 polis, 20 zırhlı araç ve 8 TOMA ile biz terör estirdik..." (http://tinyurl.com/csgsztx)

Her model gibi bu model de gerçekliğin zenginliğini (!), griftliğini (!) yansıtamamakla birlikte, ele aldığı araştırma objesinin tanımlayıcı özelliklerini ihmal etmemiş. Sırf bu yüzden bile, ODTÜ'lülerin en azından "aptallık" yaftasını hak edip etmedikleri konusunda bir tereddüt oluşturmakta başarılı oldukları söylenebilir!

Gırgırı bırakıp, ciddileşecek olursak Erdoğan'ın "AK Parti'nin gençliği" dediği kümenin ciddiye alınması gerektiğini düşünüyorum. Bu konuyu ele alan Foti Benlisoy'un yazısını tavsiye ederim (
http://tinyurl.com/btlfwl2). Şu tespite katılıyorum: “Öğrenci hareketinin önümüzdeki günlerde daha da büyük bir pervasızlıkla şiddetperestlik, tedhişçilik ve hatta faşizmle suçlanacağını öngörmek için kâhin falan olmaya gerek yok. Dahası hükümet bu yolda kendisine yakın öğrenci gruplarını da sokağa dökmekten çekinmeyecek gibi... Önümüzdeki günlerde “şiddeti kınayan” ak-öğrenci eylemlerinin daha da yoğun bir biçimde gündeme gelmesi muhtemel.

Bu tespitin ötesine geçerek önemli gördüğüm ilişkin bir iki konuya daha değineyim. İlki, “ak-öğrenci” kümesinin “AK Parti’nin gençliği” ile aynı şey olmadığı. Her partinin olduğu gibi AKP’nin de iktidar imkanlarını seferber ederek, “vatan-millet-Sakarya”yı Kuran, Akif, hatta bilgisayarla birleştirip kariyer hedefli gençlere kendince parlak bir gelecek vaat ettiği malum. Dolayısıyla bu durum da güçlü ve yönetenin himayesinde, geleceğin güçlüsü ve yöneteni hatırı sayılır miktarda gencin AKP’ye bağlanmasını yaratmıştır. Bu partili veya yandaş gençlerin yanısıra siyaseti riskli gören, siyasetin alternatifi olarak özel sektörde çalışıp yükselmeyi ve mütekabil hayat tarzını fetişleştirerek angajmanlarını seçen bir gençlik olduğunu da biliyoruz. Daha da önemlisi bu gençlik kesiminin nicel boyutunun AKP
artı politize gençlik (sol ve AKP-dışı sağ) kesiminden daha büyük olduğunu da tahmin ediyorum. Bu eşitsizliğin farkında olmayan ve bunu sol lehine bozmayı yapacaklarının içine yediremeyen bir gençlik muhalefetinin etkili olacağını düşünmüyorum. Ve tabii bu eşitsizliğin sol lehine çözülmesinde Kürt gençlerinin konumunun tayin ediciliğini belirtmeye bile gerek yok.

İkinci konu, farkına varılmamış olduğunu düşünmek istediğim üniversite elitizmi. Kimi üniversitelerin kaynak imkanları, hatta coğrafi konumları gibi nedenlerle daha bir üniversiteye benzediği aşikar. İçinden bildiğim için rahatlıkla söyleyebilirim bu grubun başında da ODTÜ gelir. Fakat bu olgusal durum,
Sabahattin Zaim Üniversitesi’nin adıyla başlayan, Bingöl Üniversitesi’nin resmi sitesindeki İngilizce hatalarıyla devam eden yarı şaka bir adam-yerine-koymama’ya dönüştüğünde, o sevimsiz elitizm başlamış demektir. Bu da kimsenin hayrına olmaz.





23 Aralık 2012

Kriz ve Ahlak...


Geçtiğimiz Cuma akşamı Mephisto Kitabevi’nde Kapital’in İzinde için Sungur Savran’la birlikte bir söyleşideydim. Maalesef kitabın diğer yazarı Nail Satlıgan katılamadı. Gelen soruların ve yorumların önemli bir kısmı yaşadığımız ekonomik krizle ilgiliydi. Krizin eksik tüketim yüzünden mi, kar oranlarının düşme eğilimi yüzünden mi çıktığı, küresel Keynesçi politikaların etkili olup olamayacağı türünden sorular. Tabii, finans sektörü, bankacılık vs. de ister istemez gündeme geldi.

Kriz konusunda ne düşündüğümüzü defalarca daha uzun yazılarda dile getirdiğimiz için burada bu konuya girmeyeceğim (Bkz. Sungur Savran’ın
Üçüncü Büyük Depresyon --Devrimci Marksizm, sayı:16-- ve E. Ahmet Tonak’ın Krizi İzlerken ve Krizi Anlarken –Kızılcık, sayı: 48 ve 45—yazıları). Finans sektörü/sermayesi, “finansal kriz” gibi deyimlerle sık sık karşılaştığımız için söyleşi sırasında Sungur, Nail’in Günümüz Kapitalizminin Pamuk İpliği: Hayali Sermaye makalesini (Kapital’in İzinde, s. 184-205) hararetle tavsiye etti.

Bu yazının günümüz krizini değerlendirebilmek için önemini ne kadar vurgulasak azdır. Yazı, Nail’in de girizgahında belirttiği üzere, 1987 Ekim’inde ABD borsasında patlak veren finansal çöküşten sonra yazılmıştı. Bilindiği gibi, Marx’ın kapitalizmin yapısını, dinamiklerini ele alan o muazzam eseri
Kapital içinde finans kertesi esas olarak III. ciltte işlenmiştir. Nail de sözkonusu yazısında, Marx’ın özellikle o cillte yer alan ve günümüz kapitalizmi için ipucu niteliğindeki görüşleri ile 1987 borsa çöküşünü ilişkilendiriyordu.

Aradan geçen onca yıldan sonra 2007-8 krizinin akabinde
Hayali Sermaye yazısını Kapital’in İzinde’ye katarken bakın Nail ne diyor: “20 yıl aradan sonra yazıyı gözden geçirirken “Eski tas eski hamam. Sadece tellaklar ve rakamlar değişmiş,” duygusuna kapılmadan edemedim. Gerçekten 1987’deki çöküşe yol açan yapısal sorunlar yerli yerinde duruyor; rakamlar ise, “reel” büyüklükler söz konusu olduğunda en az birkaç kat, “hayali” sermayenin ulaşmış olduğu boyutların birer göstergesi sayabileceğimiz finansal büyüklükler söz konusu olduğunda daha da fazla artmış durumda. Bu durumun kapitalist sistemin kırılganlığını daha da tehlikeli hale getirdiğini belirtmeye gerek yok.

Nail’in değindiği o “
“hayali” sermayenin ulaşmış olduğu boyutların birer göstergesi sayabileceğimiz finansal büyüklükler”e ara sıra bu köşede değiniyorum. Daha geçen hafta LIBOR sahtekarlığından söz edereken “dünya GSYH’nın 10 mislini aşan, 800 trilyon dolar büyüklüğünde bir finansal değerin dolaylı manipülasyonuna aslında skandal kelimesi yetersiz kalıyor” demiştim. Dolayısıyla, sistemin kırılganlığının kaç misli arttığını artık siz kestirin!

***


Ne zaman ciddi bir ekonomik kriz yaşansa ana akım iktisatçıların ve popüler medyanın “dışsal” faktörlere dayalı açıklamalarından geçilmez. Sistemik analizlere göre anlaşılması daha kolay, kapitalizmi sorgulatmayan bu tür açıklamaların itibar görmesi bir ölçüde anlaşılabilir. Fakat, asıl sebebin bu olmadığını bile bile bu açıklama tarzına tevessül eden akademisyenlerin durumuna aynı anlayışı göstermemiz beklenmemeli. Sanırım o tür durumlarda ahlaki kıstaslara başvurmaktan başka çare kalmıyor.

Son kriz öncesinde, hatta sırasında kimi akademisyenlerin apaçık sahtekarlıkları, para karşılığı söyledikleri yalanlar öylesine ayukka çıktı ki insanın onlar adına utanası geliyor. ABD’nin ileri gelen üniversitelerinden tam da bu tip akademisyenleri afişe eden 2011 En İyi Belgesel Oscar’lı
Inside Job adlı filmi özellikle tavsiye ederim. Filmde Columbia Üniversitesi İşletme Okulu’nun anlı şanlı profesörlerinden Frederic Mishkin’in İzlanda finansal sistemine 120,000 dolar karşılığı nasıl “sağlam” raporu verdiğini gördüğümde benim yüzüm kızardı, adam ise ık mık durumu idare telaşındaydı.

O günden bugüne idare-i islahat kapitalist dünya siyasilerinin de tek normu haline gelmiş durumda. Kıyameti atlattık, daha bir süre buradayız. Çaresiz şaşkınların çılgınlığına kurban gitmesek bari.






16 Aralık 2012

Hepsi Dolandırıcı


Bu Kitabı Çalın Yippie hareketinin isim babası Abbie Hoffman’ın yazdığı kitaplardan biri (Murat Gülsoy’un aynı adlı kitabından tam 30 yıl once!). Yippie, Youth International Party’nin (Enternasyonel Gençlik Partisi’nin) kısa adı. Partinin bayrağı da siyah fon üzerinde kızıl yıldız ve onun üzerine yerleştirilmiş yeşil bir marihuana yaprağından ibaret!

Hoffman misali
Bu Kitabı Okumayın diye bir kitap yazılsa ne hoş olurdu. Hem provokatif hem de inançlıları baştan uyaran bir başlık. Kapağından, açık sözlü bir biçimde “aradığınızı bulamayabilirsiniz, boş yere vaktinizi harcamayın” diyen bir kitap. Biraz bu köşe yazısına da uygun. Piyasaya, bankalara ve devlete inancınız sağlamsa, vakit kaybına, hayal kırıklığına yol açabilir: Bu Yazıyı Okumayın!

Batı basınında da çok sınırlı bir biçimde ele alınan
iki adet banka dolandırıcılığı yerli medyada bir iki haber ve yazı dışında neredeyse tamamen göz ardı edildi. Dolandırıcılıklardan biri LIBOR’la (London Interbank Offered Rate – Londra Bankalararası Borçlanma Faiz Haddi) ilgili. Ekşi Sözlük yazarlarından birini sinirlendirmiş “dünyayı söğüşleyenlerin açığa çıktığı, Türkiye’de basının üstüne gitmediği veya gidemediği büyük skandal.” Diğeri, HSBC adlı bankanın Meksika, İran, Suudi Arabistan’daki şubeleri aracılığıyla ABD'ye şaibeli para transfer ettiği, uyuşturucu şebekelerinin finans piyasalarında at koşturmasını sağlamakla suçlandığı sahtekarlık.

HSBC’nin ödemeyi kabul ettiği 2 milyar dolar civarındaki meblağ şimdiye kadar herhangi bir finans kuruluşuna kesilen en yüksek ceza. Yapılan açık, banka kabul etmiş. Yani sahtekarlık, kanun tanımazlık tescil edilmiş. İsteyen istediği sonucu çıkarır. LIBOR skandalı için aynı şeyi söylemek zor. Dolandırıcılığın mahiyeti HSBC skandalı kadar apaçık değil, boyutları ve etki alanı devasa olduğu halde ortada suçlanan filan yok. Tam bir kedi-bokunu-örter türü bir suskunluk ve atalet var.

LIBOR’un mistifiye niteliği adından başlıyor. Bankalararası bir borçlanma faiz haddi, bize uzak Londra’daki bir takım adamları (ve az sayıda kadını) ilgilendiriyor. Dolayısıyla, “bana ne bundan ” denebilir. Fakat, hadise maalesef göründüğü gibi değil. Her gün Reuters tarafından hesaplanıp, açıklanan LIBOR’un belirlenmesinde dünyanın 18 büyük bankasından gelen enformasyon kullanılıyor, uç yüksek ve düşük değerler dışlanarak bir ortalama hesaplanıyor. Açıklanan bu değer, Türkiye de dahil olmak üzere bir çok ülkede referans faiz haddi olarak alınıyor. Borçlanmalardan, türevlere kadar akla gelebilecek her türlü yatırımın, finansal enstrümanın kazanç ve kayıplarının etkilendiği bir faiz haddi LIBOR. Ayrıca, ülkelerin finansal ve ekonomik risk düzeylerinin belirlenmesinde de kullanılıyor. Bu veçhesiyle sadece dolaylı değil, doğrudan hepimizi etkileyen, gündelik ayarlanan ekonomi politik bir “ayar.

Yukarda bahsedilen 18 bankanın adeta bir kartel gibi bu referans faiz haddini genellikle düşük (bazen de yüksek) tutarak manipüle etmeleri ve bu sahtekarlıkla kazanç sağlamaları olayına
LIBOR skandalı deniyor. İlkin 2005’te Barclay adlı bankanın bir takım kirli çamaşırlarının ortaya dökülmesiyle duyulmaya başlayan sahtekarlık giderek bir dizi başka büyük bankanın da benzer manipülasyonları yaptığı ortaya çıkınca gerçekten enternasyonel boyutta bir skandala dönüştü. Dünya GSYH’nın 10 mislini aşan, 800 trilyon dolar büyüklüğünde bir finansal değerin dolaylı manipülasyonuna aslında skandal kelimesi yetersiz kalıyor. Bence, aklın ve izanın almayacağı bu 800 trilyon dolarlık grift finansal büyüklük, başta ABD ve İngiltere devletleri olmak üzere, her türlü regülasyon kurumunun, adli otoritenin niçin atıl kaldığını da açıklıyor.

Bohçanın delikleri yama tutmuyor. Bohça bohça olmaktan çıkmak üzere olmasın?





9 Aralık 2012



Kapitalist Cezaevi ve İmaj


Başlıkta metafor yok! Bayağı, bildiğimiz cezaevlerinin bildiğimiz kapitalist şirketlere devrinden söz ediyorum. Bu durumun, özellikle eleştiriler artıkça şirketlerin halk nezdindeki mamul itibarını zedeleyeceği kesindi. Nitekim, giderek öyle de oldu. Dolayısıyla, bu işlere bulaşanların önde gelenlerinden Sodexo imajını tazeleme ihtiyacı duyacaktı. Duydu da. Konumuz budur.

‘İşler’ bu raddeye varırken bizzat kapitalizmin kendisi bir cezaevi haline geliyor, Debord’un 1960’larda gözlemlediğinin de ötesinde bir imaj kümesine dönüşüyordu. İçinde yüzdüğümüz küresel kapitalizm çoğumuzun hissettiği üzere bir tür cezaevi-imaj almaşığı. Bu yüzden de başlığımız metafor-ötesidir. Edebi bir numara olarak algılanmasın.

Bu meseleye ilgim 10 yıl öncesine dayanır ABD’nde çalıştığım üniversite, kafeteryasını taşeron bir şirkete devretmeye karar vermişti. Devir yüzünden başta öğrenci çalışanlar olmak üzere işçilerin %30’u işlerinden olmak üzereydi. “Ne oluyoruz, yahu?” diye öğrencilerin çoğu ayaklandı. Kurcalamaya başladık, “kim niye gidiyor, kim niye geliyor” dedik. Üniversite yönetiminden malum argümanlar geldi: “maliyet yüksekti,” “etkin ve verimli değildi kafeterya” vs. Bildiğimiz harcıalem, banal zevzeklik yani. Bu arada taşeron şirketin
Sodexho olduğunu da öğrendik. Bu yeni bilgi vesilesiyle öğrencilerle birlikte Sodexho’yu tanımaya karar verdik.

New York, Madison Avenue’den reklamcı, halkla ilişkilerci guruların hazırladığı internette gezen yıllık raporların, şirketin cilalı imajının ötesine geçince rezalet ortaya çıktı. Hepimizi yedirmekten, içirmekten başka bir şey düşünmeyen (!) bu masum şirket aynı zamanda Amerikan hapishanelerinin gaddar işletmecisi imiş. Cezaevlerinin yanısıra başka üniversitelerde de taşeronluklar üstlenmiş, herkes ayağa kalkmış. Kampanyalar çoktan başlamış, şirket de savunmaya, imaj tazelemeye geçmiş bile.

Biraz araştırdım, bu imaj tazeleme gayreti şirketin adını “düzeltmeye” kadar varmış: 2008’de
Sodexho’nun “h”sini, otellerdeki faaliyetlere fazlasıyla vurgu yaptığı, şirketin son yıllardaki çok yönelimli (cezaevlerini kastediyor olmalılar!) yatırımlarını yansıtmadığı gerekçesiyle kaldırıvermişler. 40 yıllık, yarım milyon çalışanlı, 17 milyar dolar yıllık kazançlı çok uluslu Sodexho bir anda adım-hatasız-olsun-hassasiyeti sonucu Sodexo oluvermiş!

Adım-hatasız-olsun hassasiyeti’ne her fırsatta verdiğim bir başka tipik örnek de USS’in (United States Steel) USX’e dönüşmesidir. Demir çelik sektörünü terkedip otelciliğe, petrol sevkiyatçılığına soyunan şirket, adındaki demir çelik anlamına gelen son “S”den rahatsız olup, neresinin karlı olacağını bilemediği için bilinmeyen o sektör anlamına gelen “X”i tercih etmişti. Demek, imaj tazelemenin maddi temeli de varmış!

Bugünün ABD’ne bakıyoruz ve öğreniyoruz ki, cezaevindekilerin ve şartlı salıverilenlerin sayısı toplam işgücünün %5’ine tekabül eden 7 milyonu aşmış! Hapishaneler insan almıyor, taşıyor. Bu insanları bizzat içeri atan devletin kendisi cezaevlerini yönetemiyor, özelleştiriyor, taşeron şirketlere havale ediyor. York Üniversitesi’nden Jonathan Nitzan bu gelişmeleri devletin, kapitalizm sıkıştıkça gücü merkezileştiren eğilimine bağlıyor (
http://tinyurl.com/b3tfrog). Malum kapitalizmin eğilimleri çelişkilidir. Varılan durumun vehameti, gayri insani koşullar Kaliforniya Eyalet Üst Mahkemesi’ni harekete geçiriyor. Ve Mahkeme geçen yıl Mayıs ayında, Kaliforniya hapishanelerindeki 140,000 dolaylarındaki mahkumdan 40,000 kadarının salıverilmesine karar veriyor. Gerekçe de, cezaevi koşullarının mahkumların anayasal haklarınının ihlaline varacak kadar bozulmuş olması!






2 Aralık 2012

Her şey ortada...


“Fakirin her şeyi ortada” demiş Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) Başkanı Birol Aydemir. Hayli önemli, tekrar değineceğiz bu veciz tespite.

Bir tespit de benden: Profesör Eser Karakaş’ın da her şeyi ortada.
Taraf gazetesindeki söyleşisi dervişin fikri neyse zikri de odur’a tipik misal. Buradaki fikir her şeye rağmen AB’ci sermaye sevgilisi iktisat anlayışı.

Uzun söyleşide Türkiye ekonomisinin inkar edilemeyecek bazı özellikleri teslim ediliyor: “
Sanayinin kullandığı girdi… ithalata endeksli. Türkiye’de büyüme dış kaynak sorunu yaratıyor...” Söyleşide konu ne yapmalıya gelince, bu sefer de Karakaş’ın hayal dünyasının beklentileri Türkiye ekonomisinin başka özelliklerini çarpıtmaya yol açmış. En bariz örnek devlet gelirleri meselesi.

Hep tartışılır hep eleştirilir. Vergi sistemimiz bozuktur, adaletsizdir. Zenginler vergi kaçırırken, maaşlıların ve ücretlilerin gelirleri daha ellerine geçmeden vergilendirilir. Buna bir de gelire bakılmaksızın uygulanan dolaylı vergileri ekleyin. Yani rakı, sigara içenin kim olursa olsun aynı miktarda vergi vermek mecburiyetini. Kabak gibi ortada olan bir saçma sapanlık. O kadar ki, sermaye yanlısı hükümetlerin bile zaman zaman kabul etmek zorunda kaldıkları, düzeltmeye çalışacaklarını söyledikleri Türkiye ekonomisinin olgusal bir gerçekliğidir bu durum.

Sazı Eser beye verelim, bakalım ne demiş bu konuda: “
Dolaylı vergilerin artışını sağlıksız görmüyorum, hatta mevcut yapıda adaletli görüyorum… Dolaysız vergilerin penetrasyon sorunu var. Türkiye’de dolaysız vergi ödeyenlerin sayısı o kadar düşük ki. Dolaysız vergi payını yükseltmeye kalktığınızda, büyük adaletsizlik yaratırsınız. “ Haydi bakalım, buyurun cenaze namazına.

Adaletsizlik yaratacak vergiler
dolaysız vergilermiş, dolaylı vergiler artmalıymış, hatta adaletli imiş. Dolaysız vergiler esas olarak farklı gelir türlerinden alınan vergilerdir. Bunların başında yukarda belirttiğimiz gibi çalışanların maaşları ve ücretleri gelir. Bu kesim kaçırmak istese bile kaçıramayacağı vergisini daha geliri eline geçmeden devlete öder. Diğer gelir türleri ise şirket gelirlerinden, mülk gelirlerinden ödenmesi gereken vergilerdir. Yine malumumuzdur ki, şirketler karlarından, kazançlarından ödemeleri gereken vergiyi her türlü akrobasiyi yaparak ödemezler. Mülk sahiplerinin üç kağıtları da herkesin başına gelmiştir, bayağı yaygındır.

Eser bey bu konuda ısrarlı, bir de istatistikler veriyor: “
Türkiye’de beyannameli vergi mükellefi sayısı 1 milyon, onlar da en üretken kesim. Böyle bir yapıda dolaysız vergileri arttıralım diye bir öneri getirmenin adaletle bağdaşır bir tarafı yok. 55 milyon seçmenin olduğu bir yerde, 1 milyon kişi beyannameyle vergi veriyor.” Yani? 55 milyon seçmen, ki çoğu emekçi, önemli bir bölümü gariban. Bu kesimin geliri var da, vergi ödemiyor mu? Sadece, 11 milyona yakın sigortalı işçi, 3,5 milyona yakın memuru hatırlayalım. Niye beyanname doldursun ki bu insanlar? Ayrıca, o “beyannameli vergi mükellefi” üretken de, bu tıpış tıpış vergisini ödeyen işçiler, memurlar asalak mı?

Söyleşinin geri kalanı da bu minval üzere gidiyor. En önemli iktisadi girdi “
hukuk devleti” imiş, gerçekleştirebilsek o hukuku pek seven yabancı sermaye koşa koşa Türkiye’ye gelirmiş. “Mülkiyet haklarına mutlak saygı” gerekirmiş. AB bizi istemese de biz onu ister gibi yapmalıymışız, vs.

Başa dönelim, bu kez sazı tekrar Türkiye İstatistik Kurumu (
TÜİK) Başkanı Birol Aydemir’e verelim: “Türkiye’de iki kesim istatistik vermiyor. Veya doğru vermiyor. Bunların bir tanesi zenginler. Zenginlerle istatistik yapmak o kadar zor ki. Neredeyse hiçbir şey doldurmuyorlar. Fakirin her şeyi meydanda…

Her şey ortada, hem de tabak gibi…




25 Kasım 2012


Kırmızı-Siyah


Kırmızıyı tek başına severiz. Siyahı sevmeyiz. Kırmızı-Siyah birlikte olunca da şahsen başım hoştur, sizi bilmem. Sol siyaset dünyasından çıkalım, muhasebe dünyasına girelim.

Muhasebesiz şirket olmaz. Ne harcadın, kime, neye harcadın bileceksin. Sadece bu yetmez. Kime ne sattın, hangi kazancı nereden sağladın, onu da bileceksin. Gidenler ile gelenleri yan yana koyacaksın. Kazancın, harcamanı aştı mı yüzün güler. Aksi olduğunda asılır. Şirketçiliğin ABC’si bunlar, içinde yaşayan, dışardan gözleyen bilir.

Muhasebecilerin Kırmızı-Siyah’ı bizimkinden farklıdır. Bizim sevmediğimizi onlar sever, sevdiğimizi sevmez. Kırmızı (
in the red) şirketin zarar ettiğini gösterir. Siyah (in the black) ise tersini, kar ettiğini. ABD’de 23 Kasım’a, yani iki gün önceki Cuma’ya, Kara Cuma (Black Friday) denmesinin arkasında şirketlerin bu siyah sevgisi vardır. Şükran Günü’nün (Thanksgiving), o malum hindisiz olunmayan Perşembe’nin ardından gelen Cuma, ABD’de Noel’e kadar sürecek alış veriş çılgınlığının tepe noktasıdır. Kırmızı’da olan şirketlerin bile Siyah’a geçtiği, geçmeyi umduğu o çılgın alış veriş gününe bu yüzden Kara Cuma denir.

Bu
Kara Cuma diğerlerine benzemedi. Nasıl benzesin ki? Kapitalizm eski kapitalizm, küreselleşme o 90’lı yılların ilanihaye sürecekmiş gibi yaşanan küreselleşmesi değil. Yarınını gören varsa beri gelsin. Nitekim, en olmayacak şey oldu geçtiğimiz Cuma. Dünyanın en büyük süpermarketi Walmart 50 yıllık tarihinin en yaygın direnişini yaşadı.

Pasted Graphic 1

Sadece ABD’de 1,4 milyon, dünyada 2 milyon çalışanı olan bu şirket dünyanın 3. büyük uluslararası şirketi. Kimilerine bu büyüklüğü yüzünden cazibe merkezi, bizim gibilere ise işçi düşmanlığı yüzünden öfke hedefi. Tarihi boyunca bu şirket işçilerin sendikalaşmasına izin vermedi. Yıllardır yarı-zamanlı ucuz işçi çalıştırarak sağlık sigortası vb. haklardan milyonlarca işçiyi mahrum etti. Çalışanları taciz etti, mahkemelerdeki şirket aleyhine açılmış davalar bitmek bilmiyor. Dolayısıyla, geçtiğimiz haftalarda yavaş yavaş gelişmeye başlayan örgütlenme hareketi ABD genelinde büyük destek sağladı.

Her ne kadar şirket yetkilileri 2 gün önceki direnişin önemini hafife alan mesajlar yayınlasalar da yaygın katılım olduğu açık.
New York Times’ın bildirdiğine göre 46 eyaletteki 1000’i aşkın Walmart dükkanında binlerce işçi ve destekleyenin katıldığı gösteriler gerçekleşmiş. Şirket, avukatlarını seferber etmiş elinden geleni ardına koymayarak direnişin yasal olmadığını kanıtlamaya çalışıyor.

Çalışan sayısını, hareketin tazeliğini dikkate alacak olursak ölçeği çok küçük bir örgütlenme ile karşı karşıya olduğumuz açık. Ama bu başkaldırının sicili böylesine kabarık dünyanın en büyük şirketlerinden birine karşı yapıldığını, ülke genelinde muazzam destek gördüğünü, işçilerin kararlılığını dikkate aldığımızda ilk kıvılcımın ateşlendiği kesin.

Mutlu Son: İstanbul Bilgi Üniversitesi'nde “işten atılanlar geri alınsın talebiyle” oturma eylemi yapmaya başlayan işçi arkadaşlarımızdan Memet Işık, Mehmet Sevim ve Vedat Şen eylemin 80. gününde özlük hakları aynı kalmak üzere işe iade edilmişlerdir.





18 Kasım 2012



Sınıf İlişkisinin Kaynağı...


Köle alım satımı da biçimi açısından meta alım satımıdır. Ama para, kölelik var olmadan bu işlevi yerine getiremez. Kölelik varsa, o zaman para köle alımına yatırılabilir. Buna karşın, alıcının elindeki para, köleliği mümkün kılmaya hiçbir şekilde yetmez.

Dile getirildiğinde, “ne var bunda, biz zaten bunu biliyoruz” dedirtecek türden bir paragraf. Yazarı da, tahmin edeceğiniz üzere Karl Marx! Ama, duyanların çoğunun tahmin edemeyeceği üzere
Kapital’in I. cildinden değil, II. cildinden, o pek okunmayan kitabın “Para-Sermaye Devresi” başlıklı ilk bölümünden (s. 42) . Evet, Kapital’in II. cildi, Almanca aslından Mehmet Selik’in çevirisine dayalı kolektif (N. Satlıgan, E. Özalp ve O. Türel) bir çalışmayla Yordam Kitap tarafından ilk kez Türkçeye kazandırıldı. Kitapçılardan, Tüyap Kitap Fuarı’nda Yordam’ın tezgahından sağlanabilir.

Kapital’in I. cildine aşina olanlar bilir, o ciltte de zaman zaman “ne var bunda, biz zaten bunu biliyoruz” dedirtecek türden, yukarda II. ciltten verdiğim örnek misali pasajlara rastlamak mümkündür. Ama, dikkatli okuyucu bunun Marx’a özgü adeta biçimsel bir taktik olduğunun da farkındadır. Mesela, yukardaki kısa paragraf Marx’ın (P - M…Ü….M’- P’) şeklinde ifade ettiği para-sermaye devresi formülünün ilk aşamasına (P – M) ilişkin, okuyucunun mutlaka kavramasını istediği bir hususu berraklaştırmak amacıyla yazılmıştır. Hem de, o husus olanca berraklığı ile aktarıldıktan sonra! Marx’ın bu metni en olgun çağında, ölmeden 5 yıl önce yazmış olduğunu da ekleyelim bu arada. Soralım o zaman: Kavramamız gereken o husus nedir acaba?

En temel hususlardan biri olduğuna şüphe yok.
“…Kapitalist ile ücretli emekçi arasındaki sınıf ilişkisi(nin)..” nereden kaynaklandığı, neyin ürünü olduğu hususu (s. 41). Soruyu sorar ve hemen ardından, Marx, her okumuş yazmışın vereceği cevabın kimi yanılgılar içerebileceğini hatırlatır: “Para-sermaye …. hakkındaki görüşler, genellikle, yan yana duran ya da birbirlerine karışan iki yanılgı içerir. Birincisi: Sermaye değerinin para-sermaye olarak yerine getirdiği ve tam da para biçiminde bulunduğu için yerine getirebildiği işlevler, yanlış bir şekilde, bu değerin sermaye olma niteliğinden türetilir; oysa bu işlevler, yalnızca, sermaye değerinin para durumundan, para olarak görünüş biçiminden kaynaklanır. İkincisi, ilkinin tersidir: Para işlevinin onu aynı zamanda bir sermaye işlevi kılan özgül içeriği, paranın doğasından türetilir (dolayısıyla, para, sermayeyle karıştırılır); oysa bu işlev, buradaki P – E işleminde olduğu gibi, salt meta dolaşımında ve buna karşılık gelen para dolaşımında hiçbir şekilde verili olmayan toplumsal koşulların varlığını şart koşar.” (altını ben çizdim; s. 41)

Marx, yukardaki alıntıda “sermaye işlevi” şeklinde ifade ettiği “..
kapitalist ile ücretli emekçi arasındaki sınıf ilişkisi(nin)..” dolaşımda verili olmayan toplumsal koşulların ürünü olduğunu söylemektedir. O toplumsal koşulların ne olduğunu da açıkça belirtmiştir tabii: “…emek gücünün gerçekleştirilmesinin koşullarının (geçim araçları ve üretim araçları), başkasının malları olarak, emek gücü sahibinden ayrı olmaları..” (s.41). Demek ki, tıpkı cebinde köle satın alacak kadar para ile dolaşanlar yüzünden kölelik vuku bulmadığı gibi emek gücü satın alabilecek para babaları yüzünden de kapitalizm (yani kapitalist ile ücretli emekçi arasındaki sınıf ilişkisi) vuku bulmazmış. Sözkonusu ilişki, geçim araçlarını ve üretim araçlarını emekçilerden koparıp, onları başkasının malları haline getiren toplumsal süreçlerin sonucu imiş.

Toprağı bol olsun, benim İTÜ yıllarımın öğrenci lideri Harun Karadeniz’in
Kapitalsiz Kapitalistler diye bir kitabı vardır. Harun, orada (P –M)’nin diğer ayağına, (P – Üa)’ya, para ile üretim araçları satın alınmasına yoğunlaşarak, kapitalistlerin para-sermayesiz, dolayısıyla Üa’sız oluşlarını Türkiye gerçekliğinde inceliyordu. Yukarda ise, Marx’ın (P –M)’nin öbür ayağına, (P – E)’ye yoğunlaştığında ufkumuzu nasıl genişlettiğine sadece küçük bir örnek verdik. Kapital II’nin nasıl elzem, nasıl harika bir metin olduğunu sezdirtebildiysek ne ala..




11 Kasım 2012

İdam cezası hezeyanı...


Tayyip Erdoğan nabza göre şerbet vermeyi, hele deplasmanda ise hiç ihmal etmiyor. Medyanın neredeyse tamamı AKP işgali altında, dolayısıyla Türkiye başbakanının sağa sola gidişlerini, attığı salvoları ilgilenmesek de mecburen bilmek zorundayız. Kendileri bir kaç gündür Endonezya’daydı, malumunuz. Yine malumunuzdur, Endonezya müslümanı en bol ülke. Türkiye ise müslüman sayısında bayağı gerilerde, sekizinci imiş! Bırakın 3 çocuk teşviğini, 5 çocuk şikesi bile Endonezya’yı yakalamaya yetmiyor. Toplantının başlığı da global bilmem ne olunca Erdoğan fırsatı kaçırmayarak Birleşmiş Milletler’den giriyor, idam cezasından çıkıyor. Arada Norveç’e giydiriverme de cabası.

AKP hükümeti, açlık grevcilerinin kararlılığı, taleplerin haklılığının giderek yaygın kabulü karşısında sıkışmış vaziyette. İdam cezasını geri getirmeyi düşünecek denli hezeyan içinde. Ruh hali böyle olunca, Suriye vesilesiyle BM’e çatıp Norveç’te 77 kişiyi öldüren Anders Behring Breivik’in alabileceği en yüksek cezaya mahkum olmasına bozularak, lafı idam cezasına getirivermek insana normal geliyor olmalı! Nitekim, Erdoğan, Avrupa’nın idam cezasını kaldırmış olmasını gerilik addederek, “bakın Hindistan’a, Çin’e, Endonezya’ya, hatta Amerika’ya, orada idam var ama” deyiverdi. İlginç “tesadüf” bu 4 ülkenin de BM Genel Kurulu’nun 2007, 2008 ve 2010’da almış olduğu idam cezasına global morotoryum kararına karşı çıkmış olmaları.

Tabii, özellikle bugünlerde yurtiçi yurtdışı demeden olguları çarpıtan usluba alıştık. Malum atışlar: “sadece 1 kişi açlık grevinde,” “içerdekiler açlık grevinde, dışardakiler kuzu kebapta,” “halk idam cezasını geri getirmemizi istiyor” vs. Bu sefer de, idam cezasını desteklemek niyetiyle, varsın birileri Avrupa’ya karşı idealize edilen 4 ülkeyi ayaküstü aynı kefeye koymuş olsun. Bu arada, Hindistan ve Endonezya’da idam cezasının çok seyrek uygulandığı, ABD’nde 17 eyaletin idam cezasını kaldırmış olmaları gürültüye gelirse gelsin. Önemli değil, yeter ki, o an kurtarılsın, gözler boyansın.

Geçen hafta Yavuz Ekinci’nin, köşelerde açlık grevcilerinin mektuplarına yer verilmesi önerisine uymuştum, bu hafta da devam ediyorum. Memleket kaynıyor, Adalet Bakanlığı hala ana dilde savunma hakkını sağlayacak yasal değişiklik için bir yandan Erdoğan’ın uçağını bekliyor, bir yandan da “koster bozuk” yalanına devam ediyor. Allah akıl fikir versin!

Ne demişti Ayşegül Devecioğlu Bianet’teki son yazısında?
“…Bu şehirde yas tutmayı bilen bir köpekçik var. Hala bir umudumuz var.” (tinyurl.com/ahknv9v)

***


Ben Dilşah Kocakaya,

Lise öğrencisiyken 2008’de gözaltına alınarak tutuklandım.  Üniversitede arkeoloji bölümü öğrencisiyim; ancak 4 yıldır gizli tanık ifadesi yüzünden tutuklu olarak yargılandığım için okuyamıyorum. Cezaevlerinin dolup taştığı böylesi bir süreçte tutuklu olmayı yargılamıyorum. Zira Türkiye’nin olağanlıklarından birini yaşıyorum, yaşıyoruz. 18 yaşında cezaevine girdim ve şu an 22 yaşındayım. Çocukluğumdan gençliğe uzanan yıllarımı cezaevinde geçirdim, geçiriyorum. Mahkeme salonlarında adaletin hangi mülkün temeli olduğunu sorgulayarak büyüdüm. Kürt-Zaza bir anne babanın çocuğuyum. Ancak okuduğum yıllarda anadilimi kullanamadığım için unutmanın eşiğine gelmiş bulunmaktayım. Bugün 51 gündür İmralı duvarlarını parçalamak ve annemin sütü gibi hakkım olan anadilimi tüm kamusal alanlarda kullanabilmek için süresiz-dönüşümsüz açlık grevindeyim. Annelerimiz alanlarda çocuklarımız ölmesin, biz ölelim diye çağrıda bulunuyorlar. Annelerimizle kendi dilleriyle konuşabileceğimiz günleri getirmek ve tecridi paramparça etmek için ölümü öldürmeye yol alıyoruz. Tarih, direnenlerin kazandığını bir kez daha gösterecektir.
 



4 Kasım 2012


Açlık Grevleri ve Sol Siyaset


Başladığından bu yana değişik tarihlerde süresiz ve dönüşümsüz açlık grevine katılan tutuklu ve hükümlülerin sayısı 700’e yakın. Greve ne zaman başladıklarına ve minimum beslenme (tuz, su, şeker vs.) koşullarına bağlı olarak, grevcilerin bir kısmı bedenlerinde kalıcı hasar bırakacak, hatta onları ölüme götürecek eşiği geçmek üzere. Hayatlarını başkalarının hakları ve barış için adamaya kararlı bunca grevcinin taleplerine, sanki bu eşiğin geçilmesini beklercesine, nihayet medya da yer vermeye başladı. Şüphesiz bu süreçte başından beri talepleri gündemde tutmaya çalışan kesimlerin rolü de yadsınamaz. Açlık grevinin medyada kısmen bile yer almasına dayanamayan (T. Günersel’in tabiriyle kabil-i hitap olmaktan çoktan çıkmış) Tayyip Erdoğan, İdris N. Şahin ve benzerlerinin sataşmaları, devirdikleri çamlar da paradoksal bir biçimde hem medyanın hem de halkın taleplere gösterdiği ilgiyi artırdı.

Bu bağlamda, 1 Kasım’da bir grup aydın Taksim’de bir otelde bir araya gelerek grevcilerin taleplerini ve durumun vehametini dile getirdi. AKP hükümetini göreve davet etti. İşte bu “AKP’yi göreve davet etme” tarzı üzerine ilkin toplantıda bazı dostlarımla, daha sonra da Facebook sayfamda paylaştığım gözlemimi aktarmak istiyorum.
Dedim ki: “Yaşar Kemal ile Tarık Günersel'in konuşmalarını çok beğendim. Diğer bazı konuşmalarda öne çıkan bir vurguyu beğenmedim ve siyaseten içinden geçtiğimiz konjonktürün doğru değerlendirilemeyişinin tezahürü olduğunu düşünüyorum. Neydi bu vurgu? AKP zaten ana dilde savunma hakkını gündeme almışmış, hatta Erdoğan'ın kendisi gerekirse Öcalan'la da görüşürüz demişmiş. Zaten, ölüm orucuna yatanların talepleri de buymuş. O zaman AKP dediğini yapsınmış vs. vs. Bu argümantasyon aydın deformasyonudur: söylenenler ile yapılanlar arasında çelişki bulmanın şehveti içinde açlık grevindekilerin politik taleplerini bir başka siyasetin lafzına mahpus ettiğinin farkında olmaksızın, hala o siyasete doğrusunu göstererek, ondan medet ummaktır. Konjonktürün gerektirdiği siyaset tarzı otonom davranmaktan geçmektedir.

Grevcilerin taleplerine cevap verebilecek otorite şüphesiz AKP hükümetidir, daha doğrusu, bakanlardan ikide bir adeta “şöförüm,” “ahçım” tonlaması ile bahseden Erdoğan’dır. Peki, bu kişinin, bırakın diğer meseleleri sadece Kürt sorununa ilişkin sicili umutlu olmayı gerektiren bir nitelikte midir? Hadi sicilini geçtik, ruh hali müsait midir taleplere cevap vermeye? Etrafındaki kadronun kalitesi de
Yeni Akit güvenilirliğine endeksli “kuzu kebap” saldırısını dizayn edip Erdoğan’ın ağzına yerleştirme düzeyindedir. Şimdi, kalkıp bu kişiye “daha önce şunu demiştiniz, bunu demiştiniz, unutmuş olmalısınız, sizi tutarlılığa davet etmek istiyorum” demenin alemi var mı? Yoksa, yeni bir “yetmez, ama evet” alemi var durumu ile mi karşı karşıyayız?

Sıra geldi AKP’ye çelişkilerini göstererek, sözünün eri olmaya davet ederek değil de, otonom davranarak geliştirilebilecek somut siyaset tarzına. Otantik bir örnek verelim; öneren, bu tartışmanın dışından bir ses, bölgeden,
Cennetin Kayıp Toprakları’nın yazarı Yavuz Ekinci: “Gazetelerde ve internet haber portalında köşesi olan yazarlar, köşelerinde belirlenmiş bir günde birer tutsak mektubu yayınlarsa ne güzel olur. 683 tutsak açlık grevinde. Sayılara hapsettigimiz insanları anlatamayız. Çünkü en hikayesini bilmediklerimize düşman kesiliriz.”

Ekinci’nin çağrısına ses verelim, tutsakların sesini yayalım. AKP hükümetini, grevcilerin taleplerini, kitabi, naif argümantasyonlarla değil geniş halk desteğiyle kabul etmek zorunda bırakacağımızı unutmadan.

***

Ben Emel Gültekin,

14 Mayıs 1984 Amed Bismil doğumluyum. 15 Aralık 2010’da tutuklandım. Anadilimde savunma yapmak istedim fakat reddedildim. Savunmam alınmadan örgüt üyeliğinden 7 buçuk yıl ceza aldım. Yaklaşık iki yıldır cezaevindeyim ve darbe sonucu oluşan fiziksel rahatsızlıklar yaşamaktayım. Damarlarımda ciddi ezilmeler ve zedelenmeler mevcuttur. Hakikat aşkının özgür yaşama yaklaştığı bir dönemden geçiyoruz. Böyle kutsal bir eylemde insanlık adına verilen bu savaşta bedenini ölüme yatırmak benim, bizim için onur verici ve büyük bir anlam taşımaktadır. Biz yaşamayı ve yaşatmayı uğrunda canımızı verecek kadar çok hissediyor ve seviyoruz.







28 Ekim 2012


Severiz Sivilleri…


Sol’un Allahı” olarak takdim edilen Stuart Hall, geçen Şubat’ta, İngiltere’nin prestijli gazetesi Guardian’daki söyleşisinde: “Kültürel çalışmalarla ilgilenmeye hayatın sadece ekonomi tarafından belirlenmediğini düşündüğüm için başladım.… Hayatımı Marksizmle ve neoliberalizmle münakaşa içinde geçirdim. Her ikisinin de görüşü son kertede ekonominin hayatı belirlediği idi. Ne zaman bu son kerte allah aşkına?”

80’ine gelmiş olan Stuart Hall 50 yaşlarında iken yukarda söylediğinin tam tersini savunuyordu. Yine de “son kerte” sorusu önemli, bilahare döneceğiz.

Şimdi daha bir kaç gün önce ABD’nde yaşanan ve bizde sadece bir iki gazetenin ekonomi sayfalarında kısmen değinilen bir olaya geçelim: Bank of America’ya ABD Adalet Bakanlığı tarafından dolandırıcılık yaptığı iddiasıyla açılan 1 milyar dolarlık tazminat davası.

Davanın geri planı şöyle. Bilindiği üzere ekonomik buhran öncesinde bankalar yerden mantar biter gibi çoğalmıştı. Parsayı toplamak için iştahı kabaran kabaranaydı. O bankalardan biri olan Countrywide Financial 2007-9 arası gerekli denetimleri yapmadan sağa sola ipoteğe dayalı emlak kredisi (
mortgage) veriyordu. Mesele para satarak para kazanmanın ötesine geçen bir sahtekarlık şeklini almıştı. “Egzotik,” “riskli” krediler verildiği anda, işi bitiren kredi memuru ekstra primini cebe indiriyor, banka da acilen kredi kontratlarını bir başka “yatırımcı” kuruluşa kazıklamaya çalışıyordu. Bir süre devam etti bu üç kağıtçılık. Üç kağıtçılık demem aslında hafif kalıyor. Bizatihi Countrywide Financial camiasında bu finansal akrobasinin adı hustle (orospuluk yapmak) imiş!

2008’de Bank of America bu Countrywide Financial’ı satın aldıktan sonra, doğuştan batık olan bu kredi kontratlarını kime satıyor biliyor musunuz?
Mortgage piyasasının ihtiyacı olan sigorta garantisini sağlamak üzere devlet tarafından 1930’larda kurulmuş Fannie Mae ve daha sonra eklenen Freddie Mac adlı şirketlere. Ardından beklenen oluyor ve batık kredilerin batık olduğu anlaşılıyor. İşte o zaman, yani artık saklanamaz sahtekarlıkların diz boyu olduğu kriz ortamında Bank of America dahil birçok bankaya dava açmak mecburiyeti doğuyor. İşte gazetelere yansıyan davanın geri planı bu.

Gazetelere yansımayan kısmı şu. ABD’nde davalar
criminal (ceza) ve civil (hukuk) şeklinde ikiye ayrılıyor. Eğer işlendiği varsayılan suç topluma yönelik, topluma şu ya da bu şekilde zarar vermiş ise criminal, değilse civil davalarla soruşturuluyor. Bank of America’ya karşı açılan bu tazminat davasının civil olması uygun görülmüş. El insaf! Sen bile bile, bizzat savcının kelimeleriyle “spekteküler utanmazlık” içinde milyar dolarlık sahtekarlığı dizayn et, sonra kalk bunları kamulaştırılmış, yani zararları sıradan insanların vergileriyle karşılanan Fannie Mae ve Freddie Mac’e kakala ve topluma yönelik suç işlememiş ol. Sivil ve medeni bir tarzda sadece 1 milyar dolarcık bir civil dava ile yetin. Bu başarıda Bank of America’nın sadece 2012’nin 3. çeyreğinde harcamış olduğu 1.6 milyar dolarlık avukatlık hizmetleri kaleminin rolü olup olmadığını takdirinize bırakıyorum.

Artık rutinleşmiş bu tür finansal dolandırıcılıkların şirket yöneticilerinin kötü ruhlu, aç gözlü kişiliklerinden kaynaklandığını düşünmüyoruz haliyle. Devlet
civil değil de criminal dava açıp, üç beş Bank of America mensubunu cezalandırsa idi tabiî ki fena olmazdı. Ama sorunun kaynağına dokunulmamış, o kendini yeniden üretmeye devam eder olurdu. Finansal ya da finansal olmayan dolandırıcılıkların (mesela endüstriyel casusluğun) kaynağı, şirketleri böyle davranmaya iten kapitalizmin vahşi rekabet mantığıdır. Her şirket neredeyse iliklerinde rakiplerinin dolandırıcılık yaptığını hissettiği için dolandırıcılık yapma mecburiyetinde kalır. Kimi çok, kimi az yapar. Ama, tanımı gereği dürüst, adil kapitalist şirket olamaz. Bu kabulle başlarsak, sadece ekonominin değil, hayatın da nasıl aktığını anlamaya başlarız.

Bütün bunlardan sonra Stuart Hall’un süper-retorik
“ne zaman bu son kerte allah aşkına?” sorusuna sahici bir cevap verebiliriz: şimdi!








14 Ekim 2012

Şuursuz Devlet


Devlet şuursuzlaşabilir. Türkiye’de yaşanan budur.

Zorlama ayrımlar moda oldu. Bunlardan biri de devlet ve hükümet ayrımı. Şöyle laflar çok ediliyor: “
Biz devletin bekası için hükümetimizi (iktidarımızı) feda edebiliriz,” ya da “hükümetler gelir gider, devletimiz kalıcıdır.” Bu tür kullanımlarda genellikle kastedilen, 1923 yılında kurulmuş Türkiye Cumhuriyeti’dir. O da, sınırları uluslararası antlaşmalarla belirlenmiş, diğer ülkeler tarafından tanınmış bir ulus-devlettir.

Oysa, devletten söz edildiğinde, aslında belli grup ve sınıfların çıkarlarını korumak, gözetmek ve de gerektiğinde elindeki silahlı gücü kullanmak üzere dizayn edilmiş bir makinadan söz ediyoruz. Hükümet ise, hem bu makinayı kullanan hem de makinanın parçalarını (bakanları, askerleri, polisi, üst düzey bürokratları, v.s.) sık sık değiştirerek amacına uygun modifikasyonlar yapan siyasi partinin uzantısıdır. Bu şekilde görüldüğünde hükümet ve devlet iç içedir, neredeyse aynı şeydir. O zaman, bu yapıya,
ulus-devlet misali hükümet-devlet gibi bir ad yakıştırabiliriz.

Şuurlu hükümet-devlet, ya da kısaca devlet, yaslandığı, beslendiği sınıfları bilen, onların çıkarları ile uyumlu davranan devlettir. Şimdi, allah aşkına son dönemlerdeki davranışlarına baktığımızda, AKP devletinin icraatlarını şuurlu bulmak mümkün mü? Gözü dönmüş partizanlara değil tabii bu soru. Biraz haberleri izleyen, saçma sapan kabadayılıkların kanlı savaşlara dönüşmesinden tedirgin olanlara. Onlar için cevabın net olması gerekir. AKP devleti bayağı şuursuzlaşmıştır.

Bir iki somut kanıt. Suriye politikası ile başlayalım. Orta Doğu’nun en gerici, aile bazlı rejimlerini arkana alıp demokrasi çığırtkanlığı yapmak, tankları, topları sınıra yığmak akla, izana sığar mı? Türkiye’nin askeri donanımını bildiğini söyleyenlerin yalancısıyım: sınırdaki 250 tank, tamamının kullanılır durumda olup olmadığını bilmediğimiz toplam tankların aşağı yukarı %20’si imiş; Suriye hava koruma sistemini aşabilmek için ise en az 600 cruise füzesine ihtiyaç varmış, vs. Kaldı ki, daha donanımlı olsan ne olacak? Rusya, ikide bir “
otur, oturduğun yerde” demiyor mu? Şuursuzluk, “Rusya’ya da gerekirse kafa tutarım” derecesine mi yükseldi yoksa? Bırakalım askeri çatışmanın anlamsızlığını, bu toplumun ısınmak, yemek pişirmek, hatta elektrik üretmek için Rusya’dan her gün aldığı doğal gaza bağımlılığını, ciddi bir gerginlik durumunda bunun kesilme ihtimalini de mi düşünemeyecek kadar şuursuzlaştılar? Hangi egemen sınıf ve tabaka kapitalist çarkın enerjisizlikten durmasını ister?

TBMM’nden geçti geçecek sendikal hakları güdükleştiren yasaya ne demeli. Aslında, bu son cümle doğru olmadı. Çünkü, sendikal hakları güdükleştirilen sadece emekçiler, çalışanlar. Bir de işverenler sendikası var malumunuz. Yani patronlar ve burjuvalar sendikası! Emekçilerin sendikal hakları güdükleştirilince, işverenlerin sendikal hakları geliştirilmiş oluyor haliyle. Sermaye yanlısı AKP için bu kadarı şuurlu gibi. Ama yasanın ayrıntılarında ölçünün iyice kaçtığını görüyoruz.

Sadece bir tanesini kaydedelim. 30 işçiden az işçi çalıştıran iş yerlerinde sendikal faaliyetlere katıldığı gerekçesiyle işten çıkartılanlara tazminat ödenmesi zorunluluğunu kaldıran yasal ‘düzenleme.’ Aklı başında herkesi şaşırtacak, kaba saba, şuursuzluk derecesinde işçi düşmanlığı.

Çalışma Bakanı, “
nedir bu değişiklik, nereden çıktı” diye soranlara, kalkmış, utanmadan “bu düzenlemeyi İşveren Sendikaları talep ettiği için” yapmak zorunda kaldıklarını söyleyerek savunma yapmış. Üst düzey makina parçasında üst düzey şuursuzluk!




7 Ekim 2012

İran, fahri doktora



İki konu var değinmek istediğim. Daha ciddi olanı ile başlayalım: İran parası Riyal’ın dolar karşısında değer kaybetmesi ve hiper-enflasyon tehlikesi. Ortalık toz duman. Bir yanda, yedi düvele “saldırabilirim ha, bak, TBMM’ni de arkama aldım” manasına gelen tezkeresi eline tutuşturulmuş AKP. Öte yanda, seçim telaşına düşmüş, ikisi de İran’ın can düşmanı olan ABD ve İsrail. Obama hükümeti 2010’dan beri, İran’ın nükleer programının bomba üretimine dönük olduğu iddiası ile, İran’a ticari ve finansal ambargo uyguluyor. Batılı ülkeleri de arkasına almış vaziyette. AKP ise tam anlamıyla kıvırtıyor. Ambargoyu destekler gibi yaparken enerji ihtiyacını İran’dan karşılamaya devam ediyor. Ödemelerini ise bankalar aracılığı ile dolar bazında değil de altınla yapıyor. Alan memnun, satan memnun. Tabii, ara sıra ABD’nin uyarılarını dikkate almazsak. Nitekim elimizdeki son verilere göre, Ağustos 2012 itibariyle AKP’nin şimdiye kadar çokluk doğrudan İran’a yaptığı altın ödemelerini Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) bankaları aracılığı ile yaptığı anlaşılıyor. Mustafa Sönmez’in belirttiğine göre Ocak-Ağustos arası, yani 7 ay boyunca BAE’ne yapılan toplam altın ihracı 150 milyon dolar iken birden sadece Ağustos ayında 2 milyar dolara yaklaşmış. İran’a doğrudan ödeme sevimsizleşmiş anlaşılan, aniden BAE yolu tercih edilmiş. (Cumhuriyet, 5 Ekim).

ABD ve İsrael ise, Riyal’in sadece Eylül’ün son haftasında dolar karşısında % 40 değer kaybedişini nihayet ambargonun etkisini gösterdiğine bağlıyor. Bu da, tam seçim öncesi her iki ülkenin de tekrar seçilme telaşındaki siyasilerine, destekledikleri bir politikanın nihayet bekleneni(?) ürettiğini söyleyebilme imkanı veriyor. Riyal’in değer kaybedişinin ne kadarının ambargo etkisi yüzünden, ne kadarının iç ve dış spekülatif hareketlilik ya da manipülasyonlar yüzünden olduğunu kestirmek mümkün değil. İran’ın yabancı bankalarda dondurulmuş döviz rezervleri, gıda dahil ithalata bağımlılığı, dolayısıyla Riyal’in değer kaybı yüzünden giderek daha fazla harcama ile ihtiyaçlarını giderebilme durumu ister istemez enflasyonu körükleyecek. Bu mekanizmanın etkisi yüzünden İran’ın nükleer programından vaz geçeceğini ummak naiflik olur. Olan, geliri sabit sıradan İranlı’ya olur. O da ayaklanırsa ne olur, bilinmez. Geçen sefer, insanlık tarihinin gelmiş geçmiş en halk devrimini yapmışlardı.


Fahri Doktor Erdoğan

Daha az ciddi, hatta gayri ciddi olana geçelim. Bu memleketin üniversiteleri acaip, başbakanı ise daha da acaip. Sanki fahri doktora verecek adam/kadın kalmadı, sen kalk Tayyip Erdoğan’a yirmi-bilmem-kaçıncı doktorayı ver. Dünyanın bütün ülkelerine (potansiyel) savaş açma iznini AKP takımına ve gözü dönmüş MHP’ne onaylatışını kutlarcasına. Yıldız Teknik Üniversitesi’nde, bu son ünvanı kabulü sırasında Erdoğan: “Ben bu şehre aşığım, sevdalıyım. Burada doğdum, büyüdüm….. Bugün kentsel dönüşüm için binaları yıkmaya başlıyoruz” demiş. Doktor ya, bir bildiği vardır, aşık olduğu şeyi kesip biçme hakkını sorgulayacak değiliz.

Konuşma uzun, her iki cümleden biri çerçeveletilecek cinsten. Üniversite eğitim, öğrenim kurumu ya, Erdoğan bu konulardaki engin ufkunu, donuna kadar aranmış, seçilmiş öğrencilerle paylaşmadan edemiyor: “… işte 5,5 yaşında bir çocuk eğitim görebilir mi gibi ifadeler kullanılıyor. Halbuki ben biraz ileri gideceğim, ben biliyorum ki her canlı anne karnında eğitim almaya başlıyor. Beslenme eğitimini orada almaya başlıyor canlı.” Yoruma gerek yok, her şey çok açık, bilmiyorsanız susun, ağzınızı açmayın türü bir ‘bilgi.’

Gelelim zeka ve 18 yaş meselesine.Bizim Hans’tan Helga’dan geri kalır ne yanımız var? Biz onları aşabilecek zekaya sahibiz... Bize bakan heyecan bulsun, aşk bulsun, başarmak için her şeye sahibiz. Yeter ki inanalım” Herkesten daha zekiyiz, tek eksiğimiz yeterince inanmamak! Kaldı ki, onların eksikleri saymakla bitmez, al sana en başta geleni: “Birbirinizden asla kopmayın. Batının yıkılışı buradan gelecektir… Çünkü onlar 18 yaşından itibaren iki kardeş aynı evin içerisinde oturmuyor… Ama bizde böyle olmamalı.” Kıssadan hisse, Batı’yı yakalamaya çalışalım, ama dikkatli olalım, oralardan bize cazip gelebilecek her şeyi kapmayalım. Süpermarkete gider gibi yapalım, nasıl iyi deterjan var, kötü deterjan var. Batı’nın da bize uygun yanlarını alalım, gerisi raflarda kalsın. Derin, fahri doktorlara yaraşır bir tavsiye. Doktora verenler düşünsün.











30 Eylül 2012




Tekrar başlarken


Epeydir yazmıyordum. Uzun süre her hafta yazınca ara vermek iyi geliyor. Kendimi tekrarladığım hissini arkada bırakmam gerekiyordu. Umarım yakın bir zamanda o hisse tekrar kapılmam. Uzatmayayım, şimdilik her Cumartesi karşınızdayım.

Eski minval üzere yazmaya devam edeceğim. Medyada gördüklerim, duyduklarım, okuduklarım yeterince provakatif. Dolayısıyla yazıların önemli bir bölümü bu tip malzeme üzerine eleştiri, hatta bazen sataşma, bazen polemik olacak. Dünya kapitalizmi, bizim kapitalizmimiz berbat durumda. En hızlıları ne yapacağını bilemiyor, AB çözülüyor, Türkiye’de de ekonomi politikalarından sorumlu şahsiyetler panik halinde birbirlerini yemeye başladılar bile. Dolayısıyla, meslek icabı bu alana ilişkin aykırı görüş ve gözlemlerimi de ara sıra paylaşmaya devam edeceğim.

Medya ve ekonomi dışında hem bölgesel durum hem de iç siyasi gelişmeler son derece dinamik ve beklenmedik yeni oluşumlara gebe. Bir sene sonra Mısır’da, Suriye’de, Tunus’ta, Yunanistan’da, İspanya’da hangi noktaya gelinmiş olacağını kestiremiyoruz. Peki, Kürt sorununda nerede olacağımızı, AKP’nin başına nelerin geleceğini bilebiliyor muyuz? “Biliyoruz” diye ahkam kesenlerden, hele “böyle gelmiş böyle gider,” “ne olacak, üç aşağı beş yukarı aynı durum devam eder” diyenlerden uzak durun. Bu tip şahsiyetler televizyon ve gazetelerde hala boy gösterseler de, eskisi kadar ciddiye alınmıyorlar sanki. Hayatın kendisi her klişe beklentiyi, analizimsi saçmalığı hergün yalanlıyor. Kısacası, bu konulara da serinkanlılığı kaybetmeden, bilmişlik yapmadan ara sıra girmek gerekecek.

Bu arada, Marx,
Kapital, üniversite eğitiminin ahvali, şehirlerin alt üst oluşu, kültür ve sanat meseleleri de sık sık bulaştığım şeylerdi. Eski okurlarım onlardan da vazgeçemeyeceğimi tahmin ediyorlardır.

***


Radikal tuhaf bir gazete. Adı iddialı olmasına rağmen muhtevası öteden beri hafif sikletti; ayrılan ayrılana, giderek tüy sikletin altına düştü. Balık baştan kokar misali, Genel Yayın Yönetmeni Eyüp Can’ın şu cümlesine bakın: “İster günah çıkarmak için olsun isterse ulvi sebeblerle sonuçta dünya nüfusunun önemli bir bölümü en temel gıda ürünlerine bile ulaşamıyor” (27 Eylül 2012). Tabi ki, kimse “günah çıkarmak için” veya “ulvi sebeblerle” “en temel gıda ürünlerine” ulaşamamayı tercih etmeyeceğine göre, demek istediğini diyemeyen bir Yayın Yönetmeni ile karşı karşıyayız! Böyle dil sürçmesi olmaz ya, hadi oldu diyelim. Yazının başlığı dahil, bütünü tam bir saçmalık. “Türkiye’de kapitalizmin peygamberi kim?” diye manasız bir soru, ardından da düşük, anlamsız cümlelerle cevap arama telaşı. Olguları yanlış, palavrası bol bir sızlanma, bizde-niye-merhametli-kapitalist-yok yazısı.

Bazı Amerikalı zenginlerin “
derdi gelir dağılımı adaletsizliği ile kapitalizmin yaratıcılığı içinde mücadele edilebileceğini göstermek(miş).” Zenginler bağışı “sadece vergi avantajı açısından değil...ayrıcalıklı bir vatandaş haline” gelmek için de yapıyormuş, vs. vs. Yerli kapitalistlerden merhamet dilenirken Eyüp Can dayanamıyor ve ilk duyduğunda “küçük dilini yut(tuğu)” bir veriyi, herhalde bizim de şaşırıp, bizde-niye-merhametli-kapitalist-yok hayıflanmasına katılmamızı bekleyerek, bizle paylaşma ihtiyacı hissediyor: 1999’da Harvard Üniversitesi “.. tam 2 milyar dolar bağış toplamış ..” Yanlış veri! Saptırma, abartma, ne derseniz, deyin. Hem de, bizzat kendisi bir iki cümle sonra, Türkiye’deki bağışlara ilişkin “..maalesef elimizde sağlam bir veri seti yok. Veri olmayınca da şehir efsaneleri ile iktifa etmemiz gerekiyor” demesine rağmen. Doğrusu şudur: Harvard Üniversitesi 1999’da biten ve önceki 6 yıl boyunca süren bir bağış kampanyası yürütmüştür ve bu 6 yıllık dönem sonunda 2.6 milyar dolar civarında bir bağış toplamıştır. 1999’da toplanan miktar ise 500 milyon dolar civarındadır!

Eyüp Can başkalarına öğüt vereceğine, şu şehir efsanelerine son verilmesine kendi gazetesinden, kendi yazılarından başlasa.







27 Ağustos 2011


Bu Blok Nur Topu

Gibi (mi?)..


Bilme farkındalıktır. Neyi bilip neyi bilmediğinin farkındalığı. “Miş-gibinin” kol gezdiği günümüzde işe yarar, nadir bir hassa.

Hep duyuyoruz kriz vesilesiyle: “Batamayacak kadar büyükler” (
too big to fail). Büyük olan, büyük bankalar, finans kuruluşları. Bir ikisi dışında batmalarına izin verilmiyor. Çok büyükler de ondan mı sadece? Sanıyorum, gören gözler şu kadarını seziyor. Bu şirketler hem büyük hem de çok iç içe geçmiş vaziyetteler. Küreselleşme denilen dinamikler son derece grift ilişkiler üretmiş, ekonomileri kırılgan hale getirmiş durumda. Birilerinin kontrol gücü çok fazla. Devlet (ler) zamanında müdahale etmez ise her şey çökebilir. Bunları biliyoruz, anekdotlar, haberler okuyoruz bu meyanda.

Sadece bunlar mı?
Kapital’in I. cildinin 25. bölümünden, kapitalizmin tarihi gelişim seyri içinde, birikim dinamiklerinin sermayenin yoğunlaşmasını ve merkezileşmesini yarattığını da biliyoruz. Hem de giderek küresel ölçekte. Hatırlayalım:

Toplumsal sermayedeki büyüme, çok sayıdaki bireysel sermayelerin büyümeleriyle olur. Diğer bütün koşullar aynı kalmak üzere, bireysel sermayelerin ve bunlarla birlikte üretim araçlarının yoğunlaşması, bunlar toplumsal toplam sermayenin ne oranda parçaları iseler, o oranda büyür.

Toplumsal toplam sermayenin çok sayıda bireysel sermayeye bölünmesi ya da bunun parçalarının birbirlerini geriye itmeleri, birbirlerini çekmeleri biçimindeki bir karşı tepkiye yol açar....

Oluşmuş bulunan sermayelerin yoğunlaşması, bu sermayelerin bireysel bağımsızlıklarının kaldırılması, kapitalistin iktisadi varlığına bir diğer kapitalist tarafından son verilmesi, çok sayıdaki küçük sermayelerin az sayıdaki büyük sermayeler haline gelmesidir. Bu süreci ilkinden ayıran, mevcut ve faaliyet halinde bulunan sermayelerin dağılımının değiştirilmesinden başka bir ön koşulunun bulunmaması, dolayısıyla, hareket alanının, toplumsal zenginliğin mutlak büyümesiyle ya da birikimin mutlak sınırlarıyla sınırlanmış olmamasıdır. Sermaye bir yerde büyük kütleler halinde bir elde toplanmaktadır, çünkü başka yerde pek çok elden uzaklaşmaktadır. Bu, birikim ve yoğunlaşmadan farklı olarak, gerçek merkezîleşmedir.” (Kapital, İstanbul: Yordam Kitap. s. 604-5)

Bu sürecin kurumsal ifadesi, benim UTŞ (Ulus Tanımaz Şirketler) dediğim, ama literatürde Çok Uluslu Şirketler (ÇUŞ) olarak bilinen mevcudiyettir. Şu ana kadar bunların hangi sektörlere ne kadar hakim olduklarını, doğdukları ülkeleri, nerelere yayıldıklarını vs. biliyorduk. Küresel kapitalizmin giderek finansallaştığı da ağızlarda sakız.

Bilmediğimiz nedir? Bu şirketlerin birbirlerine sahip olma dereceleri, mülkiyet miktarlarının dozu ve de buna bağlı olarak kontrol kapasiteleri. Bu şirketlerin içinde finans sektöründe olanların göreli etki ve gücünün boyutu. Bu sorulara adam gibi cevap verebilmek tahmin edilebileceği gibi hem çok kapsamlı ampirik bilgileri, veri tabanlarını hem de metodolojik araçları gerektirir. Veri tabanının adı Orbis 2007; OECD’nin ÇUŞ tanımı easa alınarak 43060 ÇUŞ ile ilgili bilgilerin derlendiği bir hazine. Metodolojik genel çerçeve ise network çözümlemeleri, topolojik teknikler. Geçtiğimiz ay bu alanda çalışan bir grubun yayınladığı ve
Science News’a da haber olan bir çalışma (Küresel Şirket Kontrolü Şebekesi) yukarda söylediklerimin motivasyon kaynağı (arxiv.org/pdf/1107.5728v1).

Sözünü ettiğim çalışmanın teknik yanlarına girmeden yukardaki sorularla ilgili bulgularına kısaca değineyim. Veri tabanındaki 43060 ÇUŞ’e, 30 milyon ekonomik aktöre ait bilgiler kullanılarak yapılan şebeke (network) çözümlemesi sonunda 600508 nodül ve 1006987 mülkiyet ilişkisine varılmış! Tabii, ÇUŞ de sahip oldukları mülkiyet ve kontrol kapasiteleri bakımından aralarında farklılaşıyorlar. Dolayısıyla ÇUŞ’i sınıflandırmak mümkün. Çalışmanın ortaya çıkardığı somut bir bilgi adı sanı belli bir
çekirdek/merkez şirket grubunun varlığı ve bu grubun (super entity) tüm ÇUŞ’in ürettiği ekonomik değerin %40’ına sahip olduğu. Finansallaştığını söylediğimiz küresel kapitalizm de bu çalışmayla ete kemiğe bürünmüş: çekirdek grubun %75’i finansal ÇUŞ! Çekirdeğin o alt finans bloğunun 2007 resmi de aşağıda.




Bu blok da son krizden nasibini alıp bir iki zayiat vermiş durumda. Dolayısıyla bloğun aslında ne kadar nur topu gibi olduğu tartışmalı. Belki de sönmekte olan bir balon bu?



20 Ağustos 2011


Çılgınlık Halleri: Savaş ve Kriz


Bugünkü (Cuma) gazetelere göz gezdiriyorum:

Beşiktaş'ın İspanyol yıldızı Guti, attığı golün ardından Beşiktaş formasının üzerindeki Türk bayrağını öptü. Beşiktaş'ın bir diğer yıldızı Almeida ise attığı üçüncü golün ardından asker selamı verdi…

Bayrak, asker selamı, sonumuz hayırlı olsun…

Egemen Bağış, Ajda Pekkan’la basına kapalı başbaşa icra ettiği toplantı sonrasında düzenlenen basına açık toplantıda açıklıyor:

"
Ajda Hanım bu akşam Sayın Başbakanımızın davetine icabet ederek, Başbakanımızla birlikte Somali'ye gidecek. Orada yaşanan insanlık dramını kendisi bizzat gözlemleyecek ve bununla da kalmayacak. Türkiye'de Somali konusunda gerçekten acıları paylaşan birçok partnerle birlikte bir organizasyonun öncülüğünü de yapacak.

Dramın bizzat gözlemlenmesi, birçok partnerle yapılan organizasyonun öncülüğü, sonumuz iyice hayırlı olsun…

18 Ağustos Perşembe, saat 11:30, İstanbul’da Barış Meclisi basın toplantısı yapıyor. Tek bir mesaj var:
savaşı durduralım, oturalım, konuşalım. Gazetelere bakıyorum, Cumhuriyet’te, Radikal’de, Taraf’ta basın toplantısından tek bir kelime bahis yok. Ajda Pekkan, Guti, Almeida’dan tabii ki bahis var. Onları atlamamışlar, Barış Meclisi’nin açıklamasını unutmuşlar!

Radikal’de Avni Özgürel “Vurduk, bitti mi?” başlıklı bir köşe yazısı yazmış. Başlıkta “vurdUK” oldu mu, yazıda ağzı ile kuş tutsa, kurmaya çalıştığı dengenin yarattığı mide bulanmasını teskin edemeyeceğini göremiyor.

VurdUK vb. çılgınlığı yayılıyor…


***


Tarafta Murat Belge’nin “Kriz!” başlıklı yazısını okuyorum: “Bugünlerde sosyalizm konusunda daha fazla yazmak istiyorum. Bu, yalnız içimden gelen, “ne hikmetse!” denecek bir şey değil sanki. Yaşadığımız nesnel hayatın bu ihtiyacı, şu son on, yirmi yıldır olmadığı gibi, önümüze koyduğunu düşünüyorum– buna seviniyorum da.
Kapitalizmin yeni bir krizinin içindeyiz. Şüphesiz bu da, dediğim ihtiyacın ortaya çıkmasına yol açan etkenlerden biri. Ben gene de bu “kriz” edebiyatına pek fazla kapılmamaktan yanayım….

Muhtemelen “
kriz edebiyatı”ndan kastedilen benim gibilerin yazdıkları. 2008’de bir ara ben de sosyalizm konusunda daha fazla yazmak istemiş olmalıyım ki, kriz üzerine bir yazımı şöyle bitirmişim:

…önümüzdeki yıllar sosyalizmin cazibesini arttırabileceği gibi, barbarca düzenlerin de dayatılma ihtimalini besleyebilecek toplumsal, siyasal ve ekolojik gelişmelere, hattâ insanlığı yok edebilecek çılgınlıklara gebedir. Eğer yok edilmezse, insanlığın geleceği, tek tek insanların kendilerini aşan dinamiklerin şuuruyla davranabilen örgütlülüklerinin eseri olacaktır. Yaşadığımız derin kriz, bir yandan bu geleceği tahayyül ederken, bir yandan o örgütlülükleri kurma imkânını veriyor.

İnsanlığı yok edebilecek çılgınlıklara gebe olma eşiğini aştık, bizzat içindeyiz.

Geçen Pazar (14 Ağustos) akşamı NTV’de krizlerin tarihi üzerine Mahfi Eğilmez, Çağlar Keyder ve Sungur Savran’ın konuk olarak katıldığı bir program yayınladı (http://video.ntvmsnbc.com/#tarih-konusmalari-14agustos-2011.html). İzlenmeye değer çok iyi bir programdı. Özellikle, program boyunca Marksist analizin zenginliğini ve açıklayıcılığını çok yetkin bir biçimde sunan Savran’ın “kehanetleri” karşısında, sonunda çözümün ancak kapitalizmin dışında, sosyalizmde olabileceğini eski Hazine müsteşarımız Mahfi Eğilmez’in bile kabul etmesi bayağı ilginçti. Savran, krizin bizzat kendisinin (ve bence, bir ölçüde Belge’nin hafife aldığı krize ilişkin “edebiyat”ın da) gündeme, sistemi sorgulayan soruları, dolayısıyla sosyalizm alternatifini getirdiğini vurgulamasından sonra, programın yöneticisi Oğuz Haksever soruverdi:

--
Mahfi bey, siz ne diyorsunuz bu sosyalizm fikrine?

Mahfi Eğilmez’in cevabı, bugünlerde sosyalizme duyulan çaresiz “ilgi”nin alameti farikası gibiydi.

Şu cümle çıkıverdi Mahfi beyin ağzından:

--
Tabii, niye olmasın. O da bir alternatif. Kapitalizmin içinde bir çıkış yok. Oturup düşünüyoruz burada bir çözüm yok…

Cenah genişliyor, hadi hayırlısı.






13 Ağustos 2011


Nouriel Roubini’nin Wall Street Journal’a verdiği video mülakatta “Karl Marx haklıydı, kapitalizm bir tarihte kendi kendini yıkacaktır….piyasalar çalışmıyor” demesinin tabii ki haber değeri vardır. Şirketlerin peşinden koştuğu, 1 saatlik konuşma için onbinlerce dolar verip herkesin ağzının içine girdiği bir star’dan söz ediyoruz. Genellikle, kapitalizmin gündelik seyrine ilişkin tahminlerinde de at gözlüğü takmayan iktisatçılardan olduğu için gördüğü itibar anlaşılır.

Öte yandan, Marx’ın haklılığı, kapitalizmin yapısal dinamiklerinin sürekli kriz yarattığı, piyasaların çalışmadığı gibi harc-ı alem tespitler benim gibileri tahmin edersiniz ki fazla etkilemez. Biraz serin kanlı ve eleştirel bakabilen, Marksist olsun, olmasın herkesin gördüğü şeyler bunlar.

Roubini daha önce de “
tek tek şirket hisse senetlerini alıp satmayı zaman kaybı” olarak nitelemiş ve “kimsenin parasını kumarhanede oynarcasına yatırmaması gerektiğini” söylemişti. Aklı başında herkesin kabul edeceği tavsiyeler bunlar. Gel gör ki, kapitalizmin dayattığı davranış kalıpları aktörlerin gözlerini döndürüp, aklını başından alıyor. Yine bugünkü haberlerde Fransa, İtalya, İspanya ve Belçika’nın açığa satma (short-selling) adı verilen leş kargalılığını yasakladığını öğrendik. Hisse senetlerinin değer kaybetmeleri beklentisiyle bahse girip” voli vurmayı uman spekülatörlere kapitalist devlet “dur” diyor. Gel de, Roubini’ye katılma: “piyasalar çalışmıyor!”




30 Temmuz 2011

Vergi Ödemeli mi,

Ödememeli mi?


BDP’li Batman milletvekili Bengi Yıldız Taraf gazetesinden Neşe Düzel’e “Demokratik özerkliğini ilan eden yer, Ankara’ya vergi vermemeli ama devletten yardım almalı. Geri kalmış yörelerin hepsi için bu böyle olmalı. Zira bu bölgeler ihmal edildi, devlet yatırımları Marmara-Ege’ye yaptı” dedi ve anında çıngar koptu. Kopan çıngar arasında, tahmin edilebileceği gibi, Tayyip Erdoğan’ın “ödemediği zaman bedelini ödemek durumunda kalır” lafı ön plana çıktı. Malum medyamız da, hemen, acaba “bedelden ne kastetmiş olabilir?” “cezacı mantık devlet adamlığı ile bağdaşır mı?” temalı ‘yoğun’ ve ‘derin’ bir tartışmayı başlatıverdi.

Erdoğan’ın fevri çıkışlarının yorumunu pop-psikiyatri uzmanı gazetecilere bırakarak, aynı günlerde sık sık karşılaştığım, hem de sol göstererek yapılan
vergi savunuculuğuna değinmek istiyorum. Yanlış anlaşılmamak için baştan vergi meselesine nasıl baktığımı kısaca belirteyim.

Tartışılan konu bağlamında, devletin, yani vergi toplayan merciin, dolayısıyla verginin kendisinin yok olduğu ideal bir topluma referansla geliştirilecek argümanları atlayabiliriz. Konumuz, A.B.D.’nden T.C.’ne kadar kapitalist devletin topladığı vergilerdir. Burada dikkate alınması gereken safhalar şunlardır: ilkin, verginin kaynağı (gelir tipi ve kimin ödediği anlamında), ardından, bu vergilerle sağlanan parayla yapılan harcamaların niteliği (kime dönük ve ne amaçla yapıldığı anlamında), sonra, hem vergi toplarken hem de vergilerle yaratılan fonları harcarken yapılan adaletsizlikler ve de en son olarak, bu adaletsizliklerin çözümüne ilişkin politikalar.

Netlik sağlamak için somutlayalım: vergiler gelirler (ücret ve kâr) ve harcamalar (zengin ve yoksul) üzerinden toplanır. Devlet bu parayla okul ve hastane yapabileceği gibi tank, tüfek de satın alıp, CIA veya JİTEM mensuplarını da besleyebilir. Hatta, devletin sütü bozuksa, hayali ticaret yapanlara teşvik harcamalarını, buzdolabı, fırın kılığında seçim-teşvik-primi türünden şike harcamalarını da bu vergilerle finanse edebilir. Bu arada, günde bir paket sigara, bir şişe bira içen
asgari-ücrete-talim emekçiye de, motor yatı ile Adalar-Modalar yapan spekülatore de aynı miktarda sigara ve içki vergisi ödetmekte beis görmeyebilir.

İşte, Bengi Yıldız’ın ettiği lafın üzerine leş kargaları gibi atlayanlar önce bu belirttiğim vergi toplama ve harcama safhalarının kalem kalem hesabını yapıp, ondan sonra ağızlarını açmalıdır. Bengi Yıldız’ın yapmasına gerek yoktur, çünkü, o bu safhaların her kaleminden muzdarip bir halkın içinden çıktığı için, adaletsizliği akli değil, hissi bir mesele olarak yaşamaktadır.

Bizim gibilerin ise bu işlerin hesabını kitabını tutması gerekir. Merak edilmesin, bunu yapanlar da hem bu ülkede hem de batıda mevcuttur. Google’layın
net vergi (net tax), sosyal ücret (social wage) vb. kavramlarını, göreceksiniz.

Şimdi, gelelim yukarda bahsettiğim
pseudo-vergi-savunuculuğu meselesine. Kulağımla duyduğum argümanlardan birinin dayandığı zihniyet kapitalist ekonominin her şeyinin sermayedarların lütfuna bağlı olduğu varsayımına dayanır. Bu akıl tutulması, nedensellik zincirini sermayedarın yatırım kararı ile başlatır. Öyle ya, yatırım olmasa iş yeri olmayacak, iş yeri olmazsa da çalışan olmayacak, çalışan olmayınca ücret üzerinden alınan vergi olmayacaktır. O zaman ücretlerden alınan gelir vergisi bizzat sermayedarın yarattığı istihdamın sonucu olduğuna göre, bu vergiye niye “istihdam vergisi” denmesin ki? Maalesef, bu görüş sol cenahta oldukça yaygındır. Hem de, bu tür kavramların, adeta bizzat hayatın kendisinin sermayedar lütfu olarak algılanmasına hizmet ettiğinin farkına varmadan.

Herkesin üniversite yıllarında hayran olduğu gençlik önderleri vardır. Benimki, belki biraz da o yıllarda İTÜ’nde öğrenci olduğum için Harun Karadeniz’dir. Harun
Kapitalsiz Kapitalistler adlı küçük bir kitap yazmıştı. O başlıktan esinlenerek, “istihdam vergisi” gibi kategorilerle Bengi Yıldız’ı eleştirmeye kalkanlara Kapital’siz Sosyalistler demeyelim de, ne yapalım?







23 Temmuz 2011


Yalancının Mumu…


Nihayet
kriz kelimesini telaffuz eder oldular. Sanki kriz dediğiniz otobüs, burası da duraklardan biri, uğrayabilir de uğrayamaz da. Öyle bir uğramak üzere ki, allahlarını şaşıracaklar. Dilimizde tüy bitti, söyleye söyleye. Kendilerine fazlaca dokunmadığı, arkalarına tam tekmil destekli hükümetleri aldıkları sürece aldırmıyorlardı. Ama, görünen o ki, gelen dalga AKP’nin de Obama hükümetinin de boyunu aşıyor. Avrupa’da çöken ekonomiler de cabası. ABD’nde son günlerde yaşananlar Obama’nın suni olarak boyunu uzatma çabasından başka bir şey değil. Yapılmaya çalışanın teknik adı sizi aldatmasın: bütçe borçlanma tavanını yükseltmek!

Laf açılmışken ABD’ndeki rezalete kısaca değinelim. Ne de olsa biz küçük Amerika’yız, ABD ekonomisi de hâlâ
dünya ekonomisinin kalbi. Krizin su yüzüne vuran ve iktidarları iktidarsızlaştıran sonuçlarından (nedenlerinden değil!) biri de para bolluğunda parasızlıktır. Kibarcası, hükümetlerin harcamaları gereken parayı (işsizlik, emeklilik ödemeleri, vb.) toplayabildikleri vergilerle karşılayamama durumu. Bu durumda adam gibi bir hükümetin yapacağı şeylerin başında, vergi kaçıranları köşeye sıkıştırmak, zenginlerin ödediği verginin miktarını arttırmak gelir. Ne gezer? ABD’nde yapılagelen ve bu yakınlarda Obama tarafından da tekrarlanacak olan tam tersidir. Yatıp kalkıp, halka dönük harcamaların neresini budayabiliriz diye planlar yapmaktalar.

Geçenlerde, Ralp Nader de, dürüst bir liberal olarak bu halk düşmanlığına isyan ediyordu. “Yahu, şu vergi kaçıran şirketlere niye yüklenilmiyor” diye yırtınıyordu. Nader’in yalancısıyım: geçtiğimiz üç yıl boyunca
Honeywell, Verizon ve General Electric adlı UTŞ’lerin (ulus-tanımaz-şirketler; benim iktisat literatürüne katkımdır!) toplam kâr miktarı 167 milyar dolardır! Ödedikleri vergi ise neredeyse 0, evet yazıyla sıfır dolardır!

ABD’nin emperyalist maceralarının da bir maliyeti var tabii. Azaltacaksan o kalemleri azalt değil mi? Hayır, gözlerini emeklilik fonlarına, işsizlik fonlarına dikmiş vaziyetteler. Yine, Nader’in aktardığına göre, sadece Afganistan, Pakistan ve Irak’tan çekilmek 150 milyar dolar tasarruf sağlıyor ABD hükümetine. 65 yıldır Avrupa’nın orasına burasına, Moğolistan’dan Moldavya’ya kadar yığdıkları askerlerin maliyeti de cabası. Kısacası 2008-9 döneminde 21. yüzyılın ilk depresyonunun “geliyorum” dediği ilk dalgada kurtarılan onca şirket ve banka yetmiyormuş gibi, şimdi de yeni vergi indirimleri, yeni şirket kurtarma planları telaşındalar. ABD’nde son günlerde yaşananların özeti budur.

Memlekete gelelim. Dikkatli
Birgün okuyucularının gözünden kaçmamıştır, geçenlerde gazetemizde Alper Duman’ın Türkiye’deki vergi adaletsizliği üzerine bir yazısı yayınlandı. Ülker’in avukatları hızır gibi, onlar dikkatsiz olma lüksüne sahip değiller. Sen misin, “çalışanlar maaş ve ücretlerini daha görmeden vergilerini ödüyor, nedir bu şirketlerin ödediği cüzi, komik vergiler” diyen? Hemen, tekzibi yedi Birgün!

Yakın zamana kadar, özellikle seçim propogandaları sırasında, şişine şişine kişi başına 10 bin dolar gelir safsatası ile yalan-reklam yapan siyasiler bu sefer bayağı sıkışmış vaziyetteler. Kendilerini mi, temsil ettikleri şirketleri mi kurtarsınlar, tam bir panik hali. Alper, küçük bir hesapla kişi başı gelir yalan-reklamını çırılçıplak bıraktı geçenlerde: “
Türkiye nüfusunun %20'si gelirin yarısını aldığına göre, gelirin geri kalanını (600 milyar TL) nüfusun geri kalan %80'inine, yani 57.6 milyona bölünce aslında kişi başı gelirin yıllık 6 bin dolar olduğu..” kabak gibi ortada.

Yalancının mumu yatsıya kadar yanar! Dönem müsait,
hep beraber üflersek, öğleye bile dayanamazlar.




16 Temmuz 2011



Çık İşin İçinden…


Bu doğrudan bir Murat Belge yazısı değildir. Sadece aşağıdaki alıntıların en tazesi Belge’nin dünkü yazısından, o kadar.

Yunanistan’da olan [kitle eylemleri] ve bizim “Bayrak”lar ya da daha küçük benzerlerinde görülen ise, biribirlerinden çok farklı olsalar da, son analizde “düzeni koruma” içgüdüsünde ortaklaşıyor.” (Taraf, 15 Temmuz 2011; abç)

Dün,
Birgün’deki Murat Belge üzerine olan her iki yazı da (Metin Çulhaoğlu ve Veysel Batmaz’ın yazıları) Althusser’in Türkiye soluna tanıtılmasında sevabı ve günahıyla Murat Belge’nin rolünü teslim ediyordu. O dönemin Birikim külliyatında Althusser’in ekonomizm eleştirisi pek tutmuştu. Ekonomizm, Marksist teorinin, bence, olmazsa olmazı iktisadi kertenin belirleyiciliği önermesinin, indirgemeci yorumuna, dolayısıyla, abartılı bir biçimde söyleyecek olursak, güneşin altındaki her şeyin ekonomik faktörlerle açıklanmasına yakıştırılan etiket idi.

Althusser, adeta,
ekonomizm eleştirisinin 80’li yıllarda varacağı post-modern saçmalıkları öngörürcesine bu eleştirinin sınırlarını bir başka terimi tedavüle sokarak önlemeye çalışmıştı: son kertede (veya son tahlilde, son çözümlemede…). Bu terimle de ekonomizm eleştirisini abartanlara Althusser, “hele bir durun, o kadar da savrulmayın, ekonomik altyapı, tabii ki son tahlilde belirleyicidir” demeye getiriyordu.

Şimdi, soru şudur. Belge, Yunanistan’daki kitle eylemlerini düzeni korumaya dönük içgüdüsel tepkiler olarak yorumlarken niçin
son analizde terimine gerek duymuş olabilir? Bir cevap, hadisenin göründüğü gibi olmadığını, aslında, kamu harcamalarını kısmaya girişen hükümetin düzeni değiştirmeye çalıştığını vurgulama ihtiyacı olabilir. Bu kısıntılarla geçim sıkıntısına düşecek sıradan insanların da eski ekonomik refahlarını, dolayısıyla düzeni korumak için sokaklara döküldüğünün bizim tarafımızdan kavranması istenmektedir.

Bir başka deyişle, Yunanistan’daki kitle eylemlerinin, düzeni koruma içgüdüsüyle mi, yoksa düzeni değiştirme şuuru ile mi icra edildiği sorusu, Belge’nin bu yorumu ile cevabını bulmuştur.

Laf, ekonomiden, içgüdülerden açılmışken memleketimize gelecek olursak, AKP hükümetinin ileri gelenlerinin de kafamızı bayağı karıştırdığına değinmemek olmaz.

Sabah’ın web sitesinden aktarıyorum: “Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, cari açığın kaygı verici olmadığını belirterek, "Hiç endişe etmeyin, rahat olun" mesajını verdi… "Bu ülke ihracatıyla, büyümesiyle, şu andaki performansıyla cari açık falan bunları rahatlıkla aşar. Bunların gerekçeleri, sebepleri zaten bellidir. Bu gerekçeler üzerinde, inşallah yeni oluşumla birlikte arkadaşlarımız yoğun bir çalışmayı yapacaklar. Başlamış çalışmamız var. Son çeyrekte cari açığın da çok daha gerilediğini göreceğiz" dedi.

Ekonomik durum,
son tahlilde, güllük gülistan Erdoğan’a göre; “inşallah yeni oluşumla” falan filanı da ekleyivererek cari açığın çok gerileyeceğine teminat veriyor.

AKP’nin ekonomi müdürlerinden Ali Babacan ise bakın aynı günlerde cari açık üzerine ne demiş: “
Türkiye sıhhatli bir şekilde büyümeye devam ettiği sürece 7-8 sene cari açık vermeye devam edecek. Bu cari açığın da en az yüzde 4-5-6 mertebelerinde oluşu Türkiye için ciddi risk teşkil etmeyen bir oran.

Gidişat hakkında ise Erdoğan kadar iyimser değil Babacan: “
Dün akşam itibariyle Avrupa ile ilgili tüm risk göstergeleri rekor seviyeye yükseldi. Avrupa'da olabilecek ciddi bir sarsıntı, Türkiye'de de hissedilecektir. Önemli olan, bunun bir yıkıma sebebiyet vermeden Türkiye ekonomisinin hafif sarsılıp, ayakta dimdik durabilmesidir.

Çık işin içinden; cari açık makul seviyede mi, değil mi, 7-8 yıl daha açık vermeye devam edilecek mi, edilmeyecek mi, Avrupa’daki kriz Türkiye’yi etkiler mi, etkilemez mi?

Birikim Yayınları’ndan Althusser’in
Lenin ve Felsefe’si yayınlandığında Babacan 9, Erdoğan 22 yaşındaydı. Halbuki, şu AKP’liler biraz olsun Althuserci terminolojiden nasiplerini almış olsalardı, “Türkiye ekonomisi son analizde ayakta dimdik kalacak” derlerdi, bizler de rahatlardık.








9 Temmuz 2011


Temelden Çözüm:

Özelleştirme !


Farkındayım, herkese gına getiren bir konu. “Bunca olan biten arasında yazacak şey mi bulamadın?” dedirtecek cinsten. Ayrıca, tekrar üzerine yazmayı gerektiren haber itibariyle de netameli. Yine de değinilmeli. Çünkü, ileride olabilecekleri sezdirtecek nitelikte.

Haberi
Fırat Haber Ajansı’ndan aktarıyorum: “Hakkari Belediyesi, kentte büyük bir sorun haline gelen çöp sorununu temelden çözmek için çöpü özelleştirdi. Geçtiğimiz hafta Hakkari Belediyesi, Meclis salonunda yapılan ihale, 9 firmanın katılımıyla yapıldı. Yapılan ihalede, 9 firma arasında şartnamesi tutan merkezi Van’da bulunan, ENKA Temizlik Sanayi ve Ticaret Limitet Şirketi, Belediye’nin çöp ihalesini 6 aylığına 706 bin liraya aldı.

Kısaca hatırlamakta yarar var. Özelleştirme, merkezi veya yerel yönetimlerin kamu adına mülkiyetine sahip olduğu, mal ve hizmet üreten kurumlarını ya da faaliyet alanlarını kapitalist şirketlere satmasıdır. Hem de bu kurumların asıl sahiplerine danışmadan, sormadan. Dünyanın her köşesinde son 30 yıldır yaşanan bu moda bize de musallat olmuş, AKP’nin de, CHP’nin de, her türlü liberal solcunun da damarlarında akan asil kan haline gelmiştir.

Eğri oturup doğru konuşalım. Solculuk kapitalizmin kendisinin tasfiyesi demektir. Özelleştirme ise kapitalistleşmemiş alanların kapitalistleştirilmesidir. İsteyen, özelleştirmeler yolu ile kapitalizmin genişletilmesine solculuk veya halk yararına faaliyet desin. Ben demem, demeyeceklerin de az olmadığını düşünüyorum.

Habere dönelim. Kürtlerin yoğun olduğu bölgelerin belediyelerine merkezi devletin her türlü baskıyı, bu arada mali baskıyı da reva gördüğünü biliyoruz. Parasal sıkıntılar yüzünden bir çok bölge belediyesinin elinin kolunun bağlandığı da malum. Dolayısıyla, en temel belediyecilik hizmetlerinin aksadığı ve bu durumda sanki hiç suçu yokmuşçasına bölgeye seçim propogandasına giden AKP’lilerin sözkonusu aksamaları istismar ettiklerini de gören göz görüyor. Bütün bu olumsuzluklar Hakkari Belediyesi’nin kararı sözkonusu olduğu zaman kafamızı kuma gömmeyi gerektirmez.

Bu özelleştirme kararının bazı özelliklerinin altını çizelim. Yukarda en genel şekilde tanımladığımız özelleştirmede merkezi veya yerel yönetim özel sektöre sattığı kurum veya faaliyet alanı yoluyla para kazanır. Oysa, çöp toplama gibi bir faaliyet özelleştirildiğinde belediye para kazanmamakta, para harcamaktadır. Öyle ya, özel şirket çöp toplama faaliyetini hayır için yapacak değildir. Bir para karşılığında, hem de kâr edebileceği bir meblağ kendisine ödendiği zaman bu faaliyeti yerine getirmeyi üstlenecektir. Bir başka şekilde söyleyecek olursak, bu özelleştirme kararı ile belediye eskiden vatandaşlarına verdiği bir hizmeti meta biçiminde özel bir şirketten satın almaya karar vermiş olmaktadır.

Bu kararın ekonomik rasyonalite bakımından savunulması genellikle maliyet karşılaştırması ile yapılır. Belediye, kendisinin üstlendiği çöp toplama faaliyetinin maliyetinin özelleştirme sonrası şirkete ödeyeceği miktardan çok daha fazla olduğunu öne sürerek kendini savunabilir. Bu özgül durumda da, Hakkari Belediyesi çöp toplama faaliyetinin 6 ayda kendisine 706 bin TL’den çok daha fazlaya mal olduğu için özelleştirmeyi tercih ettiğini söyleyebilir. Bu da, 706 bin TL veya daha az harcayarak bu faaliyetin belediyece yürütülmesinin imkânsız olduğunu söylemekle birdir.

Konunun maliyet hesapları karşılaştırmasını aşan boyutları olduğunu ayrıca vurgulamaya gerek yok. Nasıl bir dünyada yaşadığımız ortada. Metalaşmamış ne kaldı ki? Belki, ekonomik rasyonalite adına, hem de “temelden çözüm” iddiası ile çöp toplama özelleştirmesine de bu kadar şaşmamak gerekiyor. Belki de, şaşmak, hatta telaşa kapılmak. Özelleştirmeci olmak ya da olmamak; karpuz misali, seç seç, al!




25 Haziran 2011




Sivil Anayasa Yetmez!


Eskiden solcular 12 Eylül darbesi ile 24 Ocak kararları arasında ilişki kurarlardı. Solcuların eskiden yaptıkları bir çok şey gibi bu ilişkilendirme çabası da tedavülden kalktı.

Yeni solcular çözümlemelerini siyaset kertesine, yani
iyi politika/cı-kötü politika/cı ikilemine ya da kültür kertesine, kimliklere duyarlılık duyarsızlık ikilemine yaslandırır oldular. Klasik Marksizmin olmazsa olmazı maddi hayatın yeniden üretiminin dinamikleri, hareket yasaları, iç çelişkileri, piyasanın ve rekabetin acımasız kuralları, üretim araçlarının özel mülkiyeti gibi unsurlardan müteşekkil ekonomik kertenin belirleyiciliği, asliliği unutulur oldu. “Unutulursa unutulsun, halis Marksizmi savunmanın sırası mı şimdi?” diyerek dudak bükenler çoğunlukta. Demokrasi ve barışın aciliyetinin farkına varamadığımız suçlaması da cabası!

Oysa, durum tam da tersi. Yani, demokrasi ve barışın tesisi son derece
acil, hatta Kürt özgürlük hareketinin eriştiği kıvam ve Türkiyeli sosyalistlerle kurmaya çalıştığı ortaklık yüzünden de her zamankinden daha muhtemel olduğu için ekonomik kertenin belirleyiciliğini göz ardı etme lüksüne sahip değiliz.

Bu uyarı tabii ki, gevşek anlamıyla solculuk yapanlara, tanrının sadece kendilerine
zamanın ruhunu herkesten daha iyi okuma hassası bahşettiği sevgili kullarına değil. Niyetimiz, Marksizmle bağlarını koparmamış, sosyalizm ufkunu sadece kendi yaşam süresiyle sınırlamayanların ihtiyaç duymaları gereken bir alana dikkat çekmek.

24 Ocak kararları denilen kararlar Türkiye ekonomisinin vahşetini beğenmeyip, dünya ekonomisinin daha da vahşi dinamiklerini
hemen-şimdi-hızla nasıl tesis ederim diye yanıp tutuşan Turgut Özal’ın ABD patentli projesidir. Bu projenin özü kapitalizmin iki asli ögesine, sermaye ile emeğe ilişkin tavrında ve bu kesimlere ilişkin uygulamalarına bakıldığında kabak gibi ortadadır. Sermaye, her yerden her yere en düşük maliyetle akacak, sınırsız özgürlüklere sahip olacak, emek ise oturduğu yerde sus pus oturacak, kafasını kaldırdığında dipçiği yiyecektir. Süslü püslü, ne idüğü belirsiz dalgalı kur uygulaması, esnek emek piyasası vb. banal teknik terminolojinin arkasındaki çıplak gerçek budur. Bu yüzden, bence içinde bulunduğumuz en-vahşi-kapitalizmin 1 No.lu mimarı Özal’dır, başımıza gelenlerden Evren’den daha çok sorumludur. Bu yüzden de benim can düşmanımdır.

Şimdi bu Özal’ın, müteşebbis şişman oğlu Ahmet Özal Irak Kürdistan’ında baş tacı ediliyor. Geçtiğimiz hafta gazetelerden düşmedi. Binlerce konut inşa etmiş; hem de tamamını devletin satın alma taahüdü ile. 40 bin dolara üretilen evleri Kürt hükümeti 50 bin dolara satın alıyormuş: bunun Türkçesi, maliyetin yüzde 25’inin işçi giderleri olduğu varsayımıyla, yüzde 100 sömürü oranının gerçekleşmesi demektir.

Yetmemiş, daha da çok konut inşa etmek üzere yeni ihalelere girmiş genetiği dinamik Ahmet bey; onları da 80 küsür şirketle yarışarak (!) kazanmış. Durmak bilmiyor anlayacağınız: “
Biriktiriniz, biriktiriniz! İşte, Musa da bu, peygamberler de bu!

Türkiyeli sosyalistlerle Kürt özgürlük hareketinin bileşenleri her türlü sistematik teröre rağmen seçimlerde muazzam bir başarı kazandı. Hem seçim propogandaları sırasında hem de hemen seçimler sonrasında en çok öne çıkan tema 12 Eylül Anayasası’nın ilgası ve yeni bir Sivil Anayasa yapmanın aciliyeti. Bu bağlamda da yeni Anayasanın haklı gerekçelerle olmazsa olmaz yenilikleri arasında en başta Kürt dilinde eğitim (kültürel kerte) ve demokratik özerklik (siyasi kerte) öne çıkıyor. Sonrası? Bu haklar yeterli mi? Bunlarla ne yapılacak ve nasıl yapılacak?

İşte tam da bu bağlamda yukarda bahsettiğim
ekonomik kerteye ilişkin tercihlerin yeni Anayasa yapımında da gündeme gelmesi gerekiyor. Çünkü, karşı cenah, yani sermaye ve piyasa yanlıları yeni Anayasa ile en vahşi kapitalizmin en konsolide hukuki çerçevesini kurma hazırlıklarını yapmış, TÜSİAD’ı ile , TİSK’i ile güçlerini tahkim etmiş vaziyette.

Kısacası, sosyalistlerin, eğer yapılırsa, yeni Anayasaya sermayenin özgürlüğünü sınırlayan, emek örgütlenmesinin önündeki bütün engelleri kaldıran, sosyalizme geçişi hedefleyen bir zihniyetle yaklaşması gerekiyor. Sivil Anayasa yetmez, emek dostu Anayasa gerek bize. Yoksa, Özal’ın torunlarına yem oluruz, bizden söylemesi.







18 Haziran 2011


Eyüp Can, Dürüst Gazetecilikten

Kastın Ne?


Seçimlerden iki gün sonra,
Radikal gazetesinin Genel Yayın Yönetmeni Eyüp Can gazetesindeki seçim haberlerinden kopyelediği iki adet fotoğrafı kendi köşe yazısına yerleştirip, okuyucularına bir ev ödevi verdi: ”.. biri Cihangir diğeri Yenibosna’da çekilen şu iki aile fotoğrafına dikkatle bakın, önce iki fotoğraf arasındaki 9 farkı bulun sonra uzun uzun tek benzerliği bulmaya çalışın...” (Radikal, 14/06/2011) Eğer erken ayrılmamış olsaydım Cihangir'de çekilen fotoğrafta ben de olacaktım. Nitekim, ilişkin haberde adım geçtiği gibi televizyon önünde çekilmiş bir fotoğrafım da aynı haberde kullanılmıştı. (Radikal,13/06/2011) Dolayısıyla Eyüp Can'ın yazısındaki unsurlardan biri olarak yorum hakkımın doğduğunu düşünüyorum.

Eyüp Can'ın yazısının ertesi günü Cihangir'de çekilen fotoğraftakilerden Haşmet Topaloğlu da yorum hakkının doğduğunu düşünerek Eyüp Can'a bir mektup göndermiş. Can'ın köşesinden bir kısmını yayınladığı bu mektupta, Topaloğlu şunu söylüyor: “...bu fotoğraf gazetenizin seçim sonrası baskısında farklı kesimlerden seçim izlenimleri yansıtabilmek için bizzat gazeteniz çalışanları tarafından oluşturuldu. O karede yer alan herkes tek tek oraya Radikal gazetesinin haberinde yer alacaklarını bilerek ve aynı zamanda gazetenin editoryal bakışına güvenerek geldi ve pazartesi çıkan haberde de o evde ne konuşulduysa onları buldu. Ancak ne büyük bir gaflet içindeymişiz. Ertesi gün bizzat Radikal’in genel yayın yönetmeni haberdeki fotoğrafı sanki Cihangir’de bir eve kapıdan girip konuk olunmuş gibi yansıtarak bizleri ucuz ve sığ bir popülizmle köşesine taşıdı.

Yukardaki alıntının son cümlesinde ifade edildiği gibi “ucuz ve sığ bir popülizmle” Eyüp Can'ın köşesine malzeme olmak gerçekten rahatsız edici. Ama, aynı cümledeki “..fotoğrafı sanki Cihangir’de bir eve kapıdan girip konuk olunmuş gibi yansıtarak..” ifadesiyle ima edilen şey de çok rahatsız edici. İşte, o 'şey' suç üstü yakalanmış belli bir gazetecilik anlayışının ta kendisidir.

Topaloğlu'nun mektubundan alıntılanan bölümleri dikkatle okuyanlar sözkonusu Cihangir fotoğrafındaki kişilerin (ben dahil) Radikal tarafından bir araya getirildiğini sezecektir. Bu tür bir mühendislikle haber yaratma fikri tabii ki sadece adsız Radikal “çalışanları” tarafından düşünülmemiştir. Eyüp Can'ın da bu tür, farklı semtlerde oluşacak farklı seçim tercihlerini fotoğraflarla süsleyerek haberleştirme cinliğini çok yaratıcı bir gazetecilik olayı olarak gördüğüne eminim. Planlanmış bile olsa, farklı haber/yazılarda çarpıtılmadan sunulan seçim sonuçlarına farklı tepkiler bir ölçüde mazur görülebilir. Şahsen benim de çağrılı bir haber unsuru olarak bu toplantıya katılmamın nedeni haberin yazarı Cem Erciyes'e bu bakımdan güvenmem idi. Nitekim, Erciyes'in haberi herhangi bir yanlış aktarım içermediği gibi, AKP'nin ilk saatlerde %55'i aşan oy oranına “çüş” şeklindeki tepkimi kullanacak denli dürüsttü.

O zaman suç üstü yakalanan gazetecilik anlayışı ve yanlış olan nedir?

-- ön tasarım ile üretilen haber ve fotoğraf sahnelerine ilişkin “(h)em ana gazete hem de Radikal Hayat gün boyu elimden düşmedi” diyerek bu planlamada hiç payı olmayan bir editörün naif şaşkınlığı içinde olduğu izlenimini vermek;

-- planlama ile üretilmiş fotoğrafların tesadüfen çekildiği algısını yaratmakla kalmayıp, Cihangir'deki fotoğrafı, hiç kimsenin ailesinden herhangi bir fert olmamasına rağmen “aile fotoğrafı” diyerek tahrif etmek, imada bulunmak;

-- gerçek Türkiye'yi tanımadığı düşünülen Radikal okuyucularını, güya Metin Üstündağ'ın ısrarları üzerine yazılmış köşe yazısındaki banal bir ev ödeviyle eğitmeye çalışmak.

Eyüp Can yeni Radikal'in Genel Yayın Yönetmeni olduğu sıralarda yazdığı bir yazıda “The New York Times gazetesinin 4. kuşak patronu Arthur Sulzberger’le bir akşam yemeği..” yediğinden bahsederken Sulzberger'e “kalite ve yaratıcılığı anlıyorum ‘dürüst gazetecilik’ten kastınız ne” diye sorduğunu da ağzından kaçırmıştı (Radikal, 26/10/2010). Bir gazete yönetmenine bu tür bir sorunun yakışıp yakışmadığı konusuna girmeye gerek yok. Ama, Eyüp Can'ın 14 Haziran'daki çift fotoğraflı yazısını bir kez daha okumasında büyük yarar var-- Sulzberger'in “dürüst gazetecilik” sorusuna verdiği cevabı hatırlayarak...









 
11 Haziran 2011

 

Emek, Demokrasi ve

Özgürlük Bloku'nu

Destekliyorum

 
Desteğimin nedeni bloğun adında öne çıkan hedefler. Daha doğrusu, hem benim bu kelimelere yüklediğim mana ve ehemmiyet hem de kendi beklentilerim.
 
Sosyalistler
Emek'ten yanadır, sermayeyi çekinmeden karşılarına alırlar. Başımıza gelen belaların sebebi olarak bizzat sermayenin sınır tanımaz büyüme güdüsünü ve vahşi rekabeti görürler. Kapitalizmin hareket yasalarının dayattığı bu kontrolsüz büyümenin, rekabetin yarattığı tahribatın ancak ve ancak düzenin alt üst edilmesi ile önlenebileceğini bilirler. Ve de bu yüzden kapitalizmin yumuşatılması, şu ya da bu şekilde dizginlenmesi projelerine bel bağlamazlar. Yanılanlar olmamış mıdır? Olmuştur. Ama, dünya ekonomisinin krizinin bizzat kendisi, hakim sınıfların ne yaptığını bilememe, bırakın dünyayı, krizi bile yönetememe durumu bu safiyane beklentiyi gündemden düşürmüştür.
 
Demokrasi'den yanayız. Çünkü, dayatılan siyasi rejimlerin, seçilme, temsiliyet ve karar mekanizmaları bakımından demokrasi ile uzaktan yakından herhangi bir ilişkisinin olmadığını görüyoruz. Lider sultası mı dersiniz, reklam şirketlerinin zihin manipülasyonları mı? %10 barajı mı, ön seçimsiz kapalı kapılar arkasında aday belirlenimi mi? Seç seç al. Demokrasi adına adeta bir pazarlama kampanyasının hedef kitlesi haline getirildik. İçi boş, insanları aptal yerine koyan slogan bombardımanına tutuyorlar hepimizi. Meydanlarda bas bas bağıran, çoğu kapasitesiz, yeteneksiz ADAMLAR ve onları kuşatan akılsız akıl hocası başka ADAMLAR. Bıkmadınız mı? Ben bıktım.
 
Özgürlük istiyoruz. Kapitalizmin bahşettiği 'gerçek' özgürlükten, yani emek gücümüzü, hangi kapitaliste istersek, ona satabilme veya üretim araçlarından yoksunlaştırılma anlamındaki özgürlükten söz etmiyorum. Zahiri özgürlükten de bahsetmiyorum: devlet televizyonundan Kürtçe işitmenin ana dilinin öğretilmesi, hayatın her alanında kullanılması olmadığını, AVM'de vitrinleri seyrederken, plastik mal ve hizmetleri tüketirken hissettirtilen anlık tatminlerin sahici doyum olmadığını çoktan kavradık. Birilerinin uygun gördüğü sınırlar içinde değil, kolektif tercihlerimizle geliştireceğimiz özgürlükleri sınır tanımaksızın yaşamak istiyoruz.
 

***

 
Blok'un yürüttüğü kampanyayı başından beri izliyorum, zaman zaman aktif olarak katılıyorum. Oyumu seçim bölgemdeki Blok adayı Sırrı Süreyya Önder'e vereceğim. Geçen Pazar Blok'un Mersin adayı yoldaşım Ertuğrul Kürkçü'nün mitingindeydim. Beklentilerimin maddi zeminini özellikle Mersin'de geçirdiğim süre içinde gözümle gördüm, iliklerimde hissettim. Kazanmaya kilitlenmiş ve bu uğurda her türlü tehdide, saldırıya pabuç bırakmayacak geniş halk yığınlarının parçası olmak çok güzeldi. Tavsiye ederim.
 
Blok'u destekleyelim, başkaldırının parçası olalım.
 
Güzel günler görme dileğiyle...


5 Haziran 2011









23 Ekim 2010

Sinema, soyutlama ve ilüzyon...


Epeydir, hem ifade ediş (anlatım), soyutlama ve ilüzyon (yanılsama) üzerine hem de bunların birbirleriyle ilişkileri üzerine spekülatif bazı düşünceler takılıyor kafama. Bu düşünceleri de, nedense genel olarak sanatsal faaliyeti ve onun bir türü olarak sinemayı ele alarak yaptığımı fark ettim. İktisatçıların sıkıcılığından bir kaçış?

Sanatsal faaliyetin kendisi insanın algılayabildiği, deneyimlediği, tahayyül edebildiği maddi ve manevi şeyleri
ifade etmekten başka nedir ki? Dolayısıyla bu genelliği içinde tarif edildiğinde neyin sanat faaliyeti ve hangi faaliyetin sonucunun sanat ürünü olduğu tabii ki tartışmalı olacaktır. Sanat tarihçileri, eleştirmenleri şu ya da bu şekilde sınırları belirlemeye, onlar belirledikçe zemin kayganlaşmaya devam edecektir. Bu alana doğrudan girmeden şu söylenebilir: eğer, sanatsal faaliyetin bir ifade ediş olduğunu düşünüyorsak ister istemez bu faaliyetin bir soyutlama işini de içerdiğini söylüyoruz demektir. Bu formülasyon, sanatçının soyutlama yapıp yapmadığınının farkında olmasından bağımsızdır. Soyutlama ise sanatsal yaratıcılık faaliyeti içinde ilüzyon ile iç içedir. Oysa iç tutarlılık, kanıtlanabilirlik, yanlışlanabilirlilik gibi kıstaslarla sınanan bilimsel yaratıcılık faaliyetinde soyutlama sonucunun anti-ilüzyon olması gerekir.

Soyutlama süreci, muhtevası gereği, ‘konu’nun bütününden bazı unsurları seçerek ‘konu’yu bu unsurlar aracılığı ile temsilen ifade etmek demektir. Bilimsel faaliyetle yaratılanın, ifade edilenin temsiliyet kapasitesi şarttır. Oysa, “kişisel”liği yadsınamaz sanatsal yaratıcılığın ürünlerinde böylesi bir temsiliyet aramak haliyle anlamsızdır (“sanatın kişiselliği” ifadesini burada gündelik dildeki anlamını aşan, daha çok Stan Brakhage’in artistik yaratıcılık sürecinin iç özelliklerine atıfla kullandığı şekilde kullanıyorum, bkz. Malcolm Le Grice. 2001. Experimental Cinema in the Digital Age (Dijital Çağda Deneysel Sinema).

Bu spekülatif kavramsal geri planla sinemasal faaliyete bakıldığında görülecektir ki, sinema, sanatsal faaliyetin tanımsal özelliklerini karşılamanın ötesinde, neredeyse bu özellikleri, abartılı bir biçimde içerdiği için, diğer sanatsal ifade tarzlarından daha da barizleştirir. Sinemanın farklılığı onun teknik özelliklerindedir. Bu teknik özelliklerin sinemaya haslığı, ona özgü oluşu,
ilüzyon boyutu bakımından sinematik yaratıcılığa hem tehlikeli hem de verimli imkanlar sağlar. Bu özelliklerin başında sinemanın dinamik gerçekliği, ilkin tekil kareler şeklinde statik gerçekliğe dönüştürdükten sonra, projeksiyon sürecinde insan bilişinin fiziki sınırlarını kullanarak ‘temsili,’ dolayısıyla ‘yanıltıcı’ (ilüzyon yaratan anlamında) bir ‘dinamik gerçekliği’ kurabilme kapasitesi gelir. Sinemanın kendisinden kaynaklanan, kullandığı medium ile ilişkili özelliğinin yarattığı imkanların sınırsızlığı apaçık. Öte yandan, bu imkanın aynı zamanda izleyenin bilinçaltının kaydedebildiği (?) statik karelerin, ışık, ses ve şimdilerde dijital efektlerle bezeli halinin, sinemanın olmayan masumiyetini farklı sinema anlayışları ile sorgulamaya kaynaklık ettiğini sanıyorum. Muhtemelen, bir yandan bizatihi sinemanın bu olmayan masumiyetinin ve kaynaklarının farkına varılması, bir yandan da insanın önlenemez deneme ihtirası deneysel veya avant-garde sinema diye bir sinema yapış şeklininin ortaya çıkmasında çok etkili olmuştur. Bunun da ilüzyonlar dünyasını sorgulayanların işine gelmesi gerekmez mi?




16 Ekim 2010


Piyasalara Ne Oluyor?


2007 Ekim’inde yayınlanan Aman Piyasalar kitabımdaki vurgu, derin bir krizin yaklaşmakta olduğu idi. Aslında, 2004 Aralık’ında Cumhuriyet gazetesindeki ‘Dünya Ekonomisi Krizin Eşiğinde’ yazımda sadece yaklaşan felaketin telallığını yapmakla kalmamış, krizin tetikleyicisi olarak da emlak sektöründeki balonu göstermiştim. Felaketin ön tedirginliğini borsanın her indi-bindisinde yaşayanların ruh halini anlatığı için Aman Piyasalar’ı seçmiştim. Her zaman olduğu gibi, o zaman da yaklaşan felakete dikkat çekenler azınlıktaydı. Ana akım iktisatçılar, üniversite hocalarının çoğu, borsa rekor kırdıkça şehvete kapılıyorlar, televizyon programlarında dünya ekonomisinin önlenemez bir büyüme ritmine kavuştuğuna herkesi ikna etmeye çalışıyorlardı. Ekonomi diye sadece piyasayı, piyasa diye sadece borsayı belleyenler için yeterince neden vardı. O sıralar dünya borsalarında hisse senetleri alınıp satılan şirketlerin toplam değeri 63 trilyon doları, yani dünya GSYH’nı çoktan aşmıştı.

2007 içinde açıkça ön belirtileri sezilen büyük çöküş, sonunda 2008’de ‘resmen’ de kabullenildi. Nitekim 2007’deki tepe noktasından 16 ay sonra, 2009 Mart’ına gelindiğinde şirketlerin 63 trilyon dolarlık değeri 28.6 trilyon dolara düşmüştü! Sadece bu alandaki kayıp 34.4 trilyon dolardı. Sayılar büyüdükçe anlamsızlaşır. Buharlaşan 34.4 trilyon doların olağanüstülüğünü kısmen göstermesi bakımından bu miktarın ABD, AB ve Japonya’nın toplam GSYH’dan daha büyük olduğunu belirtelim. Fiziki varlıkları, üretim kapasiteleri hiç değişmemesine rağmen bu denli değersizleşen şirketlerin yanısıra emlak sektöründeki, petrol misali emtia fiyatlarındaki düşüşleri de dikkate aldığımızda toplam değer kaybı 70 trilyona varmakta. Ne zaman? Tüm dünyanın GSYH’nın 54 trilyon olduğu yıl!

Son günlerde dünyayı Türkiye’den, piyasaları borsalardan ibaret sananlar endekslere yansıyan yükselmelerden ‘krizi atlattık’ sonucunu çıkartma telaşındalar. Oysa, sıradan bir iktisada giriş kitabında bile piyasalar dendiğinde ilk akla gelen mal ve hizmet piyasası ile emek piyasasıdır. Dolayısıyla, eğer ekonominin gidişatını ille de bir piyasaya bakarak izleme çabası göstereceksek tavsiyem emek piyasalarındaki dirençten başlanmasıdır. Buradaki direnç, onca pompolanan paraya, abartılı büyüme sayılarına rağmen bir türlü artmayan istihdam dikkate alındığında yığınlar için ‘krizden çıkıldığı’ iddiası fantezi olarak kalmaktadır.. Geçen hafta ABD Merkez Bankası’nın piyasaya sürdüğü 20 milyar doların etkisinin sadece borsa balonuna hizmet edeceği kesin gibidir.
İstihdamsız büyüme bundan sonra bizledir, gözüken o.

İşte bu yüzden son dönemi en iyi tasvir eden ibare, suni şişirilen borsa artışlarına rağmen
Batan Piyasalar’dır.






9 Ekim 2010


Bankalar Nasıl Soyuyor

(Soyamıyor) ?


Geçen haftaki Bankalar Nasıl Soyuyor (Kazanıyor)? yazımın birçoğumuzun dertlerini dile getireceğini tahmin ediyordum. Gelen tepkiler tahminlerimi aştı, bayağı dertliymişiz, herkes çok kızgın. O zaman biraz daha devam edelim bu konuya.

En genelde, bankalar kazançlarının büyük kısmını
para satarak (gündelik dilde borç, teknik dilde kredi vererek) ve tahvil, hisse senedi vb. menkul kıymetlere yatırım yaparak sağlarlar. Her şeyin bir fiyatının olduğu bu düzende ve de kimse kimseye bedava para vermeyeceğine göre hem bankalara verilen paranın hem de bankalardan alınan paranın da bir fiyatı olması gerekir. Bu fiyatın adı faizdir ve duruma göre değişir. Durumdan kastimiz sadece yere ve zamana göre faizin değişmesi değildir. Bankanın para aldığı kişi ve kurumlara ödediği faiz ile kredi verdiklerinden aldığı faiz arasındaki zorunlu farklılığa da işaret ediyoruz. Bu farklılık zorunludur, çünkü bizatihi aradaki bu fark yüzünden bankalar para kazanırlar.

Biz 100 lira yatırdığımızda (hem de mesela bir ay paramızı çekmeme taahüdü ile, yani vadeli olarak) banka bize yılda 10 lira öderken, kalkıp bankadan 100 liralık kredi alacak olsak bu kez banka bizden 20 lira almaktadır. Yani, bankaya yatırılan her 100 lira bankaya net 10 lira kazandırmaktadır. Kimilerimize bu örnek abartılı sayısal bir örnek gibi gelebilir. Ama, maalesef şu anda Türkiye’deki durum aynen böyledir: yatırdığınız bir ay vadeli 100 liraya yılda 6-7 lira faiz alırken aynı miktarda borç alacak olsanız, bankaya ödeyeceğiniz faiz 12-13 liradır –tıpkı örneğimizdeki gibi borç faizi 2 mislidir. Kaldı ki, hiç bir banka bunun böyle olduğunu açıkça söylemez olabildiğince bizden aldığı faiz miktarını gizler, yanıltıcı reklamlarla ödeyeceğimiz faizin az olduğu izlenimini yaymaya çalışır. Bunun yollarından biri de, yıllık % 12.3 olan faiz oranını, kaba saba bir uyanıklıkla aylık olarak, yani % 1.59 olarak pazarlamaktır. Eh, ne de olsa 1.59’un 12.3’ten bir hayli küçük olduğuna kimse karşı çıkamayacaktır!

Buraya kadar aktardıklarımız üç aşağı beş yukarı çoğumuzun zaten farkında olduğu şeyler. Biraz daha gündelik uygulamalara ve yaşanan krizin bankaları soktuğu acaip duruma bakalım. Yukardaki örneğimizin gündelik uygulamalarla uyumsuz bir yanı vardı. O da, bankanın bizlerden toparladığı 100 lirayı 100 liralık kredi olarak dağıttığını varsaymamızdır. Bunun pratikte böyle olmadığını, eğer banka yatırılan 100 liranın
bir miktarını kasasında (veya Merkez Bankası’nın kasasında) tutmazsa, paramızın bir kısmını çekmek üzere gelen bizlere verecek para bulamayacağını biliyoruz. Burada, bir miktar lafı önemli, bizzat kısmi rezerv bankacılığının temeli. 19. yüzyılın başından beri ticari bankalara resmi otoriteler (Merkez Bankaları) yatırılan paranın ne kadarını kasalarında tutmalarını söyler. Mesela ABD’de bu oran yaklaşık %10’dur. Bu da, bankaların yatırılan her 100 liranın 10 lirasını kasasında tutup, 90 lirasını kredi olarak verebilmesi anlamına gelir. Ve de böyle yapagelmişlerdir.

Kasada zorunlu olarak tutulması gereken miktar (zorunlu rezerv) 10 lira ise onlar da sadece 10 lira (toplam rezerv) tutmuşlardır. Aşağıdaki şekil bu durumu, toplam rezerv-zorunlu rezerv oranının 1959’dan bu yana seyrine bakarak göstermektedir. Sözle ifade ettiğimiz yukardaki durum neredeyse geçtiğimiz 50 yıl boyunca ampirik olarak yaşanmıştır, bankalar kasalarında sadece zorunlu miktarı tutmuşlardır—son 2 yıl hariç! Oranın 1 olmasının anlamı budur; teknik dilde bu duruma
rezerv fazlası’nın sıfır olması denir.





Şu 21. yüzyıl depresyonsuz olsaydı yukardaki oran 50 yıllık istikrarlı çizgisini (1 civarındaki seyrini) ne güzel sürdürecekti. Ama olmadı! Bırakın 1 seviyesindeki istikrarlı seyri, geçtiğimiz Şubat’ta oran neredeyse 20 oldu. Ne demek bu? Bankaların bizi (şimdilik) soyamaması demek! Ama, sadece o değil tabii. Aynı zamanda, likidite krizi, kredi dar boğazı. Bankaların paraları toplayıp, geleceği muazzam riskli görüp (geçmişe göre 20 misli?!) sistemi işlemez hale getirmesi, dolayısıyla işsizlik, yoksulluk, sefalet. Şu anda ABD’de bankaların üzerine oturdukları miktarı da verelim: 1.1 trilyon dolar!

Bu parayı simsarlardan kurtarmanın yollarını da bir başka yazıda konuşuruz.






2 Ekim 2010



Bankalar Nasıl Soyuyor (Kazanıyor)?


Reklamlarda görmüş, duymuşsunuzdur: En zor günümüzde yardımımıza ‘yetişen o hayırsever’ bankalar... Başımızı sokacak sıcak bir yuvaya sahip olabilmemiz için ne yapacağını şaşırmış, ucuz konut kredisi dağıtan ‘filantropist’ bankalar... Şöyle bankalar, böyle bankalar... Hepsi düpedüz yalan. İşleri güçleri, “yeni tezgâhlarla, müşterileri nasıl daha çok soyabiliriz”e kafa yormak...

Üniversitelerde bu meyanda öğretilenler yetmiyormuş gibi, işe aldıkları gençleri de, işe hazırlama (training) adı altında beyin yıkama seanslarından geçirip, bu tezgâhların yepyeni ‘ürün’ler olduğuna inandırıyorlar. Her an kapıya konma tehdidi altındaki bu banka emekçileri de envai çeşit söğüşleme ‘ürün’lerini bizlere satmak için cansiperane çırpınıp duruyorlar. Bu arada, fırsat bu fırsattır diyerek, yaşanan kriz vesilesiyle içine düşülen zor durumları da yeni kazanç kapıları haline getirip, söğüşleme tempolarını hızlandırmaktan geri kalmıyorlar. Ne utanan var, ne sıkılan.

Abartmadığımı bankalarla biraz haşır neşir olanların yakından bildiğine şüphem yok. Yine de, bankacılık, finansçılık gibi, aslında söğüşleme faaliyetlerine meşruiyet zemini sağlamaya hizmet eden kelimelerin arkasına gizlenmiş, yeni bir simsarlık türünü görmekte yarar var. Bir gazete haberinin başlığı ile taptaze bir örnek,: “
Bankalar 6 ayda ek hesaptan 1.1 milyar lira faiz geliri elde etti” (Radikal, 26 Eylül). Ne kadar masum bir haber değil mi? Sadece, 6 ayda 1.1 milyarlık gelirin müstehcenliği insanın dikkatini çekiyor. Gerisi, kısmen haberin içinde, onun da gerisi bizzat tezgâh ‘ürün’ün içine gömülü.

İlkin, Ankara Ticaret Odası’nın (
ATO) bir araştırmasına dayanan yukardaki haberde de belirtilenlerden başlayalım. Maaşınız, ücretiniz, işyerinizin kendisine çeşitli avantajlar sağlayan bir bankaya yatırılıyor olsun, ki bu durum pratikte genellikle, çalışanın banka değiştirme özgürlüğünün işyeri tarafından gaspı demektir. Siz o bankayla değişik problemler yaşasanız ve maaşınızın bir başka bankaya yatırılmasını isteseniz bile çokluk bunu başaramazsınız. Kısacası, sizin gıyabınızda işyerinizin banka ile sizin maaşınız veya ücretiniz üzerinden yapmış olduğu paket anlaşma, sizi, durup dururken soyulacak potansiyel bir keklik haline getirmiştir. Zorla kredi kartları satma vs. türünden, artık klasikleşmiş banka tasallutlarını geçelim ve bu mecburen açılmış olan hesabınıza bağlanan kredi ‘imkân’ını deşelim biraz.

Sözkonusu bankanın mecburi müşterisi haline getirilen siz, maaşınızın yatırıldığı hesaptan nakit çektiğinizde, alışveriş yaptığınızda, otomatik ödeme talimatı verdiğinizde potansiyel keklik durumundan reel keklik durumuna adım atmışsınızdır. Bu aşamaya ‘ön-söğüşlenme momenti’ gibi havalı bir ad bile takabiliriz. Bahsettiğim türden harcamalarınız sırasında, zaten ay sonunu zar zor getirebildiğiniz maaşınızın tükendiğini bilmeden veya bilerek kredi kullanmaya başladınız mı iş bitmiştir. Artık, akıl almaz bir tefeciliğin nesnesi haline dönüştürülmüşsünüzdür. Siz o krediyi kullandıkça borçlu duruma düşerken, bankanız muazzam paralar kazanmaktadır. Maaşınız yatar yatmaz, kullandırılan kredi, aşırı faizi ve ek bilmemne ücretleri ile size sorulmadan hesabınızdan tahsil edilmektedir.

Bu tip kazançların bankaların diğer benzer kazançları ile karşılaştırılması ilk ağızda meşru gibi gözüken bu al-ver ilişkisinin müstehcenliğini ortaya koyacaktır.



BDDK’nın,
Finansal Piyasalar Raporu’ndaki (Sayı: 18, Haziran 2010) verilere dayanarak oluşturduğumuz yukardaki şekilde görüleceği üzere bankaların bahsedilen türden kredilerden sağladığı kazanç yıllık bazda %40’ları aşmaktadır ve tüketici kredilerinden veya kredi kartlarından sağladıkları kazancın 6-7 mislidir! Nakit çaresizliğine düşenleri bu kadar vahşice sömürmenin müstehcenlik ötesi bir akbabalık olduğu açıktır.

Bu durumu, “sanki, öteden beri, başka ülkelerde yok mu bu uygulama” diyerek hafife alıp, meşru göstermeye çalışanların olduğunu biliyoruz. Şu kadarını hatırlatmakta yarar var: bir kere, bu tezgâh 1990’ların zahirileşen kapitalizmlerinin icadıdır, daha önce mevcut değildi; ayrıca, mesela ABD’de benzer kredilerden alınan ortalama faiz % 14’e (bizdekinin üçte birine!) erişti diye ortalık karışmaktadır.

Ne diyelim, “ne de olsa biz doğuluyuz, daha dayanaklıyız” deyip, bu bahsi kapatalım isterseniz.







25 Eylül 2010


Her Yaşadığını...

Yeni bir şey gibi yaşamak!

Mümkün mü bu? Hem de öyle bir mümkün ki. Daha da ileri gideyim; şu içinde yaşadığımız toplumsal, ekonomik düzenin en temel, ideolojik-kültürel tutkalı bizzat bu hissiyatın yaygın kabulüdür. Bu kabulü sorgulayacak donanımdan ve de en önemlisi, vakitten bizi yoksun bırakmasıdır.

Şurdan bakalım; kapitalizm öncesi bir toplumu, mesela, sonradan kapitalizmin beşiği, en parlak örneği haline gelen,
Kapital’in örnek olayı, 15. yüzyıl İngitere’sini hatırlayalım. Ve orada yaşayanların ne yaptığını, neleri amaçladıklarını, hayatı, kendi geleceklerini nasıl tasavvur ettiklerini düşünmeye çalışalım. Herkesin tahmin edeceği gibi toplumun %80’inden fazlası köylerde, küçük kasabalarda yaşamaktadır. Ayrıca, bu mekanlar, bu insanların doğdukları ve hiç bir zaman ayrılmadan ölecekleri yerlerdir. Asli meşgale tarımdır, kullanılan alet, edavat çağa uygundur, elektrik, vb. yoktur. Komünite tarzı yaşam ve ona tekabül eden insan ilişkileri hakimdir. Kısacası, bırakın herhangi bir şeyi ‘yeni bir şey gibi yaşama’nın imkansızlığını, bizzat ‘şey’leri çoğaltmanın maddi bazı bile mevcut değildir.

Şimdi, tarihi bir sıçrama yapalım, kimilerine göre kuzey İtalya’da, kimilerine göre Hollanda’da 15. veya 16. yüzyılda filizlenen kapitalizmin 400-500 yıllık serüvenine bakalım. Ticaret yaygınlaşarak artmış, sermaye birikmeye başlamış, şehirler büyümüş, yenileri kurulmuş, sanayi faaliyetleri, kırsaldan göçler hızlanmış, vs. Ve bu süreçleri mümkün kılan araç, gereç, onları besleyen bilimsel gelişmeler, teknoloji. Muazzam bir dinamizm. O dinamizmin yarattığı yerinden oluş, kaygılanma hali. Ama, kim diyebilir ki ‘şey’ler çoğalmamıştır, ‘yeni’ durumlara gebe süreçler tetiklenmemiştir?

Bütün bunlardan ne çıkarabiliriz? İlkin, bu yaşadığımız toplumsal, ekonomik düzenin tarihiliğini çıkarabiliriz. Ki, bu sonuç bize en azından iki hususu farketmemizi sağlar. İlk olarak, bir şeyin tarihiliği o şeyin doğması, gelişmesi ve ölmesi anlamına gelir. Ayrıca, var olduğu mekan (toplumlar için dünyamız, mesela) maddeten yok edilmediği sürece o şeyin öncesi olduğunu ve sonrası olabileceğini sezdirtir. İkinci olarak da, tarih bilgisinin herkes için mecburiyetini.


Sevdiğim bir yazar, toplumsal dönüşümlerin tarihinden bihaber olanın, ne kadar yaşarsa yaşasın zihnen hep çocuk kalacağını söylüyor. İnsanın büyüdükçe çocuksuluğunu kaybetmeyişinin güzelliklerini hepimiz yaşamışızdır. Bahsedilen, o tür bir çocuksuluk değil tabii. Zihni çocukluk, yani etrafını algılama kapasitesi bakımından yetersizlik. Dolayısıyla, bilmişlerin, ‘lider’lerin, daha da önemlisi içinde yüzülen ideolojik-kültürel ortamın kurbanı, oyuncağı haline gelmek hali. Gerçekleşemeyecek vaatlerin, mesnetsiz hayallerin öznesi için ideal birey olma potansiyeli.

Daha somut konuşalım. Gerçi, bizim de artık eksiğimiz kalmadı, Türkiye’den de örnekler verilebilir ama, bu kez modern kapitalizmin uç (ve bence son) örneği ABD’nde yıllar boyunca gözlemlediklerimden yola çıkayım. Bu garip ülkede kapitalizme inanç sınırsızdır. Kişisel risk hem kaçınılmazdır hem mubahtır. Gelecek, mutlaka dünden iyi olacaktır, yeter ki yılınmasın, çabalansın. Çoğunluk, hayatlarıyla, gündelik kararlarıyla bu vahim ilüzyonun esiri halindedir. Hep verdiğim bir örnektir; bir araştırmada 65 yaş üzeri Amerikalılara, ölmeden milyoner olma ihtimali hakkında ne düşündüklerini sormuşlar. Sorulanların büyük çoğunluğu, ABD’nin gelir dağılımını yansıtır biçimde yoksul veya orta halli sıradan insanlar. %80’i miydi, %90’ı mıydı tam hatırlamıyorum, bu insanların neredeyse tamamı, milyoner olma ihtimalinin çok muhtemel olduğunu söylemişti! Bütün hayatın boyunca didin, çabala, ölmene ramak kala, milyoner olacağına inancında en ufak bir sarsılma olmasın. Bu bireylerin çoğunlukta olduğu bir toplumu yaratabilmek kapitalizmin ‘başarısıdır’. Aynı zamanda toplumsal intihardır da.

Tabii bu arada, tek tek insanların ‘yeni bir şey yaşar’ gibi koşuşturmaları, kendi sagalarını yaratmaları da cabası.


18 Eylül 2010


Olan Bitenin Bu Yanı...

Anlaşılır nedenlerle yine içimize döndük. Günbegün olanlardan başımızı kaldırmaya, bazı durumlarda ise sıradan hayatlarımızı sürdürmeye bile fırsat vermiyorlar. Satır aralarına sıkışmış laflar, Türkiye dışında olan bitenler gözden kaçıyor. Onlardan bazılarına değineceğim bugün.

SINIF İÇİ KAVGA

Bizden başlayalım. Referandum öncesinde giderek daha çok kabul görmeye başlayan sol içi bir tahlil ve ondan türeyen bir strateji var: üçüncü cephe ihtiyacı ve bu cephenin inşası. Burada, üçüncü cepheden kasıt sol güçlerin birlikteliği ile sağlanacak bir ortak irade. Bu tür bir sol cephenin gerekliliği, sol güçlerin diğer iki cepheyle herhangi bir uzak yakın ilişkiye girmesinin sol değer ve hedefler açısından doğru olmayacağı tespitine dayandırılıyor. Çünkü, ilk cephe burjuvazinin bir kanadını temsil eden muhafazakar AKP, diğeri de burjuvazinin diğer kanadını temsil eden ‘sosyal demokrat’ CHP’den (ve de MHP’den) oluşmuştur. Bu yazıda, ne bu temsiliyetin ayrıntılarına, ne de üçüncü cephe sol siyasetinin nasıl icra edilebileceği konusuna girmeyeceğim. Sadece AKP ile temsil ettiği burjuva kesimler arasındaki ilişkiye kısaca değinmek istiyorum. Referandumdan hemen önce bir televizyon kanalında Tayyip Erdoğan şunları söyledi: “İstanbul sermayesi bizimle para kazanmada anlaştı ama siyasette anlaşamadı. Çok da önemsemiyorum ... Türkiye’de sermaye ciddi manada el değiştirmeye başladı. Bu bizim için çok önemli bir güven kaynağı. Türkiye’nin dört bir yanında yatırımlar ve ihracat, 3-5 yıl öncesiyle mukayese edilmeyecek oranda arttı. Bu da İstanbul sermayesini rahatsız ediyor.” AKP’nin başından beri, TÜSİAD dışında kalan Anadolu sermayesini temsil ettiği dile getirilir. Bu yanıyla yukardaki alıntının kendi içinde bir orijinalliği yok. Bence ilginç olan yanı, Marksist teorinin öngörülerinin sahibinin sesi tarafından doğrulanması. Tabii, Marksist kapitalist toplum tahlilini sadece ve sadece emek-sermaye çelişkisinden ibaret sayma dogmatikliğini aşabilmişsek. Reel politikada son derece önemli olan, sermaye-sermaye ve emek-emek çelişkilerinin mevcudiyetini bilmenin ötesinde, bu çelişkilerin aldığı somut biçimlerin farkında isek. Alıntının bariz bir biçimde dile getirdiği gerçeklik şudur: memleketin vardığı noktada, AKP, burjuvazinin bir kanadını kendisine ‘güven kaynağı’, Marksist terminoloji ile söyleyecek olursak maddi toplumsal dayanak olarak deklare etmekte beis görmemektedir. Burjuvazinin bu iç kavgasını görmenin ötesinde bu alıntıyla sözkonusu kavgada hükümet partisinin safı ifşa edilmektedir. Ve de bence bizatihi bu durum oldukça yakın bir dönemde AKP’yi istikrarsızlaştıracaktır. Bunu sadece teorik bir öngörü olarak kaydetmek istiyorum. Bu öngörü ile diğer kanadın temsilcisi gibi davranan CHP’nin güçleneceğini ima etmiyorum. Sadece, zaten depresif bir dönemi yaşayan kapitalizmin ve onun yönetiminin bu tür ciddi burjuvazi içi kavgaların yaşanmasına daha az dayanaklı hale geldiğini hatırlatmak istedim. Ayrıca, emek-emek çelişkisinin milliyetçi motivasyonlarla somutlandığı da apaçık ortada iken, referandum sonuçlarını AKP’nin uzun ömürlü konsolidasyonu olarak değerlendirmenin doğru olduğunu düşünmüyorum. Büyük siyasi çalkantıları besleyecek sınıflar içi kavgaların eşiğindeyiz.

KÜBA

Küba’dan gelen haberler kötü. Hükümet 1 milyon işçinin işten çıkartılacağını, bunun 500000’inin 6 ay içinde gerçekleştirileceğini açıkladı. Gerekçe malum: bütçe açıkları, verimsizlik, enflasyonist baskılar vs. Bu gelişmenin nicel boyutlarını sezdirebilmek için şu kadarını belirteyim; Türkiye’de benzer bir işten çıkarma kararı alınmış olsaydı, bu karar işsizler ordusuna 6.6 milyon yeni işsiz eklemek ve de şu anda % 10.5 olduğu iddia edilen işsizlik oranını %36’ya yükseltmek anlamına gelirdi. Yani, dehşetengiz bir durum. 2009 sonu itibariyle Küba’nın toplam istihdamının %85’inin kamu istihdamı olduğunu ve işten çıkartılacakların toplam istihdamın %17’sine tekabül ettiğini de hatırlayalım. Bu kararın siyasi geri planını ve muhtemel sonuçlarını da bence ayrıca tartışmamız gerekir. Bu arada, sağ cenahın şimdiden zil takıp oynadığını da tahmin edersiniz. Birileri, “yahu, Küba’da üretim araçlarının mülkiyeti işçilerde değil miydi, yani kendi kendilerini mi işten atmaya karar vermiş bu işçiler?” diye dalga geçmeye başlamıştır bile!

11 Eylül 2010


Açıktan Korkma, Direnişi Küreselleştir...

Dünkü Milliyet’te, birinci sayfadan başlayıp, içerde tam sayfa devam eden, iktisatçı Daron Acemoğlu ile yapılmış uzunca bir röportaj vardı. Bu röportaj da, emsalleri gibi konuya vakıf olmayan, yaşı ve yaşadığı dönem icabı orta yolcu bir gazeteci tarafından, teyp çözümlerinden, kes yapıştır metodu ile oluşturulduğu için tam bir insicamsızlık örneği idi. Yine de tavsiye ederim, çünkü satır aralarında Acemoğlu’nun ABD ekonomisini canlandırma adına Obama yönetiminin uygulamalarına getirdiği eleştirileri görmek mümkün. Daron’u biraz tanırım, MIT’de erken profesör olmuş çok parlak bir iktisatçıdır. Konvansiyonel tanımıyla ekonomi politik ile uğraşır. AKP’nin aşırı özelleştirmeci, hiper neo-liberal iktisat politikalarına destek vereceğini beklemiyorum. Bunları söylememin nedeni, Milliyet’in bu röportajı “Dünyaca Ünlü Ekonomiste Davet” başlığı ile ilk sayfasından lanse etmesi. Davutoğlu, Daron’u telefonla aramış ve de “gelin” demiş. Ne de olsa, Daron’un adı Nobel alabilecekler arasında geçiyor. Nobel telefonunu Türkiye’deyken alsa, hele bu haber tam seçimler öncesinde olsa AKP için hiç de fena olmaz doğrusu! Yukarda da belirttiğim üzere röportajın çok daha uzun ve kapsamlı olduğunu düşünüyorum. Ama, yine de basılı versiyonda Daron’un bazı görüşleri var ki katılamıyorum. Bunların başında da bütçe açıkları meselesi geliyor. Daron, “bütçe açıkları büyümenin önünde asıl engel haline gelecek” demiş. Ben ise bütçe açıklarının artırılmasından yanayım. Tabii, bu açıklarla yaratılan para ile ne yapıldığı konusunda anlaşabilirsek. Bu konunun tarihteki laboratuarı eski Büyük Depresyon’dur. 21. Yüzyıl’ın İlk Depresyonu’nu yaşarken o deneyimden çıkartılacak dersler var. Bunların başında nicel bir referans olması bakımından şunu kaydedeyim: II. Dünya Savaşı’nın göbeğinde, 1943-45 arası ABD’nde bütçe açığı GSYH’nın %25’i civarındadır ve de ABD ekonomisi hızla büyümektedir; oysa şimdilerde, 2010’un 2. çeyreğinde bütçe açığı %11’in altındadır ve % 1.6 civarındaki son çeyreğin büyüme hızı yıl için sürekli aşağıya doğru revize edilmektedir. Demek ki, bu “bütçe açığı büyümeyi olumsuz etkiler” meselesi en azından ders kitaplarına sızdığı kadar net değildir. Bütçe açıkları ile yaratılan para ile ne yapıldığı meselesi ise konvansiyonel Keynesçilik ile (Joan Robinson buna “Piçleştirilmiş Keynesçilik” derdi) toplumun çoğunluğunu gözeten Keynesçilik kamplarının neresinde konumlanıldığına bağlıdır. İlk tür Keynesçilik şu anda Obama yönetiminin denediğidir. Bütçe açıkları ile sağlanan fonlarla bankalar ve kredi borçlarını ödeyemeyen şirketler kurtarılmaktadır. Naif beklenti, bu şirketlerin rahatlaması ile yatırımların ve istihdamın artması. Bu tetiklemenin de çarpan etkisiyle üretim ve gelir seviyesini yükselterek ekonomiyi tekrar hızlı bir büyüme ritmine kavuşturmasıdır. Maalesef, bu beklenti gerçekleşmemektedir ve gerçekleşmesi de beklenmemelidir. Nedeni de, kurtarılan şirketlerin toplumsal yarar açısından değil, kendi çıkarları açısından geleceği değerlendirmeleridir. Borçlarını ödemenin, yöneticilerini ödüllendirmenin ve kâr beklentilerinin son derece düşük olduğu bu istikrarsız dönemde “bekle-gör”ün daha doğru bir tercih olduğunu düşünmeleridir. Kapitalist rasyonalite de böyle bir şeydir, şaşırmayalım lütfen. Oysa, devletler banka ve şirket kurtarma operasyonları yerine kapsamlı bir istihdam mobilizasyonu yapmış olsaydı, en azından küresel nitelik arzeden işsizlik ve yoksulluk sorununun kısmi çözümü için milyonlarca insan patronların kadirşinaslığına terkedilmemiş olurdu. Bu tür politikaların gündeme getirilmesi bile “sosyalizm geliyor, memleket elden gidiyor” naralarıyla insanları sokağa dökebiliyorsa bir miktar daha işimiz var demektir.

4 Eylül 2010

Yahu, artık bir karar verin...

Önce, uzun bir aradan sonra tekrar sahalara dönerken, herkese merhaba... Ardından da, hayatların ‘mış gibi’lerle yaşandığı dünyamızda benim ‘mış gibi’min, yani bu yazının başlığının mana ve ehemmiyeti. Kalıbımı basarım, çoğunuz referandum kararından söz ettiğimi sanmıştır. Oysa, o konuda ‘mış gibi’ yapmaya karar verdim. Benim oyum ‘BURADA HAYIR, ORADA BOYKOT’ ve de bu poziyonun özellikle ‘HAYIR’ ayağının Birgün’de yeterince tartışıldığını düşündüğüm için yeni bir gerekçelendirme yazısı yazmamaya karar verdim. Başlıkla, referandum üzerine yazıyormuş gibi yapmayı tercih ettim.

***

O zaman, bana ‘Yahu, artık bir karar verin...’ dedirten ne ki? İktisat denilen alanın sefaleti ve bu sefaletin basındaki tezahürleri. Geçen hafta, Taraf gazetesinde bir yazının başlığı ‘Kriz bitti! Dönüşüm başlıyor...’ aynı hafta Radikal gazetesinde bir başka yazının başlığı ise ‘Resesyon mu depresyon mu?’ idi. Bu kararsızlığa bir de benim kararlılığımı ekleyin. Hem 1.5 yıl önce yazdığım ‘Krizi anlarken...’ yazımda hem de 3 ay önce bu köşede ‘21. Yüzyılın ilk depresyonunun göbeğindeyiz, sermayeyi sıkıştırmanın tam zamanıdır’ diyerek, yaşanan krizin bal gibi bir depresyon olduğu görüşünü kastediyorum. ‘Biten’ bir kriz olmadığı gibi, ‘resesyondur, bu da geçer’ gibi değerlendirmelerin de en azından naiflik olduğunu defalarca yazdım. Gelinen nokta o ki, krizi ‘bitmiş’ gören de var, iki, ya da bilmem kaç ‘dipli’ ‘resesyon’ olarak gören de. Hatta utana sıkıla ‘acaba, depresyon mu desem (deseydim!)’ diyen de. Bir de, bizim gibi, Kapital’den feyz alanların, 21. Yüzyılın ilk depresyon israrı. Ortada tek bir kriz var, en azından 3-4 tane de pozisyon. Sosyal bilimlerin ‘kraliçesine,’ yani o iktisat denilen meşgaleye de bu yaraşır: tam bir kafa karışıklığı. Nobelli iktisatçı Paul Krugman New York Times’daki köşesinde nihayet ‘acaba, bu yaşanan depresyon mu?’ dedi diye ‘Resesyon mu depresyon mu?’ vagonuna atlayanlar çoğaldı. Bari, en azından, borsacı Merkez Bankası müdürlerinden Alan Greenspan kadar dürüst olsalar ve ‘hayatım boyunca yaslandığım iktisat zihniyeti yanlışmış’ diyebilseler. Bırakın bu tür bir fikri dürüstlüğü, kimileri solculuk adına kapitalistlere akıl vermeye bile soyunuyor. Örnek, yukarda bahsettiğim Taraf gazetesindeki yazının yazarı: “Şimdi ben gerçekten Türkiye ekonomisini şimdiye kadar omuzlayan büyük grupların (abç; yani, ‘kapitalist büyük şirket sahiplerinin’ denmek isteniyor—EAT) bu süreci böyle okumalarını dilerdim. Çünkü süreci daha fazla istihdam ve büyüme yaratarak karşılarlardı ve bunun hepimize faydası olurdu; ama bilenen nedenlerden dolayı yapamadılar. Ve tam da bundan dolayı TÜSİAD referandumda geri bir noktada durdu. Eğer hızla bu sürece ayak uyduramazlarsa bu elde ettikleri kârlar son büyük kârları olur.” Nayifliği aşan bir durum; bence, bir aptallıkla karşı karşıyayız. Depresyonun göbeğinde, patronlar (‘Türkiye ekonomisini şimdiye kadar omuzlayan büyük gruplar’) ‘istihdam ve büyüme’ yaratmalıymışlar! Yaratmadıklarına, hele kalkıp bir de referandumda ‘geri bir noktada durdu[klarına]’ göre kârları azalacakmış. Tam dilimin ucuna, ‘yahu, kardeşim sana ne şirketlerin krizi fırsat bilerek elde ettikleri kârların, en son büyük kârları olup olmadığından?’ demek geliyor, sonra birden, nedense ‘kılavuzu karga olanın...’ diye başlayan atasözünü tercih ediyorum. Kendi kendime ‘bırak, ne halleri varsa, görsünler’ diyorum.

***

Olumlu bir notla bitirelim. 21. Yüzyılın ilk depresyonu perspektifinin sıkı bir tahlili ve ampirik kanıtlanışı için yakında yayınlanacak olan Socialist Register’ın 2011 cildinde Anwar Shaikh’in makalesini tavsiye ederim.



26 Haziran 2010


G20’ye Giderken Petrol

Başbakanlık web sitesi dün Erdoğan’ın saat 17’de G20 toplantısına katılmak üzere Toronto’ya hareket edeceğini bildiriyordu. Yol uzun, en az 9 saat, insan sıkılır. Umarım, Erdoğan yanına okuyacak bir şeyler almıştır. Başbakanımız güncel olmayı sever. G20’de, özellikle BP’nin Meksika Körfezinde yarattığı ABD tarihinin en dehşetengiz çevre rezaletinden sonra, küresel enerji temini, yeşil enerji vs. gibi konulara girileceği kesin. Liderler girmek istemese bile sokağın onları zorlayacağını biliyoruz. Önceden bilgilenmekte yarar var: Michael Klare’in dilimize de çevrilmiş olan Kaynak Savaşları: Küresel Çatışmanın Yeni Alanları’nı tavsiye ederim. Henüz çevrilmemiş olan Blood and Oil: The Dangers and Consequences of America’s Growing Dependency on Imported Petroleum (Kan ve Petrol: Amerika’nın İthal Petrole Artan Bağımlılığının Tehlikeleri ve Sonuçları) de tavsiyeye şayan. Artık bu kitabı da, Toronto seferinde Erdoğan’ın yanına takılan Babacan ve Davutoğlu aslından okuyup, özetler. Michael Klare’in son kitabının başlığındaki ‘artan bağımlılık’ ibaresi üzerinde durmakta yarar var. Bilindiği gibi, petrol, kimi diğer enerji kaynakları gibi (mesela, kömür, doğal gaz vb.) sonlu kaynaklardan. Dolayısıyla, tüketiminin artmasından bağımsız olarak sadece üretimi itibariyle bir tepe noktasına erişmesi ve o seviyeden sonra üretim miktarının azalması son derece doğal. Petrol üretiminin bu özelliği literatürde Peak Oil (Petrolün Zirvesi) tartışmasına yol açmıştır. Bu tartışmalarda sık sık adı geçen M. King Hubbert 1956’da geliştirdiği bir modelle ABD’deki petrol üretiminin 1965-70 arası doruk noktasına erişeceğini ve ardından yerli üretimin azalmasıyla, ithal petrol miktarının hızla artacağını öngörmüştür. Nitekim, ABD’nde gerçekten petrol üretimi 1970’de en üst seviyesine erişmiş ve ithal petrol miktarı 2005 yılında yerli üretimin iki misline varmıştır. Tabii, bu durumun bir de tüketim yanı var. Petrol üretiminin hem ülke sınırları içinde hem de küresel ölçekte bir ara tepe noktasına varacağı gerçeği (ki bu konudaki tahminler de kendi içinde son derece ilginç tartışmalar yaratmıştır) her yanıyla petrole ve yan ürünlerine bağımlı modern tüketim kalıplarını terk etmeyi zorunlu kılmakta. Sözkonusu uzun erimli, toplumsal ve koordine yenilenme kapitalizmin tabiatına aykırı. Dolayısıyla, son yıllarda bu alanda gözlemlenen gelişmeleri ‘gemisini kurtaran kaptan’ ideolojisinin her safhada yaşanması olarak değerlendirmek abartma olmaz. Başta ABD olmak üzere, büyük ve enerji bağımlısı ülkeler yayılmacılığa hız verirken, petrol şirketlerinin çoğu giderek zorlaşan ve pahalılaşan petrol kaynaklarını olabildiğince savruk ve güvencesiz bir biçimde tüketmeye yöneldiler. Bu arada, ‘fırsat bu fırsattır’ diyerek mikro ve kişisel ölçekte çözümümsü ‘yeşil enerji’ kapitalistlerinin de naif duyarlılıkları olabildiğince istismar ettiklerini de belirtmek isterim. Michael Klare bütün bu söylediklerime vakıf, yıllardır bu işe kafa yoran bir akademisyen. BP rezaletinden sonra Amerikan medyasında, dolayısıyla bizim yerli medyada da hakim olan bir yoruma tabir caizse kafadan karşı çıktı. O da şu: BP’nin sebebiyet verdiği Meksika Körfezi tipi bir çevre felaketi, tamamen, şirketin devlet tarafından yeterince denetlenememesinin sonucudur. Devlet denetim görevini yapar, bu konudaki regülasyonlarını yeniler ve dikkatli bir biçimde uygularsa bu tür sorunlarla karşılaşılmaz. Her alanda gözlemlediğimiz, benim ‘yara bandı’ dediğim reformist yaklaşım: Yaranın sebebini ortadan kaldırmak yerine, yara üzerine daya dayayabildiğin kadar yara bandı! Klare, bu tür felaketlerin doğal, yapısal, ekonomik belirleyenleri olduğuna dikkati çekebilmek için dört senaryo geliştirmiş vaziyette (http://www.tomdispatch.com/post/175264/tomgram %3A_michael_klare%2C_the_coming_era_of_energy_disasters). Sadece birini kısaca aktararak felaket telallığına ben de katılayım. Senaryo için Klare 2018 yılını uygun görmüş, ama daha önce de gerçekleşmemesi için hiçbir neden yok. Titanik gemisinin battığı noktaya birkaç yüz mil uzakta, Kanada’nın kuzeyinde Newfoundland denilen eyaletin açıklarında, Atlantik Okyanusu’ndaki Hibernia Platform’undayız. Hibernia güçlü kuvvetli, 600000 tonluk beton çelik karışımı bir ağırlıkla deniz seviyesinin 80 m altında sabitlenmiş. Platformun üst kısmı ise 37000 tonluk çelik bir yapı. Platformun altında ayrıca 1.3 milyon varil ham petrol depolanacak tanklar da mevcut (1989 Exxon Valdez felaketinde saçılan petrolün 5 misli). Klare’in senaryosuna göre, işte bu güçlü kuvvetli platform, bir fırtınalı gecede, kuzeyden kopup gelen bir buzdağının çarpması sonucu parçalanır ve yavaş yavaş batar. Tıpkı, Titanik misali! Salınan petrol miktarı bugün Meksika Körfezi’nde yayılanın iki mislidir: günde 135000 varil! Ayrıntılarını atladığım bu senaryo ve söz etmediğim diğer üçü için Klare’in yazısını herkese tavsiye ederim. Özellikle, yeni felaketlerin önlenmesi için devlet denetiminin ötesinin gerektiğine henüz ikna olmamışlara.

19 Haziran 2010

Yeni Solculuk = Sermayeyi-Ürkütmeyelimcilik

Yanlış anlaşılmasın diye baştan belirtelim, mağduriyet, kimlik, özgürlük,demokrasi tabii ki sol siyasetin terimleridir. Bunlara referans yapılmaksızın reel siyaset icra edilemez. Fakat bu durum, bizzat bu sözcüklerin kullanım miktarının solculuğun en temel ölçütü mertebesine yükseltilmesinin olumsuz sonuçlarına duyarsız kalmamızı gerektirmez. Çünkü, bu tür bir duyarsızlık hedef saptırıcıdır; mağduriyetin, kimlik baskısının anası, özgürlük ve demokrasinin can düşmanı sermayenin kökten eleştirilmesini engeller, erteler. Bu arada sermaye, onun temsilcisi partiler, o partilerin bakanları, o bakanların icraatlerini papağan gibi tekrarlayanlar emeğin ümüğüne basmayı sürdürür, dururlar. Başta medya olmak üzere, kimsenin gıkı bile çıkmaz. Geçen haftadan iki örnek vereyim. İkisi de sermaye yanlılığının şahikası, yalanla dolanla sarmalanmış yeni uygulamalar. Ekonomi sayfalarında yer alış şekilleri sıradan bir trafik kazası haberinin normalliği içinde. Oysa, aşağıda ele alacağım bu son gelişmeler, emek açısından bakıldığında, yüz kızartıcı suç niteliğinde; saçmalık derecesinde piyasacılık, mideden sermayeye bağımlılık da cabası. İlk haber şu : “İMKB Başkanı Hüseyin Erkan, bir hisse senedini baştan belirlenmiş bir fiyattan ileri tarihte alma veya satma hakkı veren yatırım aracı olan varantların bu ay sonuna kadar işleme başlamasını umduklarını ve işe 15’e yakın varantla başlayacaklarını söyledi.” (abç. Radikal, 15 Haziran) Başlayacakları işin adını koyalım: kumarbazlığın daniskası. ‘Varant’ falan gibi aşırı-teknik-izlenimli kelimelerin arkasına gizlenerek yapılmak istenen zaten yeterince spekülatifleşmiş borsayı tam bir kumarhaneye çevirmek. “İleri tarihte alma veya satma” kararı, ileri tarihte finansal piyasaların seyrinin nasıl olacağını bilmeyi gerektirir. Kumarbazlığa benzemenin kaynağı bu; Keynes, son derece veciz bir biçimde “basbayağı bilmiyoruz” diyerek bu piyasaların spekülatif yanına dikkatimizi çekeli neredeyse 75 yıl oldu. Ve İMKB Başkanı Hüseyin Erkan 2010 yılında, sanki son iki yılda finansal piyasalar güllük gülüstanlıkmış, kendisi de Mars’tan yeni avdet etmişçesine bu yeni uygulamayı sırıtan bir fotoğraf eşliğinde gazetecilere bildirebiliyor. Gazetelerin başköşesinde yer bulabiliyor. Bence vahşi bir durum. Sermaye eleştirisinin göz ardı edilmesinin alameti farikası. İkinci gelişme de şu, gazete haberlerinden aktarıyorum: “TBMM Plan ve Bütçe Komisyonu’nda kabul edilen önergeyle İMKB dahil tüm borsalarda yapılan işlemlerden elde edilen gelirler, Banka ve Sigorta Muameleleri Vergisi’nden (BSMV) muaf tutulacak.” Bu değişikliği pazarlamaya memur, eski borsacı, yeni Maliye Bakanı Mehmet Şimşek ise, İstanbul'un finans merkezi olması için vergi uygulamalarında, diğer ülkelerdeki benzer merkezlerle uygulamada paralellik sağlanması gerektiğini söylemiş. Bu da gazetelerin başköşesinde tabii. En ufak bir eleştiri yok. Borsa kazançlarında yabancı sermayedarlar yüzde sıfır, yerliler ise yüzde 10 vergi veriyorlardı. Ve AKP’nin bu anti-anti-emperyalist tavrı Anayasa Mahkemesi tarafından bozulmuş, uygulamanın düzeltilmesi için hükümete 15 Temmuz’a kadar süre tanınmıştı (20 Mart tarihli Birgün yazım). O yazıda, eşitlik sağlanması için yabancılara da en az yerli sermayedarlara uygulandığı kadar vergi uygulanması gerekir demiştim. Hatta, daha da ileri giderek birçok Avrupa ülkesinde olduğu gibi hisse senedini belli bir süreden az elinde tutan yatırımcıya spekülatif işlemlerden caydırıcı olsun diye uygulanan ve hisse senedi satışı üzerinden alınan cüzi bir vergi uygulamasını da (Robin Hood vergisi) önermiştim. Ne kadar naifmişim! Ya da ne kadar sermaye düşmanı! Oysa, eski borsacı, yeni Maliye Bakanı Mehmet Şimşek'e göre, İstanbul’un finans merkezi olması için vergi uygulamalarında diğer merkezlerle parelellik gerekiyormuş. Hem hedef yanlış hem de tahrifat var. İstanbulluların tam bir sefalet olan Kültür Başkenti macerasından sonra kendilerine en ufak bir hayrı dokunmayacak finansal merkez olma gibi bir hedefi benimseyeceklerini hiç sanmıyorum. Hadi onu geçtik, vergi uygulamalarında (yani 0 vergi) diğer merkezlerle parelellik tahrifatına ne demeli. Eğer, Londra da finansal merkez değilse hiçbir şehir merkez değildir. Londra’dan bildirelim: tam da benim önerdiğim türden bir vergi bütün borsa hisse senedi işlemlerine 1986’dan beri uygulanmaktadır. Fransa’da da durum aynıdır. Sadece, İngiltere ve Fransa mı? Hayır, diğer 36 ülkede de, ne zaman ve hangi oranlarda benzer uygulamaların olduğunu merak edenlere Robert Pollin, Dean Baker ve Marc Schaberg’in makalesini öneririm (http://www.peri.umass.edu/fileadmin/pdf/working_papers/working_papers_1-50/WP20.pdf). ABD Temsilciler Meclisi’ne verilen bir önergede de bu tür bir vergi uygulamasının devlete yaklaşık 150 milyar dolar gelir sağlayabileceği belirtilmişti. Yani, sermaye 150 milyar dolar daha az kazanacaktı. Bütün bunlardan da bahis yok bizim medyada. Ağzımız açık, hayran hayran finansal merkez olmayı bekliyoruz.



12 Haziran 2010


Geç Kalmadan…

Oliver Stone ile Türkiye’nin ilk tanışıklığı bayağı eskidir. Malum Geceyarısı Ekspresi (1978) filminin senaristidir Stone. Memleketimiz cezaevlerindeki durumu olduğundan fazla kötü göstererek Türkiye’nin imajının zedelenmesine katkıda bulunmuştur! Bu da yıllarca Oliver Stone’un kara listeye alınmasına yetmiştir. Zaman, değişen koşullar neleri değiştirmiyor ki? Aynı Oliver Stone, geçtiğimiz günlerde yerli basına da yansıdığı üzere, son filmlerinden Sınırın Güneyi’nin tanıtımı için Brezilya’ya gitti. Sınırın Güneyi, metnini Tarık Ali ile Mark Weisbrot’un yazdığı bir belgesel. Sola kayan Latin Amerika üzerine. Stone beş ülkeyi ziyaret ediyor, başta Chavez olmak üzere 7 Latin Amerikalı liderle söyleşiler yapıyor. İşte bu filmin tanıtımı için Haziran başında Brezilya’da iken, Stone, ABD’nin İran’da yeni bir Irak savaşı tezgâhlayabileceğine dikkat çekerek, krizin önlenmesine ilişkin ''Lula'nın ve Brezilya'nın yaptıklarını seviyorum'' demiş. Dışişlerinin hoşuna gitmemiş olabilir! Öyle ya, ne Erdoğan’dan ne de Türkiye’den bahis yok. Sanki uranyum takası anlaşması sadece Lula ve Brezilya’nın eseri imiş gibi bir ifade. Yine de, yeni bir Geceyarısı Ekspresi’nden iyidir! Sınırın Güneyi’nin bir yerinde Lula “IMF’ye olan borcumuzu tamamen ödedik, Paris Klubüne olanı da, kimseye, hiçbir borcumuz kalmadı” diyor. Bu lafın altını çizmek gerekir. “Bize fazla karışamazlar, kafa tutmak istedik mi, tutarız, IMF filan dinlemeyiz” demeye getiriyor Lula. Şimdi, aynı durumun Türkiye için mevcut olup olmadığını düşünün. Tabii ki, mevcut değil. Sadece, IMF’ye olan resmi borcu, özel sektörün 120 milyar doları aşan borcunu kastetmiyorum. ABD ve İsrail ile bildiğimiz ve bilmediğimiz her türlü askeri (ve ekonomik) ilişkileri, elimizi kolumuzu bağlayan anlaşmaları kastediyorum. AKP’nin, İsrail’e ilişkin TBMM’nden geçen bildiriyi nasıl sulandırdığı ortada. Meclisteki tartışmalar hükümetin elinin kolunun nasıl bağlı olduğunun somut kanıtı idi. Bildirinin orjinal formülasyonunda İsrail ile ekonomik ilişkilerin kesilmesi talebi vardı. AKP kıvırtması sonucu aldığı hâl: "Türk hükümetinden İsrail ile siyasi, askeri ve ekonomik ilişkilerimizi gözden geçirmesini ve gerekli etkin önlemleri almasını beklemektedir" (abç). Yoruma gerek var mı, bunca yaygaraya rağmen ilişkiler sadece gözden geçirilecekmiş. Dışarıya dönük ‘mangalda kül bırakamama’ edası, içeriye gelince ‘ne şiş, ne kebap yansın’ tavrı. Kimsenin de, pek üzerine gittiği yok. Dış politika-iç politika ayrımı iktisat-siyaset ayrımı gibi, reddetmemiz gereken, sorgusuz sualsiz bize dayatılan yapay ayrımlardan biridir. Nasıl iktisadın siyasi belirleyenlerinden bihaber iktisatçıların miyadı dolmuşsa, iç politikadan azade dış politika analizcilerinin de son kullanım tarihleri yaklaşmıştır. Ama, hem televizyon ekranlarında hem de anlı şanlı gazete köşelerinde hâlâ bu tiplerin hakimiyeti sürüyor. “Analizlere” yanar dönerlik, bir orada-bir buradalık, tutarsızlık, kıvırtma, denge sapıklığı sinmiş vaziyette. Türkiye’de giderek yayılacağa benzer bir iç savaş hâli var. Hükümetin bu konuda basiretsizliği apaçık. Bırakın Kürt açılımı meselesindeki samimiyetsizliğini, ‘TMK mağduru çocuklar’a ilişkin yasanın bile bunca yaygaraya rağmen hâlâ TBMM’den geçirilmemesine ne demeli. Yarın, sırf bu duyarsızlık ve laubalilik yüzünden Noam Chomsky, Slavoj Zizek, ve Immanuel Wallerstein arkalarına dünya medyasını takıp Taksim’de açlık grevine başladıklarında ne olacak? O zaman da, ‘monşerler’ eleştirisi, İsrailli askerlerin fotoğrafları vb. ile göz boyayabileceğini mi sanıyor bu hükümet. Ancak, o zaman mı iç politikaya sıra gelecek? Umarım, geç kalınmaz ve bu aymazlık yakında biter.

5 Haziran 2010

Neyi Talep Etmeliyiz?

Geçen haftaki yazıma başlarken Kemal Kılıçdaroğlu’nun kurultay konuşmasında ağırlıklı olarak yoksulluk ve işsizlik konusunu ele almasını olumlu bir gelişme olarak nitelediğimi belirtmiştim. O konuşmanın tetikleyeceği tartışmaların epeydir solun bir kesimine hakim olan kimlik, mağduriyet eksenli söylemi geriletme potansiyeli olduğunu düşünüyorum. En genel düzeyde, yoksulluk ve işsizlik konusunu tartışmak, işçilerin durumunu değerlendirmeyi, önerilecek çözümler vesilesiyle sınıflararası çelişkiler karşısında konumlanmayı gerektiyor. Bu yorumumuzla tabii ki, yoksulluk ve işsizlik sorununun varlığını ve çözüm gerektirdiğini teslim etmek, otomatik olarak kapitalistlere karşı işçi sınıfının ve sosyalizmin yanında konumlanmak anlamına gelir demek istemiyoruz. Medyadan iki örnekle somutlayayım bu görüşümü. CHP kurultayından hemen sonra, 8 Mayıs’da, sendika.org tarafından Erinç Yeldan’la, ekonominin gidişatı, yoksulluk, ‘vatandaşlık geliri’ talebi vb. konular üzerine yapılan mülakat, genel yaklaşımı itibariyle kapitalistlere karşı işçi sınıfının ve sosyalizmin yanında konumlanışa örnektir. O mülakatta Yeldan’ın ‘vatandaşlık geliri’ talebine ilişkin getirdiği eleştiriler üzerine Ayşe Buğra, ‘vatandaşlık geliri’ kavramına “biraz açıklık getirmek ihtiyacı hisse[derek]” Radikal İki’de cevabi bir yazı yayınladı (30 Mayıs). Buğra’nın yazısı ise, bence ‘vatandaşlık geliri’ kavramının muhtevası itibariyle kapitalistlere karşı olmayan bir konumlanışa örnektir. Bu değerlendirmemi, yarınki Radikal İki’de ‘yaşanılır ücret’ kavramını önererek, ayrıntılı bir şekilde açtığım için, aşağıda ‘yaşanılır ücret’ talebinin başka yanlarına değinmek istiyorum. İlkin kavram üzerine bir iki hususu belirtelim. ‘Yaşanılır ücret’ (living wage) kavramının ‘yaşanılır’ kısmı yoksulluk sınırının biraz üstünü değil, birçok günümüz uygulamasında gördüğümüz gibi yoksulluk sınırına tekabül eden ücretin 2-3 katına varan bir seviyeyi öngörür. Yani, talep edilen ücret zar zor yaşanacak, idare edilecek bir ücret değil, rahatça yaşanacak bir seviyedir. Kavramın ikinci kısmı, yani ‘ücret’ ise sermaye-emek yüzyüzeliğini öngörür. ‘Yaşanılır ücret’ bizzat emek tarafından sermayeden talep edilir, alınır. Bu yanıyla, devlet-emek yüzyüzeliğini öngören diğer nakdi yardımlardan (mesela, CHP Programı’ndaki ‘Aile Sigortası’ndan veya Buğra’nın ‘vatandaşlık geliri’nden) farklıdır. İkinci olarak, ‘yaşanılır ücret’ kavramının kapitalizmin son neo-liberal döneminin, hatta Büyük Bunalım’ın yarattığı konjonktürel yoksulluklara cevaben değil, adeta bizzat kapitalizmin yarattığı yapısal adaletsizliğe tepki olarak geliştirildiğini belirtmek isterim. 19. Yüzyılın sonundan bu yana hem İngiltere’de hem ABD’de ‘ı’ talebi telaffuz edilmektedir. Bir ölçüde, başından beri dinsel ve etik değerlere de yaslanılarak meşruiyet zemini aranmıştır. Bu bağlamda, Papa XIII. Leo’nun 1891’de yayınladığı Emeğin Çalışma Koşulları genelgesi, papaz John A. Ryan’ın Yaşanılabilir Bir Ücret: Ahlaki ve İktisadi Boyutları kitabı (1906) özellikle önemlidir. Son olarak, ‘yaşanılır ücret’ talebinin günümüzdeki formülasyonunun mutlaka iş gününün kısaltılması talebi ile iç içe geçmiş bir biçimde geliştirilmesi gerektiğini vurgulamak istiyorum. Günümüz depresyon koşulları işsizlik, işli yoksulluk, çalışan nüfus dışına düşürülerek kaderine terk edilme sorunlarını aynı anda yaratıyor. Dolayısıyla, işsizliğin çözümü olarak iş gününün kısaltılması alternatifi, rahatça yaşamayı da garantileyecek ‘yaşanılır ücret’ talebinden ayrı ele alınmamalıdır. Aşamalı reformlar yaklaşımı, bir talebin diğer talebi geciktirmesi, onun kuyusunu kazması sonucunu doğuracaktır. Amerikan işçi sınıfının Büyük Bunalım sırasındaki kazanımları bu ilişkinin doğru kavranışının somut örnekleridir. 1938’deki Adil Çalışma Standarları Yasası bir yandan fazla çalıştırmayı cezalandırırken, öte yandan da belli bir ücret seviyesini garantiye almıştır. Tekerleği yeniden keşfetmeye gerek yok. 21. Yüzyılın ilk depresyonunun göbeğindeyiz, sermayeyi sıkıştırmanın tam zamanıdır.

29 Mayıs 2010

Sakın ha, bozma ezberini…

Kemal Kılıçdaroğlu’nun CHP Kurultay konuşması yoksulluk ve işsizlik konusunun medyada tekrar yoğun bir biçimde tartışılmasına yol açtı. Bu yanıyla konuşmanın hayırlı bir gelişmeyi tetiklediği söylenebilir. Ama, tartışmaların içeriği için aynı iyimserliği göstermemiz olanaksız. Muazzam bir fikri tutukluk yaşanıyor. Piyasaya, özel sektörcülüğe (yani, bizim sermaye dediğimiz o hadiseye), küreselleşmeciliğe, özelleştirmeciliğe bağlılık berdevam. Hatta, sosyal demokrat olarak görünür olmayı seçenler arasında da bu ‘zenginleri ürkütmeyelim’ tavrı hâkim. Bu söylediklerimin abartılı olmadığına iki gün önce NTV Soruyor programında CHP’nin yeni PM üyesi Hurşit Güneş’i, eski AKP Milletvekili Aziz Akgül’ü ve gazeteci Ege Cansen ile Cemil Ertem’i izleyenler hak verecektir (izlemeyenler de NTV sitesine giderek tartışmanın seviyesine bizzat karar verebilirler: http://video.ntvmsnbc.com/ntv-soruyor-kaset-sonrasi-chp.html#ntv-soruyor-yoksullugun-caresi-ne.html). Kılıçdaroğlu’nun kurultay konuşmasının ardından, özellikle yeni PM’ne seçilemeyenler, yoksulluk ve işsizlik ile mücadeleye ilişkin yeni bir şey söylenmediğini, söylenenlerin de zaten parti programında yer aldığını belirttiler. O zaman, ilkin, medyada pek kimsenin merakını çekmeyen bu metni hatırlatmak vacip oldu. Programda bu konuda söylenen şu: “...sigorta kapsamındaki her aileye asgari gelir güvencesi sağlanacak,...Aile Sigortası uygulamasına büyük kentlerden başlanacak, ilk aşamada ihtiyaç sahibi kadın ve çocuklardan oluşan ailelere, yalnız emekli veya yaşlılara, korumasız kesimlere ve engellilere ulaşılacaktır. Aile sigortası, on yıl içinde tüm Türkiye genelinde yaygınlaştırılacak[tır]." (abç) Yoksulluğa, CHP Programı’ndaki Aile Sigortası'nın bir çözüm olup olmadığına karar vermek en başta bizzat yoksulların, sonra da soldan ekonomi politikası önerenlerin meselesidir. Yukardaki alıntıyı didiklemek yerine somut bir alternatifi tartışmaya açmak istiyorum. Bu önerinin, yoksulluğa ve işsizliğe kapitalizmin sınırları içinde, ama sermayeyi kısmen de olsa zorlayan ve dolaşımı değil, üretim kertesini eksen alarak tasarlanmış bir alternatif olduğuna da dikkatiniz çekerim. İşsizliği (gizlisi dahil) aşağı yukarı şu anda Türkiye’ninki gibi yüzde 20’lerde olan ve çalışmak isteyen10 kişilik aktif nüfusu olan bir ülke tahayyül edelim. Ardından, örneğimize biraz realizm ekleyelim: bu ülkenin kapitalistlerinin yüksek kârlı ekonomik faaliyetlerini sürdürebilmek için günde sadece 64 saatlik emek gücüne gereksinim duyduklarını varsayalım. Realizm devam ediyor; yine bu ülkede çalışanlar yıllar boyu sürdürdükleri mücadele ile 8 saatlik iş gününü yasallaştırmış olsunlar. Hatta, daha da ileri gidelim, çalışanların baskısına dayanamayan hükümetler fazla mesaiyi de yasaklamış olsun! O zaman, kapitalistlerin ihtiyacı 8 işçi (64/8) tarafından karşılanacak ve 2 işçi de işsiz kalacaktır. Demek ki, yüzde 20 (2/10) şeklindeki işsizlik gökten zembille inen bir ‘kader’ değil, bir yandan sosyal mücadelelerin bir yandan da kapitalistlerin kâr beklentilerinin belirlediği bir sonuçtur. Tahayyül gücümüzü zorlamaya devam edelim ve bu ülkenin çalışanlarının, sosyal demokratların beklenmedik bir biçimde iktidara gelmesi ile (!), normal iş gününün 8 saatten az olduğu Fransa, Almanya, Norveç v.b. ülkelere özenmeye başladıklarını düşünelim. Yeni iktidara gelen Sosyal Demokrat partinin de sokaklara taşan bu haklı talebe cevap vererek iş gününü 8 saatten 6,4 saate düşürdüğünü, sonra da bununla yetinmeyerek, çalışanlara 8 saat çalışma karşılığı ödenen ücreti de asgari ücret olarak yasalaştırdığını farzedelim. O zaman ne değişecektir? 64 saatlik ekonomik faaliyet 8 yerine, 10 işçi ile karşılanacağı için işsizlik sıfırlanacaktır; ayrıca, 2 işsiz yoksulluk demek olduğu ve onlara da istihdam yaratılmış olduğu için yoksulluk da çözülmüş olacaktır. Çalışanlar 8 saat değil, 6,4 saat çalıştıkları için Marx’ın ve Marx dönemi saf sosyal demokratların özlediği gibi balık tutmak ve şiir yazmak için daha fazla vakit bulacaklardır. Yani, toplum daha mutlu olacaktır. Pardon, kapitalistleri unuttum! Onlar da biraz daha az yüksek kârlara razı olmak zorunda kalacaktır tabii ki. Eh, o kadar kusur kadı kızında da olur…



22 Mayıs 2010


Zonguldak’tan İki Resim...



Önce şu iki resme iyi bakalım. İlki, 1991’in Ocak ayı başlarında maden işçilerinin Ankara’ya direniş yürüyüşleri. Diğeri ise önceki gün Zonguldak devlet hastahanesinin morg kapısı. Karadon’daki göçükte ölen Çayırcumalı iki madencinin tabutu gönderilirken. Birinden diğerine neredeyse 20 yıl geçmiş. Bu iki resmin arası aynı zamanda 12 Eylül’le birlikte inşa edilmeye başlayan Özalcılığın, özelleştirmeciliğin, piyasacılığın tarihi. 1991’deki ilk resim, 2010’daki ikincisinin ebesi sanki. 4 Ocak’ta başlayıp, 8 Ocak’ta askeri güçle durdurulan o yürüyüşü, tıkanan toplu sözleşme görüşmeleri tetiklemişti. Ama, özelleştirme planları da gündemdeydi. Ocaklar kapatılıyor, özelleştirmelere, taşeronculuğa ortam hazırlanıyordu. Dolayısıyla o direniş çok kısa bir sürede Özalcılığın bu tezgahına da isyan niteliği aldı. İki resmin de fiili olarak içinde olan, yıllardır piyasacılıkla her ortamda boğuşan birisi olarak ilk resmin ikincisini doğurduğuna adım kadar eminim. 1991 yürüyüşü geri çekilme ile değil de zaferle sonuçlanmış olsaydı bugünlerde yaşadığımız taşeronculuk vahşetini yaşamayabilirdik. Önceki gün Zonguldak’ta dinlediklerim, gözümle gördüklerim bir kez daha yıllardır dile getirmeye çalıştığım rekabetin yıkıcı, vahşi karakterini çırılçıplak bir biçimde ortaya koymuştur. Türkiye Taşkömürü Kurumu (TTK) bir kamu kuruluşu olduğunu unutmuştur, unutturulmuştur. Bu kurumun çalışma ilkesi maliyeti asgarileştirmek olamaz. Dünya kömür piyasasının belirlediği fiyatlarla acımasızca boğuşmak olamaz. Daha doğrusu, olmaması gerekir. Gerekirse bu sektör korunur, gerekirse kömür üretimi sübvansiye edilir. Son tüketiciye kömürün makul fiyatlarla erişmesi sağlanabilir. Bu tür seçeneklerin gündemde olmaması Özalcılığın bir virüs gibi, başta AKP olmak üzere bütün düzen politikacılarının ciğerlerine kadar nüfuz etmiş olmasındandır. TTK, kömür üretiminin ‘hazırlık’ safhası denilen, kazı, galeri açma, kısaca kömür çıkartılması öncesindeki faaliyetleri taşeron şirketlere vermiştir. Niye vermiştir? Rekabet edebilmek için. Rekabetin yolu ucuz maliyetten geçer. Dolayısıyla, taşeron firma da bu işi alabilmek ve ucuza yapabilmek için iş güvenliği yatırımlarını yapmamakta, gerekli tedbirlerin an azamisini almak yerine en asgarisini almaktadır. Kaldı ki, bölgede konuştuğum sendikacılar bu asgari önlemlerin bile denetlenmediğini söylemekteler. İnsanı, insan mutluluğunu bırakın merkezine almayı, karlarını olabildiğince arttırmak için insan hayatını harcanabilir bir metaya dönüştüren bu piyasa mantığından nefret etmemek mümkün mü? İsyan etmemek mümkün mü? Ama, 1991’in dersi o ki, isyan etmek yetmiyor. İsyanı hedefine ulaştıracak, başka bir düzen kuracak hazırlıklılık ve dirayet de gerekli. Yoksa, başka Karadon cinayetleri yaşayacağımız kesin. Ve bu kötü beklentinin kaderle filan da alakası yok. Başımızdakileri alt edememekle alakası var.



15 Mayıs 2010


Maliyeye değil, kapitalizme disiplin!

Geçen hafta Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Ali Babacan herkesin, özellikle ve daha çok sıradan insanların hayatını belirleyecek bir kural açıkladı: Mali Kural! Bu kuralın formülü bile var: Δa = – 0,33 (a – 1) – 0,33 (b – 5). Tahmin edilebileceği gibi hemen köşe yazarlarımız, tıpkı bendeniz gibi, kural ve dayandığı formül üzerine ahkâm kesmeye başladılar. Yorum ve tartışmalar genellikle formülün ne anlama geldiği, kuralın gerekli olduğu, ama gerçekleştirilebilmesini belirleyecek faktörlerin de dikkate alınmasının önemi üzerinde yoğunlaştı. Benim en dikkatte değer bulduğum yorumlardan biri Tarhan Erdem’den geldi: “Bazı akıl ve gerçek dışı görüşlerin toplumumuzu kapsamaya başlamasının nedenlerinden biri de, siyasal partilerimizin ekonomik kararlar hakkında tercihlerini halkın bilmemesi ve tartışmamasıdır. Partiler halkın günlük hayatını belirleyen kararlar üzerinde çalışıp, halka düşüncelerini söylemeyerek, gerçek politika alanını iktidara bırakmış oluyorlar.” Tabii, Tarhan Erdem’in siyasi kariyeri dikkate alınacak olursa, burada kastettiğinin daha çok sosyal demokrat partiler ve çevreler olduğu açıktır. O tip oluşumların atik davranarak “mali kural” üzerine görüşlerini, alternatiflerini belirtmemelerinden müştekidir Erdem. Nitekim, CHP, EDP, DSP ve 11 Aralık bu yazı yazılırken, benim görebildiğim kadarıyla hâlâ bu konuda bir görüş belirtmemişlerdi. Kaldı ki, bu kural hükümet tarafından tartışılması beklenen bir öneri olarak değil, yakında meclisten geçirilerek yasa haline getirilecek bir politika tercihi. Peki sosyalist, sol parti ve çevreler ne diyor bu konuda dersiniz. Onlardan da ses yok! Yine benim görebildiğim kadarıyla ÖDP, TKP, EMEP, Turnusol ve benzerlerinden de herhangi bir alternatif yok. Hadi sosyal demokratları anladık. Onlar, Deniz Baykal’ın seks hayatıyla ilgilenmeden seks hayatıyla ilgilenmekle meşgulller. İç çıkar çevreleri, klikler, fraksiyonlar v.b. bir taraftan birbirlerine çelme takarken diğer taraftan da TÜBİTAK’ın kaset kayıtları üzerine bilimsel görüşüne kilitlenmiş durumdalar! Sosyalistlerin maruzatı ne ki? Onların, sıradan insanların hayatını etkileyecek iktisat politika tercihleri, “mali kural” ve benzeri konular üzerine görüşlerini açıklayamamalarını, bu konulardaki ataletlerini ne açıklar dersiniz? Bence, üzerinde düşünülmesi ve gecikmeden çözülmesi gereken bir sorun.

***

Gelelim Babacan’ın “kuralına” ve kanunlaşacak formüle: Δa = – 0,33 (a – 1) – 0,33 (b – 5) Bu formülde, Δa: Bütçe açığının, gayri safi yurt içi hasılaya oranında yapılacak ayarlama, a: Bir önceki yıl bütçe açığının gayri safi yurt içi hasılaya oranı, b: Reel gayri safi yurt içi hasıla artış oranı. Peki, o sayılar (- 0,33; 1 ve 5) nereden geliyor? Efendim, (1) hükümetimizin ülkemize uygun bulduğu bütçe açığının miktarı –daha doğrusu açığın gayri safi yurt içi hasılaya oranı. Yüzde 1 hedef açık oranı; aşıldı mı disiplin gerekiyor! Bu sayı hakkında bir perspektif sağlamak bakımından, Yunanistan’ın ve İngiltere’nin şu sıralar AB’nin koyduğu üst sınır % 3’ün çok üstünde, % 13’ten fazla bir bütçe açığı oranına sahip olduğunu, Türkiye’de ise geçen yıl açık oranının % 5,5 olduğunu kaydedelim. (5) ise ekonominin yıllık büyüme hedefi; GSYH’nın her yıl yüzde 5’lik bir tempoyla artması amaçlanmış. Geçen yıl, bırakın artmayı, aşağı yukarı aynı oranda (% 4.7) küçüldüğümüzü hatırlayalım. Bu oran 2009 yılında Yunanistan için % 2, İngiltere için % 4,9 küçülme olarak gerçekleşmiştir. Peki, bu (- 0,33) neyin nesi? Bakın, Babacan “0.20-0.33 aralığında farklı katsayılar üzerinde” çalışıldığını belirttikten sonra, ne diyor bu konuda: “Geçen sene bütçe açığımızı yüzde 5.5 ile kapattık ve yüzde 5.5’ten yüzde 1’e biraz hızlı gitmek istiyoruz. 0.33 bizi oraya biraz daha hızlı götüren bir katsayı.” Tabii, aynı gerekçenin formüldeki ikinci (- 0,33) için de geçerli olduğu anlaşılıyor. Ne bütçe açığına, ne de yavaş büyümeye tahammülü yok bu hükümetin! İşte, tam da bu noktada sosyalistlerin bu formül, açık ve büyüme hedefleri ve tombaladan çıkmış izlenimi yaratan (- 0,33) türü katsayılar üzerine söyleyecek lafı olması gerekir. Provakatif bir öneri: açık ve büyüme hedefleri sayılarının yerlerini değiştirip, ilk (- 0,33) için (- 0.1)’i tercih edelim, ikinci (- 0,33)’e de dokunmayalım. Niçin mi? Önerdiğim değişiklik hem sıradan insandan hem de dünyanın geleceğinden yana da ondan. Bu kriz ortamında açığı arttırmanın ve dünyayı son sürat tüketmemenin daha doğru olduğu varsayımına dayanıyor. Aklı yatmayanlara biraz J. M. Keynes ve H. Daly tavsiye edilir...

8 Mayıs 2010


Doktor Kıvılcımlı’yla Dünyamız…

Dün akşam bir doktor arkadaşımla yemek yerken Doktor’un (Hikmet Kıvılcımlı’nın) lafı açıldı. Kıvılcımlı’nın 1970 yılında İstanbul Dev-Genç Bölge Yürütme Kurulu üyelerinin eğitimi için verdiği bir dizi seminer kitaplaştırılmıştı (Dev-Genç Seminerleri. İstanbul: Sosyal İnsan Yayınları, 2008). Doktor arkadaşım da bu kitapla Kıvılcımlı okumalarına başlamanın heyecanı içindeydi. Nasıl olmasın ki; Türkiye’nin en orjinal Marksist teorisyenlerinden biri ile tanışmanın eşiğindeydi. Kitabı elinden aldım, karıştırmaya başladım. Ve ilk açtığım sayfada, bugün için yazmayı düşündüğüm yazıya son derece uygun, Kıvılcımlı’nın o kendine has üslubuyla yapmış olduğu bir gözlemle karşılaştım: “150 parça Dünyamız 3 sektör: 1- Kapitalist (emperyalist), 2- Sosyalist, 3- Üçüncü Arafat... 1917 yılı sosyalist sektör Dünyanın 6'da 1'i, kapitalist sektör dünyanın 6'da 5'i idi. Şimdi ağırlıklar tersine dönmüş: Dünyamızın 6'da 1'i emperyalist sektör kalmış. Türkiyemiz bu sektörün içine boylu boyunca angaje olmuş... Türkiyemizin alınyazısını seçip ayırt etmek için bir kestirme yol var: Kesit Yapmak. Ağacın kaç yaşında olduğunu dışarıdan kestiremeyiz. Genişlemesine bir kesit yapar yahut sonda atarsak, yüzde yüz doğrusunu öğreniriz. Türkiye'nin de "ne âlemde?" olduğunu kuru lâfla soyutlaştırmaktansa, günlük bir gazetesinde geçenleri filmleştirmek, Türk toplumu için de bir kesit veya sonda yapmak olabilir.”

***

Kıvılcımlı’nın “sektör”el ayrımının 1970’de yapıldığını gözden kaçırmayalım. “Dünyamız” ne “150 parça” ne de “3 sektör.” Alıntıladığım kısmın esas mesajı “kesit yapmak” veya “sonda atmak/yapmak” ihtiyacı. Bunu yapmanın yolu da “günlük gazetelerde geçenleri filmleştirmek.” Geçen haftanın gazetelerine bakalım. Kıvılcımlı’nın tavsiyesininin kitabi yorumu, gazetelerin tamamını işgal eden tıkız Anayasa değişikliği tartışmalarını ele almamızı gerektirir. Oysa, son derece derin küresel bir krizin içinde debelenen, kapitalist dünyaya entegrasyonun doruk noktasında olan “Türkiyemizin alınyazısını seçip ayırt etmek için” dışarda olanlara, onların gazetelere yansıyışına da göz atmak gerekiyor. Tabii, Yunanistan’daki ayaklanma gazetelerde en çok yer alan haberdi. Bir diğer konu da, Dünya Bankası başkanı Robert Zoellick’in 3. Dünya’nın sonunu ilan eden konuşması idi. Zoellick’in konuşmasının gazetelere yansıyışının bir örneği Taraf’tan: “Zoellik [sic], yaptığı konuşmada, [Angus] Maddison’ın rakamlarına referans vererek “finansal krizin ardından üçüncü dünyanın sona erdiğini, artık çok kutuplu ekonomi döneminin başladığını” ileri sürdü...Artık gelişmekte olan ülkeler dünya gelirinin yarısından fazlasını üretiyorlar. O halde dünya ekonomisinde hedef artık restorasyon olabilir. Devrim olamaz..” (5 Mayıs) Yoruma ihtiyaç var mı, bilmiyorum? Kaldı ki, Zoellick’in bu yakınlarda ölen iktisat tarihçisi “Maddison’ın rakamlarına referans vererek “finansal krizin ardından üçüncü dünyanın sona erdiğini...” “ (abç) falan söylediği de yok. Zoellick kararını vermiş, 3. Dünya’yı bitirmiş! Maddison’ın adı konuşmada bir kez geçiyor; o da, ‘geçtiğimiz 2000 yılın, 1800 yılında Asya kıtasının dünya gelirinin yarısından fazlasını ürettiği’ bilgisi (inanmayanlar DB’nın web sitesinden konuşmanın tam metnine erişebilirler). Zoellick, gidişatın çok kutuplu bir dünya olduğunu kabullenmek zorunda kalınca, yıllardır, 0-1800 arası Asya’nın ekonomik önemine dikkat çeken Maddison’ı keşfetmiş! Durum bundan ibaret. Taraf yazarının okuduğunu anlamaması bir yana, “dünya ekonomisinde hedef[in] .... devrim olama[yacağını]” DB başkanı Zoellick’i desteğine alarak cümle aleme ilanı da tam bir komedi. Yunanistan’daki ayaklanmaya gelince. Fazla gezinmeye gerek yok, en doğru manşet bizdeydi: Kapitalizme İsyan (6 Mayıs). Oysa, ertesi gün, yine Taraf’tan bir başka yazar, manşetimize dudak bükerek, ‘derin tahlilleriyle’ “bütün bu olup bitenler Yunan milliyetçiliğinin gelip geçici tepkisi”dir yorumunu yapıyordu. İyi ki yapmış; bu vesileyle, Kıvılcımlı’nın ifadesiyle “Türkiye'nin [liberallerinin] de "ne âlemde?" olduğunu unutanlara durumun vehameti bir kez daha hatırlatılmış oldu.

1 Mayıs 2010


“İşçi Kalkarsa…”

Bugün 1 Mayıs ; Enternasyonal İşçi Günü, Emek Günü. Bugün 1 Mayıs ; Sosyalizmin en kralı işçilerin kendi kafaları ve elleri ile kuracakları sosyalizmdir. 1 Mayıs bu ortak hedefimizin tekrar hatırlanmasına, farkedilmesine hizmet ederse, ne âlâ. Bugün 1 Mayıs ; Çorbada tuzumuz bulunsun misali bu köşeyi bugün işçiler doğrudan yazsın istedim. Tekel Direnişi’nin kahraman işçileri konuşacak, bizler de dinleyeceğiz.

***

Bugün 1 Mayıs ; “Bizim, TEKEL'in ateşi Tayyip Erdoğan'ı yakacak!” “Bizi burada zorla komünist yaptılar!” “Eğer ekmek kavgası ideolojikse, ideolojinin kralını biz burada yapıyoruz!” “Bütün arkadaşlarımızın gözleri pırıl pırıl, dirençli!” Bugün 1 Mayıs; “Erdoğan diyor ki; "yatarak para alıyorlar" Biz yatmadık. Kendisi bizi yatırdı. Üretimi durduran kendisidir. Şimdi kendisi diyor ki; "işçiler kafalarını iki avucunun arasına alsın da biraz düşünsün." “Hayır, düşünmesi gereken birisi varsa, o da kendisidir!” “Üretimi durduran kendisidir, TEKEL'leri kapatan kendisidir, bizi işsiz bırakan kendisidir.” “Bizim kazanmış olduğumuz bir hakkımız var. Sözleşmeli personel falan değiliz biz! Biz kadrolu işçiyiz. Kazanmış olduğumuz bir hak var. Dünyanın hiçbir yerinde görülmemiştir ki, kazanılmış hak geri alınsın! Ama bu hakkı, kendi elimizden almaya çalışıyor. Biz bunu vermeyiz, imkânı yok vermeyiz. İstediği kadar kendisi rest çeksin, istediği kadar!” Bugün 1 Mayıs; “Dikkat ediyorsanız bugünlerde tam bir saldırgan olmuş kendisi artık. Niye?” “Haklı değil ki, biz davamızda haklıyız. Eğer kendisi davasında haklı olsaydı, şu insanların karşısına çıkardı.” “Ama çıkamıyor, niye çıkamıyor? Çünkü haklı değil, haksız! Biz davamızda haklıyız!” Bugün 1 Mayıs; “Şimdiye kadar ölü toprağı serpilmişti insanların üzerine. Ne yapılırsa, insanlar kabul ediyordu. Yani şöyle diyeyim, önceden de söylemişlerdi; bir politikacı söylemişti; "Türkiye halkı koyun sürüsü, ben de çobanım" Yani, artık bu imajı silecek diye düşünüyorum insanlar.” Bugün 1 Mayıs; “Sizin burada duruşunuz yasal değil, diyorlar. Yani şimdi biz nerede duralım yasal olarak? TÜRK-İŞ'in içine girmişiz yasal değil, kaldırımda bekliyoruz yasal değil, evimizde anlatıyoruz yasal değil.” “Yirmi yıldır hep sürgün yaşadık. O fabrikaları sata sata bizi bu hale getirdi, şimdi kapının önüne attı. Hakkımızı almadan hiç buradan gitmeyeceğiz, kusurumuza bakmasın.” Bugün 1 Mayıs; “Bir aile olduk, Türkiye bunu görsün. Ama biz istiyoruz ki Türkiye bunu görsün. Biz Türkiye’ yi uyandırdık. Türkiye yatıyordu. Hiç kimse cesaret edebiliyor muydu konuşmaya? Hiç kimse kaldırabiliyor muydu kafasını? Biz kaldırdık. Çünkü davamızda haklıyız. Biz zam istemiyoruz, biz bir şey istemiyoruz. Biz kendi hakkımız olanı istiyoruz. Biz, o elimizden almak istediği hakkı vermemeye çalışıyoruz.” Bugün 1 Mayıs; “Erdoğan diyor ki, ben müslümanım, biz din kardeşiyiz TEKEL’ci kardeşlerim. Hayır, kardeş değiliz. Sen kardeş olsaydın, din kardeşi olsaydın, sen mışıl mışıl evinde sıcakta yatarken bu insanlar sokakta eksi on iki derecede yatarken, arkadaşlarımızın yarısı hastanede iken görmemezlikten gelmezdin. Sadece kendisi değil arkasındaki o üç yüz altmış yedi millet vekili de dahil.” “Yaptığı her şeyi alkışlıyorlar. Bu şakşakçı vekiller, Türkiye’ nin kaç ilinde TEKEL varsa oraya nasıl gidecekler? Ben ona şaşıyorum işte. Hepsi şakşakçıdır.” Bugün 1 Mayıs; “Bizim ateşimiz Tayyip Erdoğan’ı yakacak, (inşallah) bizim… Tekel’in ateşi Tayyip Erdoğan’ı yakacak.” Bugün 1 Mayıs ; “Birleşe birleşe kazanacağız!” “İşçiler saflara!” “Genel grev, genel direniş!” Bugün 1 Mayıs; “Bu bir ihtardır, bunun gerisi gelecek, daha ağırı gelecek, daha şiddetli, eylemler gelecek. İşçiyi hafife almayacaksın.” “İŞÇİ KALKARSA BİTİRİR ORTALIĞI!!!” ----------------------------------------------------------------- Yukardaki alıntıların tamamı TAKSAV Sinema Atölyesi Kolektifi’nin Tekel 51 belgeselindendir. Tekel 51 V. İşçi Filmleri Festival’i kapsamında 3 Mayıs Pazartesi günü, 14:00’de Beyoğlu sinemasında, 5 Mayıs Çarşamba günü de 15:45’de Sine-Sen Şişhane Salonu’nda gösterilecektir. Tekel 51’in Ankara, İzmir ve diğer illerdeki gösterimi için: http://festival.sendika.org/index.php?option=com_content&view=category&layout=blog&id=43&Itemid=73.



24 Nisan 2010


Başkan Yardımcılığı Sistemine Geçelim!

Ve iyice küçük Amerika olalım. Bu “küçük Amerika” olma merakının menşei konusundaki iddialar muhteliftir. Genellikle kabul gören görüş, bu lafı ilk kez Nihat Erim’in kullandığı şeklindedir. Erim, CHP'nin 1949 kongresinde “Türkiye'yi küçük bir Amerika yapacağız!” demiş ve “küçük Amerika” siyasi terminolojimize girmiştir. Daha sonraları, bu lafın ima ettiği hedef yaygın kabul görerek, CHP’nin alternatifi olarak sahneye çıkan Demokrat Parti tarafından da benimsendi. Ve de, DP lideri Celal Bayar, 20 Ekim 1957'de Taksim'de yaptığı konuşmada Erim'in sözlerini, biraz değiştirerek tekrarladı: “Öyle ümit ediyoruz ki, 30 sene sonra bu mübarek memleket 50 milyon nüfusu ile küçük bir Amerika olacaktır.” (http://arama.hurriyet.com.tr/arsivnews.aspx?id=-105508) Celal Bayar’ın kehanetinin gerçekleşmediğini söyleyemeyiz. Hatta 30 yılı bile beklemeden, 28 yıl sonra 50 milyonu aşan nüfus ve 26 yıl sonra Turgut Özal gibi aşırı Amerikancı bir başbakanla Bayar’ın hedefi basbayağı gerçekleşmişti. Geçenlerde bir arkadaşımın, bugünleri “bırakın, Türkiye’nin küçük Amerika olmasını, artık Amerika’nın büyük Türkiye olması aşamasındayız” diye nitelediğini duydum. Yani, boynuz kulağı geçmişti. Fakat öğrenmenin yaşı yoktur şiarı ile hareket ettiğini, her ağzını açtığı zaman olmasa bile, ara sıra hıçkırık tuttuğunda bizlere hatırlatan, bir başka “küçük Amerika”cı Erdoğan, Amerikan başkanlık sistemini birden benimseyiverdi. Diğer açılımlar kapanırken, şimdi de ABD açılımı başlamıştı! Açılımlara katkı tabii ki boynumuzun borcudur. Bendeniz de, ABD’de Serdar Turgut’tan bile daha uzun yaşamış, okumuş yazmış, bu çorbada benim de tuzum bulunsun diye düşünenlerden olduğum için, başkanlık sistemi hakkındaki parlak fikirlerimi, çağrılma ihtimalimin sıfır olduğu Dolmabahçe kahvaltılarında dile getiremeyeceğimden, Cihangir’deki kahvemde icra ettiğim sıradan bir kahvaltı sonrasında kaleme aldığım bu yazı yoluyla A-Ke-Pe ileri gelenleri ile paylaşmayı tercih ettim. (Son cümleyi bağışlayın; yakında, köşe yazarları arasında yapılacak en-manalı-en-uzun cümle yarışmasına hazırlanıyorum da!). Efendim, başkanlık sistemi hemen, ister istemez akla başkan yardımcılığı sistemini getirir. Amerika’da bu böyledir, o zaman bizde de öyle olacaktır. Bunda şaşılacak bir şey yoktur, zaten o yüzden de, bu yakınlarda şaşırmayı unutan halkımız şaşırmamaktadır. Ama, bu başkan yardımcılığı da, bizim o kimseye benzemeyen, kendimize has, yani kendimize özgü özgül koşullarımıza dikkatle adapte edilmelidir. Bunun zor olduğunu bilmekteyim. Henüz başkanlık sistemine alışma sürecinde olan yığınları başkan yardımcılığı sisteminin faydalarına ikna etmek kolay olmayacaktır. Bunun da farkındayım. O zaman, bana düşen bir iki somut örnek vermektir. Fakat, önce bu başkan yardımcılığı meselesinin niçin memleketin hayrına olacağını düşündüğümü açıklayayım. Cumhurbaşkanı Gül’ün başkanlık sistemine sıcak bakmadığı, Erdoğan’ın ise kafasına koyduğunu yapan, sıkı bir Kasımpaşalı olduğu malum. Burada potansiyel bir kavga ve dolayısıyla toplumun iyice gerilmesi ihtimalini herkes görüyor. İşte, başkan yardımcılığı bu sorunu çözer. Ama sıradan, yani Dan Quayle, hatta Joe Biden tipi bir başkan yardımcılığı değil de, Dick Cheney tipi bir başkan yardımcılığı var kafamda. Üst düzeylerde görev yapmış birisini (mesela Cheney, Bush’un teklifini kabul etmeden koskoca Halliburton adlı çok pasaportlu şirketin CEO’su idi) başkan yardımcılığına ikna edebilmenin yolu, bu görevin sembolik değil, sorumluluğu yüksek bir iş olarak sunulmasını gerektirir. Ülkemiz için başkanlık sistemini, küçük Amerikalılaşma sürecimizin son merhalesi olarak görenlerin yakın dönem gündemi bence bu şekilde belirlenmiş oluyor. Bir taraftan liderlerimizi Cheneyleştirtme ve Bushlaştırma kamplarına göndererek gerekli kişilik modifikasyonlarına tabi tutmak, öte yandan da dozu yavaş yavaş arttırarak başkan yardımcılığının faziletlerine halkı alıştırmak. Bir 6 ay da öyle geçer, gerisi allah kerim!

17 Nisan 2010


Türkiye büyümedi!

Dolayısıyla ekonomi iyiye gitmiyor. Çünkü büyümeyi izlemeye çalıştığımız, adına Gayri Safi Yurtiçi Hasıla (GSYH) dediğimiz şey, ölçtüğünü iddia ettiği şeyi, yani üretimi ölçmüyor da ondan. Genellikle ülke ekonomilerini sektörlere bölmek âdettendir: sanayi, tarım, hizmet gibi. Benim favori sektörüm finans sektörüdür, çokluk hizmet grubunun içinde değerlendirilir. Bu sektörün iktisadi iştigal sahası Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) tarafından “mali aracı kuruluşların faaliyetleri”nin alanı olarak tanımlanmıştır. Mali aracı kuruluşların başında da bankalar, sigorta ve borsa şirketleri gelir. Bunların oluşturduğu finans sektörüne şaka yollu “en favori sektörüm” dememin nedeni, bu sektörün üretimle yakından uzaktan herhangi bir ilgisi olmadığı halde, faaliyetlerinin parasal karşılığının GSYH’nın parçası olarak sayılmasıdır. Daha doğrusu bunu herkese yutturabilmeleridir. Örnek vereyim. Sigorta şirketine gittiniz (ki, bunların da çoğu, bankaların yan kuruluşudur zaten) evinizi, eşyanızı, otomobilinizi, sağlığınızı, hatta kendinizi sigortalamak niyetindesiniz. Anlaştınız, sigorta şirketi de, adına poliçe denilen, üretim maliyeti 5-10 kuruş bile etmeyecek bir kağıt parçasını, satın aldığınız sigortanın bedeli ile doğru orantılı bir fiyatla, allayarak pullayarak verdi. Siz de, diyelim ki, bu poliçe karşılığında 1000 TL’yi bayıldınız. İşte o anda Türkiye’nin GSYH’sı 1000 TL yükselmiştir! Ortada ne ürün vardır, ne de hasıla. Sadece sigortalanmanın getirdiği güven duygusu satılmıştır. Ama satılmıştır ya, satıldığına göre üretilmiştir gibi sakat bir mantıkla, gerçekleşmemiş bir üretim gerçekleşmiş gibi sayılmıştır. Benzer bir durum bankaya gittiğinizde, hatta gitmeden, bilgisayarınızın başında, hem de farkında olmadan banka için çalışarak, yani bir miktar emek harcayarak, kendi hesabınızdan birisine para gönderme gafleti içinde olduğunuzda da yaşanır. Diyelim ki, bankanız her gönderdiğiniz 1000 TL için, bu işlemi bankada yaparsanız 13 TL, internet üzerinden, onların yerine kendiniz yaparsanız 3 TL gönderme masrafı alıyor olsun. Bunun teknik adı “mali aracı kuruluşun sattığı hizmet”tir! Aynı ‘hizmet’ size yaptırıldığında Türkiye’nin GSYH’sı 3 TL, bankaya gidilerek icra edildiğinde ise Türkiye’nin GSYH’sı 13 TL yükselivermiştir! İşte bu saçmalıklar alt alta yazılarak şöyle büyüdük, böyle büyüdük yaygarası yapılmakta, Türkiye’nin büyümesi böyle hesaplanmaktadır. Daha da garip olan, bu tür üretim olmayan ekonomik faaliyetlerin, finans, ticaret, v.b. faaliyetlerin de giderek artması ve krizden çıkmak için bu durumdan medet umulması. İşte Mahfi Eğilmez’in, Türkiye’nin Krizden Çıkışı yazısı: “Türkiye ekonomisinde üretimin kabaca yüzde altmışı hizmetler kesiminde (ticaret, mali hizmetler vb) yüzde ondan azı tarım kesiminde, inşaat sanayisini de katarak aldığımızda yüzde otuzdan biraz fazlası sanayi kesiminde gerçekleştiriliyor. Böyle baktığımızda üretimin asıl olarak hizmetler kesiminden kaynaklandığını düşünebiliriz. Oysa durum tam öyle değil. Hizmetler kesiminin bir üretim yapabilmesi için öteki iki sektörün üretim yapması gerekiyor. Bir başka ifadeyle bir hizmet sunulabilmesi için o hizmeti talep edecek bir faaliyet gerekiyor.” (Radikal, 13 Nisan; abç) Muhteşem bir perspektif! Bir kere yukarda örneklediğim saçmalıkları üretim olarak nitelediği açık. Daha da önemlisi, ekonomik faaliyetin üretim sayılabilmesi için farkında olmadan bir de ölçüt geliştirmiş: talep! Yani, bir şeyin talep edilmesi, alınıp satılması ya da o hâle gelmiş olması (parayı elden götürüp vermek yerine, banka ‘hizmet’inden yararlanarak gönderme, mesela) o faaliyeti, üretim faaliyeti olarak kabul etmeye yetiyor. Bu duruma, hâkim iktisat anlayışının, sefaleti mi dersiniz; insan insan olalı beri, en asli faaliyet olan üretimi tanımlamaktaki aczi mi dersiniz, artık siz karar verin. Bu arada, “Türkiye 2009’un son çeyreğinde yüzde 6 büyüdü” gibi bir laflardan şüphelenmeye devam…

3 Nisan 2010


Çılgın Dünyadan Dersler

Ders I Bir taraftan kapitalist küreselleşmenin mantığı, öbür taraftan askeri darbe derken Daewoo Logistics adlı Güney Kore şirketinin hesabı tutmadı. İflas bayrağını çekti (Financial Times, 7 Temmuz 2009). Kaldı ki, bu Daewoo da eski batık Daewoo’nun yavrusuydu. Müflis Daewoo’nun kimi yöneticileri tarafından kurulmuştu. Sermayenin büyümesi gerekiyor ya, yerinde duramıyordu yavru Daewoo. Dünyanın başındaki belaları yeni yatırım ve daha çok kâr imkanına nasıl çevirebilirim diye düşüne düşüne sonunda dahiyane bir fikir buldular. Madagaskar adasını işgal edeceklerdi! Madagaskar’ın 2.5 milyon hektar ekilebilir arazisinin yarısından fazlasına, 1.3 milyon hektarına el koydular. Politikacılar ikna edildi, yerel şirketler kafaya alındı (eskiden işbirlikçiler derdik bu zevata), alan memnun, satan memnun bir vaziyet hasıl oldu. İşin ilginç yanı, aslında ortalıkta satın alınan bir şey de yoktu. Müflis yöneticiler Belçika’nın yarısı kadar olan bu araziye bir kuruş bile ödemeyeceklerdi. Hesaba göre, yatırımlar yapılacak, mısır ve palmiye ekilecek, ilkinden yakıt, ikincisinden yağ elde edilecekti. Bu işler de insansız olamayacağı için Madagaskarlılara istihdam ‘yaratılacaktı.’ Mahsul, dünya pazarında satılacak, paralar akacak, herkes nasibini alacaktı. Hesap buydu, küreselleşmenin nimetleri ile dünya tarımının çöküşü ve enerji sorunu ancak bu kadar ‘yaratıcı’ bir şekilde kaynaştırılabilirdi! Seoul’daki hesap çarşıya uymadı. Daha doğrusu Madagaskar’daki askeri darbeye uymadı. Yeni rejim ‘arsa satışını’ tanımadı. Bu arada 21. yüzyılın ilk depresyonu başlamış, adına lojistik eklemiş yavru Daewoo kredi lojistiği sorunlarıyla da karşı karşıya kalmıştı. Sonları, tıpkı içinden doğdukları ebeveyn Daewoo gibi oldu. İflas. Ders II Sermaye, ara sıra dürüst olmak zorundadır. Somut, olgusal haber, hatta bazen değerlendirmelerinde bile açık sözlü olabilir. Yoksa bu hayatı nasıl sürdürecekler? Tamamen çarpıtmalarla yürümeyeceğini en yakından onlar bilir ve güvenilen sermaye yayınlarını bu işe memur ederler. Bu son cümle biraz komplo koktu. Oysa, sermayenin kimseyi memur etmesine gerek kalmadan mebzul miktarda bu kârlı işe soyunanlar zaten mevcut. Başta Financial Times ve Wall Street Journal gelir. Sonra da MBA dünyasının sevgilisi Harvard Busines Review (HBR) gibiler. İşte bu HBR’nun blogundaki bir yazıdan eski bir öğrencim aracılığıyla haberdar oldum: Sermayenin Yabancılaşması (Chris Meyer ve Julia Kirby; 30 Mart 2010). İnsanın, “yahu, bu Marx ne madenmiş” diyesi geliyor. Adam, emeğin yabancılaşması üzerine Kapital’in binlerce sayfası arasında, şöyle geçerken bir tahlil yapıyor, o bile 143 yıl sonra insanlara ilham kaynağı olabiliyor. Küçük bir farkla tabii: Marx kapitalizmi yıkmaya kafayı takmış, MBA’liler ise “nasıl kurtarırız”a. Yazıda, önce kapitalizmin, emeğin yabancılaşmasını nasıl çözdüğünden dem vuruluyor. Kısmen sermayenin uzak görüşlülüğü (iş güvenliğine ilişkin regülasyonların kabulü örnek gösterilerek) kısmen de işçi sınıfının zorlaması ile (sendikal örgütlenme) bu yabancılaşmanın yaratacağı “tehlike”nin nasıl üstesinden gelindiği belirtiliyor. Sonra da “endüstriyel üretimin diğer girdisi” sermayeye sıra geliyor (öbürü emek ya; onun yabancılaşmasını hallettiler!). Soru şu: “Büyük Resesyonun” en temel nedeni acaba sermayenin yabancılaşması mıdır? Cevap muazzam, sanki Marx konuşuyor: “Sermaye-yoğun yeniliklerin finansmanı ile sağlanacak yüksek kârlılık imkanları, giderek eldeki finansal kaynaklar için yetersizleştiği” için finans kuruluşları paradan para kazanma yollarını denemeye başladılar. Yani, üretimden uzaklaşarak, asli işlevlerine yabancılaştılar. Al sana bir kriz analizi. Beni şahsen kesmez, ama ortalıkta gezen saçmalıklardan çok daha aklı başında.

20 Mart 2010


Halkı Soymadan Kaynak

Aralık sonunda Dış Ekonomik İlişkiler Kurulu’nun (DEİK) genel kuruluna katılan Recep Tayyip Erdoğan, Tekel işçilerine rest çekmişti: “Yaklaşık 10 bin kişinin bize aylık maliyeti 40 trilyon. Kimin parasını ödüyoruz? Halkın parasını ödüyoruz.” (Hürriyet, 28 Aralık 2009) Erdoğan’ın halk tanımını bilemem, ama sokaktaki vatandaşın halk tanımı içine borsa spekülatörlerinin girmediği malum. Halk, kendine benzeyeni halk olarak görür. Günboyu bilgisayar ekranlarında, TV’lerde inen binen sayıları izleyenleri değil. Abartmayı seven Erdoğan, daha etkili olur diyerek, TC’nin eski para birimi üzerinden 10 bin işçinin aylık maliyetinden dem vurmuş. Niye o 40 trilyon doları 12 ile çarpıp, 480 trilyon dememiş, merak ediyorum. Kim farkedecek, aylık maliyet mi, yıllık maliyet mi! Abart abartabildiğin kadar. Erdoğan’ın verdiği bilgiyi doğru sayarsak, 1 Tekel işçisinin aylık brüt ücretinin 4000 TL olduğu ortaya çıkar. Bu parayı ödemek istemiyor Erdoğan. Gerekçe de, ödemenin halkın parasından yapılıyor olması! En azından şimdilik, Danıştay’ın yürütmeyi durdurma kararı yüzünden hükümet bu parayı ödemeye devam etmek zorunda kaldı. Ama, için için, halkın parasını ‘boşa harcadığı’ için kahroluyordur Erdoğan. Sanki, Erdoğan’ın bu üzüntüsünü gidermek istercesine Anayasa Mahkemesi de bu yakınlarda verdiği bir kararla, devlete, halkın parası olmayan bir kaynak yarattı. Anayasa Mahkemesi, 15 Ekim 2009'da, menkul kıymetler dünyasının kazançlarına (bono, hisse senedi ve yatırım fonu gibi) yerli yatırımcılar sözkonusu olduğunda yüzde 10, yabancı yatırımcılarda ise 0 stopaj (yani, vergi) uygulamasına ilişkin yasa hükümlerini iptal etti. Kararın gerekçesi 8 Ocak 2010'da Resmi Gazete'de yayımlandı ve hükümete bu Anayasa’ya aykırılığı düzeltmek üzere 9 ay süre tanındı. Sermaye Piyasası Kurulu (SPK) Başkanı Vedat Akgiray, bu hafta Ekonomi Muhabirleri Derneği (EMD) üyeleriyle düzenlediği sohbet toplantısında, stopaj konusunda Maliye Bakanlığı'nda toplantıların devam ettiğini belirterek, "Anayasa Mahkemesi'nin aldığı karar var. Bir kere yerli yabancı ayrımının kalkacağı kesin" dedi. "Oran düşebilir mi" yönündeki bir soruyu ise Akgiray, "O konuda Maliye'den çıkmış bir karar yok. Hâlâ görüşmeler devam ediyor... Oran şu anda yüzde 10. Yüzde 10 vergi şu anda Avrupa'nın en düşük vergisi, yanlış bilmiyorsam. Yüzde 10 şu anda, aynı kalırsa bence makul olur. Ben,   yüzde 10'nun yüksek olmadığı kanaatindeyim. Biz yerli yabancı ayrımına karşıyız" şeklinde yanıtladı. AKP’nin, yerli yatırımcılara karşı uygulamak istediği ayrımcılık iptal edildiğine, yabancılar da kazançları üzerinden yüzde 10 vergi vereceğine göre devlete hatırı sayılır miktarda yeni kaynak sağlanmış olacak. Bu kaynağı kullanarak Tekel işçilerinin ücretleri borsa batmadığı sürece karşılanabilir. Yabancılar, Erdoğan’ın halk tanımına girmeyeceğine göre, halkın parasını ‘boşuna harcamak’ eziyetinden kurtulan başbakanımız da bu şekilde iç huzuru bulmuş olur. Yabancıların borsadaki ağırlığının son dönemlerde yüzde 60-70 arasında olduğunu biliyoruz. Kriz öncesi, mesela 2007 yılında yabancıların yaklaşık 70 milyar dolar değerinde hisse senedi sattıkları malumumuz. O yıl hisse senetlerinin ortalama getirisi yüzde 30 dolaylarında idi. O zaman, 2007’de yabancı yatırımcıların yüzde 10’luk stopajla aşağı yukarı 1.7 milyar dolar vergi ödemeleri gerekiyordu. Bu da Tekel işçilerinin 5 yıldan fazla ücret ödemelerinin finansmanı demektir. Kaldı ki, birçok Avrupa ülkesinde olduğu gibi hisse senedini belli bir süreden az elinde tutan yatırımcıya caydırıcı olsun diye uygulanan ve hisse senedi satışı üzerinden alınan cüzi bir vergi uygulaması da çoktan düşünülebilirdi. Yine, Sermaye Piyasası Kurulu (SPK) Başkanı Vedat Akgiray’ın belirttiğine göre yabancı yatırımcılar hisse senetlerini ortalama 250 günün, yerliler ise 30 günün altında ellerinde tutuyorlar. Yabancı yatırımcıların sadece Şubat 2010 içinde 86 milyon dolarlık İş Bankası, 61 milyon dolarlık Koza Altın ve 37 milyon dolarlık Erdemir hissesi sattıklarını biliyoruz. Şubat içinde yabancıların ellerinden çıkarttıkları toplam portföy tutarı ise 5.6 milyar dolar civarında. Eğer, bu satışların 1 yıldan az süre elde tutulan hisse senetlerinden oluştuğunu ve İngiltere’nin uyguladığı gibi yüzde 0.5’lik bir satış vergisi uyguladığımızı varsayarsak, sadece Şubat ayında yaklaşık 44 milyon TL gelir sağlanabilirdi. Tekel işçi ücretleri için yeni kaynak! Kısacası, istendi mi kaynak bulunuyor; hem de halkın yediğini içtiğini vergilendirerek değil, spekülatörlere azıcık kafa tutarak.

13 Mart 2010


İşsizlik ve Güvencesizlik

İçinde yaşadığımız toplumun bir türlü başımızdan eksik olmayan ekonomik sorunlarının kaynağını nasıl teşhis ediyoruz? Sorunların kaynağını belirleme şeklimiz bizim hakımızda, toplumu algılayışımız hakkında ne söylüyor? Bence, bayağı bir ipucu verdiği kesin. Hatta, daha da ileri gideyim, teşhis tarzının sosyalistliğin turnusol kağıdı olduğunu düşünüyorum. Açmaya çalışayım. Sözünü ettiğim sürgit sorunlardan biri de işsizlik ve güvencesizlik meselesi. İster istemez Türkiye’nin de gündeminde. Kriz vesilesiyle hem işsizlik hem de güvencesiz çalıştırma arttıkça bu sorunlar daha çok konuşulur hale geldi. 2009 yılının işsizlik oranı %14 olarak gerçekleşti. Çoğumuz kendi işyerimizde ya da bir yakınımızın işyerinde güvencesiz çalıştırmanın varlığını görüyoruz. Tekel işçilerinin dirayetli direnişi ile bu sorunun artık gizlenecek hâli kalmadı. Mızrak çuvala sığmaz oldu. Dolayısıyla, sorunun farklı teşhisleri ve ona bağlı olarak farklı çözüm önerileri de konuşulmaya başladı. İki ana yaklaşımdan söz edilebilir: bir yanda, kötü/yanlış uygulamalar/kişiler perspektifi, öte yanda da yapısal perspektif. Daha somut bir ifadeyle, kötü kişiler perspektifi –ki, yaygın görüşün bu olduğunu sanıyorum—işsizliğin ve güvencesiz çalıştırmanın bu denli artmış olmasını birilerinin tercihlerinin sonucu olduğunu düşünüyor. Bu birilerinin, neo-liberalizmi Türkiye’ye ithal eden Özal, T.C.’yi şirketleştiren Erdoğan veya insafsız işadamları olması, bu perspektifin özünü değiştirmiyor. Teşhis böyle olunca, bu yaklaşımın, açıkça “çözüm, biraz insaf, biraz insan yenilenmesi ile sağlanabilir” demesi veya ima etmesi kendi içinde tutarlı görülebilir. Zaten, bu tür tutarlılıklardır reformculuğu besleyen. Yapısal diye adlandırdığım perspektif ise, sorunun kaynağının kapitalizmin doğasında olduğunu söylemekte. İşsizliğin ve güvencesiz çalıştırmanın kapitalizmin ilk vuku buluşundan beri, yani yüz yıllardır var olduğunu iddia etmektedir. Kapitalizmin yeni yeni yeşerdiği bölgelerde, topraklarından, tarımsal üretim faaliyetinden kopartılarak şehirlere akan köylüleri güvenceli işlerin beklediğini kim iddia edebilir? Her yeni gelene istihdam yaratma ve de bunun güvenceli oluşunu sağlama mecburiyetini şirketler niye hissetsinler ki? Hattâ, tam aksinin şirketler tarafından tercih edilmesi daha akla yatkın değil midir? İşsizler olsun ki, işi olanlar güvencesizlik hissetsinler ki, düşük ücretle, kötü koşullarla çalıştırma sürgitleştirilsin. Peki, kapitalistler bu tercihlerini insafsız, kötü kişiler oldukları için mi yapmaktadırlar? Tabii ki, hayır. Maliyetlerini düşürerek, daha fazla malı daha ucuza satarak, daha fazla kâr elde etmek mecburiyetinde oldukları için bu tercih burjuvazinin genlerine kazınmıştır. Ne kadar yıkarsan yıka, çıkmaz. Ve işte bu nedenle, işsizlik ve güvencesizlik yapısaldır, kapitalizmin doğasında mündemiçtir. Bu teşhis, kapitalizmin değişik ülkelerde, değişik konjonktürlerde büyüme dönemleri yaşamış olduğunu inkâr etmek anlamına gelmez; o dönemlerdeki kısmi işsizlik azalışını, kısmi güvenceli çalışma koşullarının ortaya çıkışını kendi özgüllükleri içinde değerlendirir. Kapitalizmin 1950’lerde, 1960’larda yaşadığı altın dönem, refah devleti uygulamaları o dönemlerin özgül ve tekrarlanması imkânsızlaşmış koşullarıdır. O zaman, kapitalizmi yıkamadığımız dönemlerde işsizlik ve güvencesiz çalıştırmaya razı mı olmamız gerekiyor? Şüphesiz, hayır. Taleplerimizin kapitalizmin sınırları içinde gerçekleştirilebilir olması ölçütünü terkederek, yeni talepler tahayyül etmemiz gerekiyor. İdeal ölçüt, taleplerimizin sınıf dayanışmacılığını, örgütlülüğünü sağlayıp sağlamadığı, kapitalizmin sınırlarını sorgulama imkânını yaratarak, sosyalizmi gündemimize koyup, koymadığıdır. Zaten, devrimciliği besleyen de “imkânsızın” peşinde koşmak değil midir?

6 Mart 2010


Durduğumuz Yer...

Dünyaya, çevremize, olan bitene, durduğumuz yerden bakıyoruz. Sadece baktıklarımız değil, o “durulan yer”in kendisi de değişiyor. Bazen aşırı iyimserliğe, bazen de kötümserliğe kapılıyoruz. Bütün bunlar insanlık halleri, kimimiz farkında, kimimiz değil. Dilimizde iki tabir var: biri pembe gözlük, diğeri de at gözlüğü. TDK’nun sözlüğünden değil de, Ekşi’nin sözlüğünden verelim tanımlarını. Pembe Gözlük: artık dünyayı pembe görmek istiyorum, mutlu olmak istiyorum, lay lay lom diye dolaşmak istiyorum, sevinmek insanlara mutlu görünmek istiyorum diyenlerin mutlaka bir tane edinmesi gereken gözlük.. At Gözlüğü: atlara sadece kendilerine gösterilen yönde gitsinler diye takılan iki yandaki paravan.. Radikal’den Oral Çalışlar geçtiğimiz Çarşamba karamsarlıktan şikayet ediyordu: “Gerçekten bazı çevrelerde son dönemde ciddi bir karamsarlık yaşanıyor. Bu çevreler kendi karamsarlıklarını etrafa yayabilmek amacıyla büyük bir gayret sarf ediyorlar. Her türlü gelişmeyi olumsuz olarak yorumlayabilmek ve aktarabilmek konusunda gösterdikleri başarı küçümsenemez..” Sonra da bizi durumun o kadar da kötü olmadığına ikna etmeye çalışarak: “Bu yıl Türkiye’nin krizin etkisinden bir ölçüde sıyrıldığı söylenebilir. Türkiye’nin krizi komşularına göre daha hafif yaralarla atlattığı yönünde değerlendirmeler var. Önümüzdeki yıl ekonominin büyümeye geçeceği yönünde de ciddi bulgulardan söz ediliyor. Enflasyonun ... eskiye oranla çok ciddi bir stabilizasyon yakalamış olduğu da, objektif bir matematiksel olgu.” Olanı değil de, olmasını istediğimizi, hem “objektif”, hem “olgusal” hem de “matematiksel” bir gerçeklikmiş gibi sunarsak bize ne olur? Ne olacak, hiç bir şey olmaz. Burası Türkiye. Kimse, kimseyi okumaz, eleştirmez; herkesin klikleri, herkesin kendi doğruları vardır. Kendi doğrularımızla yatıp kalkmanın rehaveti her yeri sarmıştır. Rehaveti aşmaya çalışarak Çalışlar’ın ekonomik yorumlarını değerlendirelim. Krizin etkisinden sıyrılmışız, hafif yaralarla atlatmışız! Başka kaynağa gerek yok; Çalışlar’ın yazısının yayınlandığı gün Radikal’in 1. sayfasından hem de başlığın sağ üst köşesinden okuyoruz: “İşsizlik oranı 2009 yılında bir önceki yıla göre 3 puan artarak yüzde 14 oldu. İşsiz sayısı 3 milyon 471 bin kişiye yükseldi. Genç nüfusta işsizlik yüzde 25'i aştı. Kentlerde yaşayan her 100 gencin 28'i işsiz. Ekonomistler, işsizlikte kısa vadede hızlı bir düşüş beklenmemesi gerektiğini belirtiyorlar.” Ekonominin büyümeye geçeceği yönünde de ciddi bulgular varmış! Bu sefer kaynağımız resmi TÜİK; en son büyüme istatistiklerinin yayınlandığı 212 sayılı Haber Bülteni’nden aktarıyorum: “2009 yılının ilk dokuz aylık döneminde bir önceki yılın aynı dönemine göre sabit fiyatlarla gayri safi yurtiçi hasıla % 8.4’lük azalışla 71 294 Miyon TL olmuştur.” Enflasyon eskiye oranla çok ciddi bir stabilizasyon yakalamış! Tesadüf bu ya, Çalışlar’ın yazısının yayınlandığı gün açıklanan enflasyon rakamları, ertesi gün Radikal’den “yıllık enflasyon 14 ay sonra yeniden çift hane oldu: 10.13” şeklinde verilmez mi. Hadi bunlar, Çalışlar’ın ifadesiyle benim “kendi karamsarlıklarımı etrafa yayabilmek amacıyla sarfettiğim büyük bir gayret” olsun. Peki, iki gün önce yine Radikal’de yayınlanan Mahfi Eğilmez’in “İşsizlik ve enflasyona dikkat” yazısına ne buyurulur? Çalışlar’ın aynı yazısında ekonomimize ait tartışmalı başka yorumlar da var. İlginç öneri/yorumlardan biri Türkiye’nin krizin tahribatı bakımından komşu ekonomilerle karşılaştırılması. Bunun mantığını anlamak zor. Sanki, yıllar öncesinin, iklim ve topografik koşulları itibariyle benzer tarım toplumlarını karşılaştırmaktan söz ediyoruz. Türkiye’nin 8 komşusu arasında kişi başına gelir itibariyle bize en yakın 3’ünden Yunanistan ve Bulgaristan AB üyesi, İran ise ekonomik ve siyasi abluka altında. Diğer 5’inden biri ABD işgali altında, geri kalanların da hem gelir seviyelerinin hem de dünya ekonomisine entegrasyon düzeylerinin düşüklüğü hatırlanacak olursa Türkiye ile karşılaştırılmaları bayağı garip. Kısacası, Çalışlar karamsarların “..her türlü gelişmeyi olumsuz olarak yorumlayabilmek ve aktarabilmek konusunda gösterdikleri başarı”yı eleştireyim derken, tanınması zor, toz pembe bir Türkiye yaratıvermiş. O Türkiye bizim buralardan gözükmüyor. Acaba, durduğumuz yerle mi ilgili?



27 Şubat 2010


Memleketimizi Amerikalılar gibi düşünelim…


Nasıl yapacağız bu işi? Ayrıca, niye Amerikalılar gibi düşünelim ki, durup dururken? Soru tam olarak doğru değil bir kaç neden yüzünden. Çünkü ortalama bir Amerikalı’nın varlığını ve onun görüşünün bilinebilirliğini ima ediyor. Halbuki bu tür genellemelerin olanaksızlığı apaçık. “Yahu şu Türkler de …” gibi klişe değerlendirmeleri duyduğunuzda gösterdiğiniz reaksiyonu hatırlamanız bile yeterli bu olanaksızlığı görmek için. Toplumlar, sınıflar, kimlikler, günün moda tabiri ile, maduriyetler bazında paramparça. Dolayısıyla, en fazla ABD’nin bir kesimi adına birilerinin yaptığı değerlendirmelerden söz ediyor olabiliriz. Gerçekten de öyle. 3 Şubat 2010 tarihli bir basın bildirisi ile RAND adlı bir şirket “Sorunlu bir Ortaklık. Küresel Jeopolitik Değişim Döneminde ABD-Türkiye İlişkileri” başlıklı bir çalışma yayınladığını duyurdu. RAND, artık bizde de moda olan düşünce üretme, strateji geliştirme işinin şirketler aracılığıyla (kâr amacı güdülmediği iddiasıyla) yapılışının eski ve ünlü isimlerinden. Mesela, bu çalışma Federal hükümetin desteği ile ABD Hava Kuvvetleri için yapılmış. Dolayısıyla, ortalama bir Amerikalı’nın görüşlerini yanıstmak, onların entellektüel gelişimine katkıda bulunmak gibi bir niyet ve iddia beklememek gerekiyor. Bu yayın benim izleyebildiğim kadarıyla bizim yerli medyada pek ses getirmedi. Ama, bazı yanlarının özeti T.C. Başbakanlık Basın-Yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğü’nün sitesinde Ascribe adlı bir ajansa atıfla yayınlandı. Kısa bir alıntı ile RAND’ın muhakeme şeklini sezelim: “Türk dış siyasetinin genişlemesine, özellikle laiklik olmak üzere, Türkiye Cumhuriyetinin temelini oluşturan birçok ilkeye meydan okuyan önemli iç siyasi değişiklikler eşlik etti. Kemalizm Türkiye'de önemli bir sosyal ve siyasi güç olmaya devam etmektedir, ancak, onlarca yıl Türk siyasi hayatındaki demokratikleşme, Kemalist seçkinlerin Türk siyasi hayatındaki geleneksel tahakkümüne artan bir ölçüde meydan okuyan yeni siyasi ve sosyal seçkinlerin oluşmasına yol açmıştır….sözkonusu değişiklikler Türkiye ile güvenlik ortaklığının idaresini çok daha zorlu kılmıştır.” Yoruma gerek olmadığını düşünerek bu değerlendirmeyi geçip, bence daha ilginç olan geleceğimizle ilgili senaryolardan sözetmek istiyorum. Bakın, önümüzdeki 10 yıl boyunca Türkiye’nin evrileceği durumlar ne olabilirmiş? 1) AB’ne entegre Batıcı bir Türkiye. 2) İslamileşmiş bir Türkiye. 3) Milliyetçi bir Türkiye. 4) Askeri müdahale. İlk senaryonun, yani AB’ye entegrasyonun gerçekleşme ihtimalini bayağı “zayıf” buluyor RAND raporcuları – dolayısıyla, muhtemelen, ABD Hava Kuvvetleri de! İkinci senaryonun gerçekleşme ihtimalinin bazı ipuçlarının sezildiği izlenimi çıkıyor metinden. Eğitim, yargı sisteminde gözlemlenen değişimlerden, alkol kullanımının sınırlarından v.s. dem vurararak bu ihtimalin ciddiye alınmasını tavsiye ediyorlar. AKP içinde ve dışında daha radikal dinci kesimlerin etkisine de değinilmiş. Hafif sayılmayacak bir telaş da var bu ihtimalin gelişiminden. Özellikle, şu sıralar ABD’nin Irak’taki varlığını sürdürebilmesi için gerekli her türlü materyal (?) ve birlik transferinin %70’inin Türkiye üzerinden yapıldığını hatırlatıyor RAND raporu. İyice müslüman, Araplara sırtını dayamış bir Türkiye’nin ABD açısından hayırlı olmayacağını düşünüyorlar. Üçüncü senaryo, yani milliyetçiliğin hakimiyeti en fazla ihtimal dahilinde olan. AB’nin yabancılaştırdığı, ABD ile hafif gerginlikler yaşayan bir Türkiye’nin ABD üslerinin varlığını bile tehlikeye atacak bazı kararlar alabileceğine değiniliyor raporda. Bu senaryonun gerçekleşme ihtimalini arttıran dış faktörlerin yanısıra milliyetçi söylemi fazla siyasi partilerin desteğinin giderek arttığı da vurgulanmış. Ve gelelim askeri müdahale senaryosuna. Doğrudan bir darbe ihtimalininin tamamen gündemden düşmediği belirtildikten sonra “yumuşak” müdahalelerin daha olası olduğunun altı çiziliyor. Bu senaryonun gerçekleşmesi halinde Türkiye’nin daha milliyetçi siyasetler izleyebileceği, bunun da ABD çıkarları ile çelişeceği de eklenmiş. Bu senaryoların ABD Hava Kuvvetleri’nin ortak aklının (?) oluşturulması için devlet fonlarından alınan destekle geliştirilmiş olması bile, durup dururken niye bazı Amerikalılar gibi düşünmemiz gerektiğinin cevabıdır, sanıyorum.

20 Şubat 2010

Kıyılara Vurun Kendinizi, Kendinizi İnkâr Ederek...

Wilhelm Wolff Derneği’nden biri, size Paktalos ırmağının kıyılarında toplanmazsanız, tıpkı Rosa’nın dediği gibi barbarlığın girdaplarında boğulacağınızı söylese, ne yapardınız? Gerçekten böyle bir dernek, gerçekten bu derneğin böyle bir üyesi, gerçekten böyle bir ırmak ve de gerçekten böyle bir Rosa var mı? Çok şükür, bütün bu soruların cevabı, “evet.” Ve bu sorularda adı geçenlerin hiçbiri bize yabancı değil. Wilhelm Wolff (Toplum Araştırmaları) Derneği İzmir’de kurulmuş bir dernek. Bizi Paktalos ırmağının, yani Manisa/Salihli’deki Bozdoğan’dan doğan Sart çayının kıyılarına çağıran bir üyesi de var. Rosa da, bildiğimiz kızıl Rosa, Rosa Luxemburg. “Sart çayının kıyılarına gelin” çağrısı geçtiğimiz günlerde yayınlanan Paktalos Irmağının Kıyısından Kriz Notları kitabının Sunuş’undan. Kitap, Gültekin Akarca’nın yazdığı ‘Çan sesleri’ bölümünün dışında, Olcay Hayta’nın ‘Bunalımın Olanakları’, Nuh Aslan’ın ‘Zıt Yönde Etkiler, Ne Kadar Etkiler’ ve Alper Öztaş’ın ‘Bireysel Mülkiyetten Sınıfsal Mülkiyete; Sermayenin Gelişim Serüveninde Kriz’ bölümlerinden oluşuyor. Ve de bu ortak ürünün en heyecanlandırıcı yanı, topluca Marx’ın Kapital’ini okuma serüveni sırasında “onlarca kişinin uykusuz gecelerinden, düşlerinden, haftalar, aylar süren tartışmalarından” vücud bulması. Tabii, beni heyecanlandıran sadece bu kitabın ortaya çıkış şekli değil, aynı zamanda muhtevası. Ortalıkta kriz üzerine yazan çizen mebzul. Bu yayınların çoğunun Marx’a, Kapital’e vakıf olduklarını, onun bunun görüşlerini bir araya getiren 2. el takdim statüsünün ötesine geçip, herhangi bir orjinallik içerdiklerini söylemek maalesef mümkün değil. Paktalos Irmağının Kıyısından Kriz Notları’nın bu iki husus bakımından da birçok okullu Marksistin yazdıklarını aştığını düşünüyorum. Üç yıldır, topluca Kapital’le boğuşmanın ürünü olan bu kitaptaki iddialardan biri şu: Yaşadığımız krizin gözlemlenen somut veçheleri olan, “şişen balonlar, toksik kâğıtlar, suyunun suyu piyasaların.. [ötesinde].. yüzlerce yıl önce başlamış sermayenin kolektifleşmesi sürecinin, servetin toplumsallaşmasının koşullarının” olgunlaştığı. Daha da önemlisi, bu olgunlaşmaya tekabül eden bir dönüşüm yaşanmadığı takdirde –yani kapitalizmi ilga etmediğimiz sürece-- yıkım ve kokuşmanın başlayacağı. Bu önermenin teorik dayanağı ise, Marx’ın Kapital’in III. cildindeki hisse senetli şirketlerin ortaya çıkışı, yaygınlaşması süreciyle özel sermayenin dönüşümü öngörüsünde: Sermaye “..doğrudan doğruya toplumsal sermaye [abç] (doğrudan bir araya gelmiş bireylerin sermayeleri) biçimini alır ve bunun girişimleri, özel girişimlerden ayrı ve farklı toplumsal girişimler şekline girer. Bu, özel mülkiyet olarak sermayenin, kapitalist üretimin kendi çerçevesi içerisinde ortadan kalkmasıdır. “ Orjinallik boyutuna gelince, Kriz Notları’nın birbiriyle ilişkili iki iddiası dikkate değer: ilki, “sermaye birikiminin niteliksel tedrici dönüşümünde yeni bir evreye tekabül eden sıçramalı teknik gelişme[nin], tarihsel bir eşik yarat[tığı]” ve bunun da “yaratıcılık ve tasarım dışındaki kafa emeği unsurları[nın], bugün, ölü emeğin bileşeni haline dönüşme[si sonucu]… kafa emeği ve kol emeği ayrımının giderilebileceği olanakları” ortaya çıkartmaya başladığı. Diğeri ise, “bu yeni durum[un], kapitalist üretim tarzının öznesi olan işçinin yerine, sınıfsız toplumun öznesi olarak komünist insanın doğmasının maddi koşullarını yarat[tığı] ve işçi sınıfının nihai özgürleşmesinin “kendi sınıfsal kimliğini yadsımaksızın -kendi kendisini ortadan kaldırmaksızın“ gerçekleşemeyeceği. İzmirli dostlarımızın derneklerine seçtikleri ad vesilesiyle Marksist çevrelerde hâlâ kabul gören bir yanılgının da düzeltilmesi imkânı doğmuş oluyor. Wilhelm Wolff, Marx’ın Kapital’in I.cildini gerçekten ithaf ettiği komünist yoldaşıdır. Hem de, Charles Darwin’in bu ithafı kabul etmemesi üzerine değil, bizzat Marx’ın gerçekten ilk ağızda düşündüğü kişi olduğu için.



13 Şubat 2010

Şen Şakrak AKBANK’ı Tanıyalım…

AKBANK, Perşembe günü, gerile gerile, 2009 yılının son üç ayında net dönem kârını bir önceki yılın aynı dönemine göre yüzde 230 artırarak 700 milyon TL’ye, yıllık toplam net kârını ise 2 milyar 726 milyon TL’ye çıkarttığını açıkladı. Tayyip Erdoğan da geçenlerde TEKEL işçilerini kastederek “biz bunlara her ay 40 milyon maaş ödüyoruz demişti. Demek ki, AKBANK’ın 3 aylık net kârı ile TEKEL işçilerinin 1.5 yıllık, 2009 yılı toplam kârı ile de 5.5 yıllık maaşları ödenebilirmiş! AKBANK Genel Müdürü Ziya Akkurt’tan öğreniyoruz, bu yıla da neşe, sevinç ve umutla girmişler! “2010 yılında 155 milyon dolarlık bölümü bilgi teknolojileri olmak üzere toplam 350 milyon TL yatırım planladıklarını” belirtmiş müdür bey. O miktarı T.C. A.Ş.’ye aktarmış olsalardı TEKEL işçilerinin 9 aylık maaşı daha çıkardı. Şimdi biraz daha ciddileşerek AKBANK’ın önümüzdeki yıl esas parsayı nereden vurmayı hedeflediğini görelim. Bu kez, Genel Müdür Yardımcısı Cem Mengi beyin ağzından öğreniyoruz: “ [AKBANK] bu yıl Türkiye’deki altyapı ve özelleştirme projelerine 5-6 milyar dolarlık finansman sağlamayı hedefliyor… özellikle altyapı, Milli Piyango ve enerji özelleştirmeleri... yaklaşık 51 milyar dolar proje büyüklüğü olacağını[na göre]… [b]u miktarın yüzde 70’i borçlanarak karşılanırsa 35 milyar dolarlık borçlanmaya denk gelen finansman ihtiyacı çıkar... AKBANK olarak biz bu finansman ihtiyacının yüzde 15-20’ye denk gelen 5-6 milyar dolarını finanse etmeyi hedefliyoruz.” (Radikal, 12 Şubat) Türkçeye tercüme edecek olursak, denen şudur: Biz bu özelleştirmeci hükümeti çok seviyoruz, onlar da bizi çok seviyor. Karşılıklı sevişmenin doğal sonucu olarak, sevgili A-Ke-Pe güzel memleketimizin kalan son malını mülkünü de “babalar gibi satarım” diyerek özelleştirmelere devam edecektir. O zaman, sokaklarda kol kola yürüyerek trafiği tıkayan halkın malına haklı olarak göz diken kapitalistlerin para ihtiyacı olacak. Biz de finans kapitalistleri olarak, oradan buradan topladığımız paraları bu kapitalistlere borç olarak vereceğiz. Onlar da bize (eğer işler iyi giderse) borçlarını faiziyle geri ödeyecekler. İşte bu faizler bizim 2010 yılında 2009’dan da daha fazla kâr elde etmemizi sağlayacaktır. Ve işte bu yüzden, bugün 23 Nisan, neşe doluyor insan. Müdür Akkurt sazı alarak: “…banka olarak 2009’da özellikle maliyetlere yönelik gerekli düzeltmeleri yaptıklarını, çok tutarlı ve öngörülü strateji izlemeye çalıştıklarını” da eklemiş. Bu da tercümeye muhtaç; özellikle bir patron ya da onun temsilcisi “maliyetlere yönelik gerekli düzeltmeler“ falan dedi mi, tercüme elzemdir. “Maliyet düzeltmeleri” mutlaka işten adam atma, ücretleri azaltma, ücretleri dondurma veya bunların hepsinin birden “son derece” rasyonel kombinasyonlarla icraati demektir. Kapitalist şirket mantığı budur. AKBANK’ın bir istisna olmasını beklemek enayiliktir. Nitekim, 2008’de 15127 kişi çalıştıran AKBANK, krizi bahane ederek en az 413 kişiyi kapının önüne koymuştur! Bu tip “maliyet düzeltmeler”i ile “bilgi teknolojilerine” yapılan yatırımlar ve aynı kriz yılı içinde sağlanan muazzam kâr birleşince ne olur bilir misiniz? O geride kalan, yani henüz işinden olmadığı için sevinen banka çalışanları daha çok sömürülmüş olur. Bu da kapitalist şirket ve piyasa mantığının bir başka tezahürüdür. İnanmayanlara sayıları verelim. AKBANK’ın 2008’deki net kârı 1,704,553 TL, ücret harcamaları ise 833,754 TL’dir. Marx’ın sömürü oranı dediği şey, üç aşağı, beş yukarı toplam kârın, ücretlere bölünmesi ile elde edilir. O zaman, 2008 yılı için AKBANK’da çalışanların sömürü oranının yüzde 204 olduğu ortaya çıkar. Yani çalışanların yarattığı her 3 TL’nin 2 TL’sine AKBANK’ın sahipleri el koymuştur. Bu yetmemiştir; 2009 yılında toplam kâr yüzde 60 arttığı, ücret harcamaları ise 16 milyon TL azaltıldığı için sömürü oranı da yüzde 333’e yükselmiştir! Son tercüme: AKBANK daha az insanı, daha çok çalıştırarak, onlara finansal “ürün” başına daha az ücret ödeyerek, daha çok kâr elde etmiştir, biline.



6 Şubat 2010

SEKA Modeli Yanlıştır...

Genel grev denemesini cümleten yaşadık. Şimdi, hepimiz oturup bir durum değerlendirmesi yapmak zorundayız. Bilindiği üzere, ilk 3 Şubat grev kararı TÜRK-İŞ, HAK-İŞ, DİSK, TÜRKİYE KAMU-SEN, KESK ve MEMUR-SEN tarafından alınmıştı. Ardından, hükümetin “durun, bir çalışalım” molası geldi. “Çalışma”dan çoğumuzun beklediği gibi bir şey çıkmadı. Bunun üzerine, ilkin 3 Şubat olarak belirlenmiş olan grev kararı, koordinasyonu sağlayabilmek gerekşesiyle 4 Şubat’a çekildiğinde MEMUR SEN çoktan genel grevden vaz geçmişti. Grev günü HAK-İŞ’in de aktif katılımdan vaz geçtiği ortaya çıktı. Bu tip geri çekilmelerin gündelik dilde uygun karşılıkları vardır. MEMUR-SEN ve HAK-İŞ’in grevden vazgeçme kararının adını koymayı okuyucuların takdirine ve yaratıcılığına bırakıyorum. 4 Şubat grev kararını açıklarken Türk İş Genel Başkanı Mustafa Kumlu iki noktaya değinmişti. İlki, genel grevden sonra, grevi destekleyen konfederasyonlarla bir araya gelerek bundan sonra izlenecek stratejinin belirleneceği idi. Cuma günü ben bu yazıyı yazarken henüz bu toplantı gerçekleşmediği için, bu toplantının yapılıp yapılmayacağını, yapılsa bile, oradan ne çıkacağını bilemiyorum (tabii, herkes gibi benim de bazı tahminlerim var; zamanı geldiğinde tartışma imkanı bulacağız). İkinci nokta ise, Kumlu dahil, başka sendika yöneticilerince tekrarlanmaya başlayan SEKA modeli meselesi. SEKA modelinden kasıt nedir? Hakikat bazen çırılçıplaktır, bazen de ayrıntılarda gizlidir. SEKA modelinin ayrıntıları, SEKA hakikatini anlamak için gerekli. SEKA direnişi, fabrikanın işgali, 53 gün fabrikada yatıp kalkma, her yanıyla muazzam bir işçi eylemi idi. Görenler bilir. O şanlı direniş bir oylamayla bitirildi. Oylamaya katılan işçilerin çoğunluğu Kocaeli Büyükşehir Belediyesi’ne işçi olarak geçirilmeyi kabul ettiler. “Katılan işçilerin çoğunluğu” diyorum, çünkü bazı işçiler bu oylamanın geri planında olan biteni kavradıkları, sonucunda olabilecekleri kestirebildikleri için oylamaya katılmadılar. Katılıp, bu geçişi desteklemeyenler de oldu. Belediye’de çalışmak zorunda kalan, ama oylamayı ve önerilen paketi o zaman da eleştiren bazı işçilerle temas halindeyim. Dolayısıyla, SEKA modeline ilişkin görüşlerim birinci elden, yaşayarak edinilmiş değerlendirmelere dayanıyor. Tekel işçilerinin taleplerinin başında gelen işçi statüsünün korunması SEKA modelinde kabul edilmişti. Kağıt üzerinde, (her yıl yenilenecek, 11 ay süreli) geçici memur statüsünden tabii ki daha iyi gözüken bir uygulama. İyi yanı sadece kalıcı oluşunda değil. Geçiş yapılan kurumdaki işçi sendikasına üyelik yoluyla, toplu sözleşme ve grev hakkı yitirilmemiş oluyor. Geçen hafta Skytürk’te A-Ke-Pe Grup Başkan Yardımcısı Nurettin Canikli kalkıp, “ne olacak, Tekel işçileri 4(W)C ile yeni işlerinde memur sendikalarına bile üye olabilirler” dediğinde, dayanamadım. “Yıllardır, sanki memur sendikalarının toplu sözleşme ve grev hakkı için mücadele ettiklerini bilmiyormuş gibi, nasıl oluyor da bu durumu bir olumluluk gibi, sanki hiç hak kaybı olmuyormuş gibi sunabiliyorsunuz” dedim. İşçi statüsünün korunması kağıt üzerinde bir olumluluk gibi gözükmesine rağmen SEKA pratiğinde birçok sorunla karşılaşıldı. Bu ayrıntının (!) bilinmesinde yarar var. İlkin, sendikanın hangi sendika olduğu çok önemli. SEKA modelinin, A-Ke-Pe’ye yakın HAK-İŞ üyesi Hizmet İş’i büyütmek ve Kocaeli Büyük Şehir Belediye’sinde hakim kılmak için tezgahlandığını düşünmemek elde değil. Bunun en somut kanıtı, SEKA işçisiyken genellikle sol eğilimli olduğu, en azından A-Ke-Pe’ye yakın olmadığı bilinenler de dahil olmak üzere SEKA'dan geçenlerle birlikte 3000 civarında işçinin 3 gün içinde Hizmet İş’e üye yapılmasıdır. SEKA modelinin ikinci olumsuzluğu, bu zoraki sendika tercihinin geri planında yaratılan durum, işçilerin kendilerini içinde buldukları ortamdır. Bu öyle bir ortamdır ki, iş güvenliği artık amirin iki dudağı arasındadır; SEKA’dan Belediye’ye geçiş öncesinde var olan arkadaşlık ilişkileri, siyasi görüş yakınlıkları fişlenmiş, işçiler kodlanarak farklı iş yerlerine dağıtılmıştır. Örneğin, “SEKA’da yıllarca makina montajcısı olarak çalışmış bir işçi şehir dışında bir depoda ambarcı olarak izole edilebilmektedir.” SEKA modelinin olumsuzlukları saymakla bitecek gibi değil. Ama, bu kadarı bile, bence, Türk İş tarafından ideal bir çözümmüş gibi sunulmasına karşı çıkmak için yeterli. Tekel işçileri, bugüne kadar yaptıkları gibi kafa kafaya verip, kendi TEKEL modellerini yaratıp, hem kendilerinin hem de aynı özelleştirme virüsünden muzdarip yüzbinlerce işçinin kazanılmış haklarından bir adım bile geri atılmayacağını ele güne göstermelidirler. .

30 Ocak 2010


Dibi Çıkmış Dünya

Tekel işçilerinin direnişini tartışırken, destek verirken anlaşılır gerekçelerle dayanışmacı bir ton hakim oluyor. Bir yandan da, AKP’nin icraatini, duyarsızlığını eleştiriyoruz, bazen basiretsiz sendika yöneticilerini karşımıza alıyoruz. Ve bütün bunları yaygın, her yeri sarmış bir nikbinlik içinde yapıyoruz. Sınıfın kendisi için ayaklandığını görüyoruz, her şey bir yana sert doğa koşullarına bile 50 gündür dayanabilmelerine gıpta ediyoruz. Genel ahval bu. İşte tam da bu noktada, bu duruma nasıl gelindiğini kapitalist düzenin bazı yapısal özelliklerini öne çıkararak hatırlamakta yarar var. O zaman, dostu düşmanı tanımakla kalmayız, kimden, neyi, nereye kadar beklemek gerekir kavramaya başlarız. Bu da belki yeniden safları sıklaştırmaya, ama başka bir şuurla, başka bir düzenekle sıklaştırmaya yol açabilir. İşli olsun, işsiz olsun, işçilerin genel olarak düşürüldükleri insanlık dışı durumun asli sebebi kapitalizmin kendisidir. Düzenin orası burası, kötü yönetimi değil, bizzat kendisidir. Doğuşumuzla birlikte kendimizi bu düzen içinde bulmuş, sanki onun içinde belli konumlarda olmak için hayata getirilmiş vaziyetteyiz. Ananın babanın akıbetini takip, kıt kanaat geçinmeye mecburiyet adeta alınlara kazınmış gibi hayata başlıyor birçoğumuz. Tabir caizse, dakka bir, gol bir. Hayatın geri kalanı, ezici çoğunluk için bu başlangıç tarafından zaten belirlenmiş oluyor. Çocuklarının geleceğini bir nebze olsun farklılaştırabilmek için didinen analar, babalar, bizzat kendimizin makus kaderimizi tek tabanca uyanıklıklarla aşma girişimlerimiz. Ve bütün bunların hayatın kendisi haline gelmesi ve bizi saçma bir tüketim kıskacına almış ortam içinde bitmez tükenmez bocalama. Sorgulanmamış düşünce kalıpları, boş hedefler, hasretler, olamama duygusu. Yetinme mecburiyeti; zar zor geçinecek bir iş olduğu sürece idare etme hali. Bir yandan da “gemisini kurtaran kaptan” düsturunu yedeğine almış “köşeyi döndün mü, tamam” beklentisi ile medya bombardımanı. İşin ilginç olan yanı mutlu azınlığın da aynı bombardımana maruz kalıyor olması. Ama, onların çoğunun hayata geldikleri yer, içine doğmuş oldukları koşullar farklı olduğu için “gemisini kurtaran kaptan” düsturu zaten ana rahmine düştükleri andan itibaren damarlarındaki asil kanda dolaşmaya başlamıştır. “Köşeyi döndün mü, tamam” beklentisine ise hiç ihtiyaçları yoktur, çünkü “köşe” çoktan dönülmüştür. Kısacası, BIRAKINIZ BAŞKALARI “gemisini kurtaran kaptan” YAPSINLAR, BIRAKINIZ BAŞKALARI “köşeyi döndün mü, tamam” ile GEÇ(in)SİNLER. İşte bu adamların (ve kadınların) her işi kendilerinin yapmalarına gerek yoktur. Ara sıra, yeni bir fabrika, yeni bir şirket gerektiğinde birileri onlar için bu imkanı yaratıverir. Özelleştirme denilen de budur. Sermayenin siyasetteki memurlarınca icra edilen “al sana fabrika, ben yaptım, sen işlet” faaliyetinin kibar adı özelleştirmedir. “İşçileri atma işini de ben üstlenirim” taahütü ise bizzat bu memurların iş güvenliğidir. Ne tuhaf, değil mi? Birilerinin iş güvenliği, başkalarının iş güvensizliği oluveriyor. Bu tuhaflık bu düzenin icabıdır. Sağ gösterip, sol vurma onun tabiatıdır. Daha geçen gün Maliye Bakanı Mehmet Şimşek "..doğrusunu yaptığımızı düşünüyoruz. Vatandaşın parasını çarçur etme gibi bir lüksümüz yok. Vatandaştan aldığımız vergileri yerinde kullanmamız gerekiyor” demedi mi? Adeta özelleştirme eleştirisi! Öyle ya, vergilerle kurulmuş halkın fabrikasını sermayeye peşkeş çekme, bizzat vatandaşın parasının çarçur edilmesi değil midir? Biliyoruz, Şimşek onu demek istememiştir; onun derdi işçileri süründürmeye meşruiyet yaratma. Peki, “...hükümetimizin varsa bir hatası özelleştirme sonrasında ortaya çıkan, açıkta kalan işçilerimize karşı merhamet göstermesi. Eğer bir hata varsa o da merhametli olunmasından kaynaklanıyor” lafına ne buyurulur? Herkesin merhametsizliğin timsali olarak gördüğü 4(W)C uygulamasını Şimşek bey merhamet gösterisi olarak yorumluyor. Bütün bunları nerede söylediği de ilginç: "KDV İadesi Risk Analizi Projesi"ni tanıtırken! Şimşek ve cemaati Tayyip Erdoğan tarafından 4(W)C’yi çalışmaya memur edildi. Tekel direnişinin haklı taleplerini bir başka “Risk Analizi Projesi”ne dönüştürdüler anlayacağınız. Bu riskli projeyi bu hafta sonu sıcak odalarında çalışacaklarmış. Projeleri sevmem; risk alındığına ise eminim. .

23 Ocak 2010


Uzlaşma Değil, Kavga Zamanı…

Tekel işçilerinin direnişini destekleyen 400’e yakın aydının imzaladığı ve 16 Ocak’taki basın toplantısında benim okuduğum bildiride, direnişin sebebi olarak gördüğümüz sermaye yanlısı politikaların emekçilerin tamamını hedefliyor olması yüzünden mücadelenin de genelleştirilmiş bir biçim alması gerektiğini vurgulamıştık: “Onyıllardır özelleştirme, “serbest piyasa”, taşeronlaştırma, esnekleştirme ve sendikasızlaştırmanın, bugün ise ekonomik krizin mağduru olan işçi sınıfına, kamu emekçilerine ve bütün çalışanlara, haklarını almak için mücadeleyi yükseltmek bakımından büyük bir fırsat doğmuştur. Tekel işçisinin direnişi, mücadelenin genelleştirilmesi yolunda kullanılmalıdır.” Bu bildiriden bir gün sonra Ankara’da 17 Ocak’ta düzenlenen miting, katılım ve coşku açısından umut vericiydi. Ama, Türk İş yönetiminin bu coşku ve kararlılığa tekabül eden bir kavrayış ve önderlik sergilediğini söylemek zor. Genel grev ilanı bekleyen binlerce işçiye, Türk İş Genel Başkanı Mustafa Kumlu mızmız bir ses tonuyla, birinin eline yazıp tutuşturduğu metni okuyarak, tam bir uzlaşmacılık dersi vermeye yeltendi. Şu lafa bakın: “Emeğin çıkarı, kavgada değil, barıştadır. Emeğin çıkarı, ayrılıkta değil, kavuşmadadır. Biz bunu öğrene öğrene bu günlere geldik. Barışı bilmeyenlere barışı öğretmekte, uzlaşmayı bilmeyenlere uzlaşmayı öğretmekte kararlıyız. Kumlu beyin hayatı uzlaşa uzlaşa geçmiş olabilir, ama işçi sınıfının hem bu ülkede hem de uluslararası plandaki kazanımlarının çoğu dövüşe dövüşe elde edilmiştir. Genel grev beklentisiyle o karda kışta günlerce sokakta yatıp, sınıfı harekete geçiren Tekel işçilerine edilecek laf mıdır bu? Ardından, Tekel işçilerini adeta taleplerinin karşılanamayabileceğine alıştırırcasına, bakın ne diyor: “Diyelim olmadı, daha ne yapıyoruz? Seçim zamanı sandık önümüze konduğunda, kırmızı kartı gösteriyoruz.” Uzun lafın kısası, Tekel işçilerine koskoca konfederasyon başkanının tavsiyesi, yenildiklerinde tası tarağı toparlayıp, bir sonraki seçimleri beklemeleri. Bu arada da, havayı yumuşutma umuduyla Alişan’lı arabesk bir konser. Kaba kaçacak ama, söylemeden edemiyorum, işçiler bu ‘zarif ve uzlaşmacı’ teklifi yemeyerek, Kumlu’nun hasbel kader ele geçirdiği kürsüyü işgalle geri aldılar. Umalım da bu sembolik geri alış kalıcı olur. 15-16 Haziran’ı, Zonguldak yürüyüşünü, SEKA işgalini yaşamış biri olarak çok umutlu olduğumu söyleyemem. Geçtiğimiz Perşembe günü 6 konfederasyon başkanı toplanarak, Tekel işçilerinin 26 Ocak Salı gününe kadar açlık grevini durdurmalarını ve hükümet ile sürdürülecek görüşmeler için uygun ortam yaratmalarını istedi. İşçiler de bu isteğe uymuş gibiler. Bu arada yine Perşembe akşamı televizyona çıkan AKP Genel Başkan yardımcısı (İşletme mezunu!) Salih Kapusuz, Kumlu’da göremediğimiz türden bir kararlılıkla sermaye savunuculuğunda harikalar yarattı. AKP öncesinden başlayarak, yıllardır sürdürülen, hatta ‘yeni sol’a da bulaşmış olan özelleştirme virüsünü kastederek “devletin devamlılığı esastır,” “kurallar gereği 4-C’den başka bir yol görmüyoruz,” “hak aramanın yolları zararlı hale gelmiştir; mevcut olay (!) istismar ediliyor, işçiler üzerinden siyaset yapılıyor” gibi “derin” tahlillerinden yararlanmamıza imkan tanıdı. Ardından, Tekel işçilerinin sendikası TEKGIDA İŞ’in Genel Başkanı Mustafa Türkel de televizyona çıkarak, 26 Ocak’ta taleplerin yerine getirilmemesi halinde bile genel greve gelene kadar, işçilerin üretimden gelen güçlerini kullanacakları başka mücadele biçimlerinin düşünüldüğünden söz etti. Hatta, genel grev talebinde bulunanlara ders verircesine, genel grevin sadece hükümeti düşürmek için denenen bir mücadele aracı olduğunu, diğer talepler için düşünülmemesi gerektiğini hatırlattı. Türkel’e uzağa gitmeden son bir kaç yıldır komşumuz Yunanistan’da uygulanmış genel grevlerin taleplerini gözden geçirmesini öneriyorum. Bir tarafta hükümetin, daha doğrusu sermayenin kararlılığını temsilen Kapusuz, öte tarafta uzlaşmacı sendikacı Kumlu. Umutsuz olmak için yeterince neden var. Allahtan sokaktaki işçiler var da, kavga devam ediyor…



16 Ocak 2010

ABD’nde Ne Oluyor?

Mecburi bir ABD ziyareti yüzünden yazıları aksattım. Fakat, bu vesileyle oradaki havayı soluma imkânı da bulmuş oldum. Hâkim ton, hem Obama’dan hem düzenden umutsuzluk. Seçim öncesi esen iyimser havanın giderek yaygın bir tedirginliğe dönüştüğünü hissetmemek imkânsız. Son 6-7 aydır olan bitenin yarattığı hüsran ile geleceği görememenin getirdiği çaresizlik birleşmis, âdeta kısmi bir panik hali oluşmuş. Bu durumu besleyen gelişmelerin başında, iktisadi çöküşü önleme adına yapılanların, aslında Wall Street’deki kimi komisyoncu şirketleri kurtarma operasyonu olduğunun ayyuka çıkması geliyor. Bölgemizde ABD’nin giriştiği askeri maceralar da bu genel güvensizlik halini beslemeye devam ediyor. Bunlar üzerine bayağı yazılıp çizildiği için tekrarlamaya gerek yok. Şimdiye kadar gözlemlemediğim bir başka farkındalıktan, tartışmadan söz etmek istiyorum. Bizzat sermayenin kendisinin parçalanmışlığı, çok açıkça bu tartışmada ortaya çıkmış durumda. Ve bu ayrışmanın, yaşanan krizin çok önemli bir ayağı olduğunu vurguladığımız bir alanda gerçekleşmiş olması da ayrıca önemli. Hatırlayalım, 1960’ların sonu itibariyle, o döneme değin yaşanan yoğun rekabet sonucu, giderek birim canlı emeğe karşılık gelen yatırılmış sermaye miktarı iyice yükselmiş, bu da üretim sektörlerinde kârlılık düşmesine yol açmıştı. Gündelik dilde neoliberalizm denilen iktisat politikaları paketi bu derde deva olarak piyasaya sürüldü. Ve bu politika paketinin en önemli boyutu da finans, hizmet ve ticaret sektörlerinin cazip hale getirilmesi, üretimsiz kârlılığın yolunun açılması idi. Marksist perspektiften bakıldığında, bu yeni durumun sürdürülebilmesinin, ancak ve ancak cazibesini yitiren üretim faaliyetlerinde yaratılan artık değerin finans, hizmet ve ticaret sektörlerini beslemesine bağlı olduğu aşikâr. Üretim dışı sektörler şişkinliklerini daha da şişirecek artık değeri sağlayamayınca, herhangi bir tetikleyicinin düzenin yeniden üretilmesini durdurabileceği bekleniyordu. Ve mortgage piyasasındaki panik bu tetiklemeyi yaparak yapısal krizi su yüzüne çıkarıverdi. Peki, nasıl oldu da, sermaye ve onun sözcüleri bu 40 yıllık kümülatif uyumsuzluğun, yapısal çelişkinin farkına varmadı? Aslında, medyada popüler bir üslupla ifadesini bulmadı değil bu durum. Business Week, Wall Street Journal gibi yayınlarda bile ABD’nin sanayisizleştiğinden, kumarhane ekonomisine dönüştüğünden, v.s. ara sıra söz edilmekteydi. Fakat, sermayenin genel çıkarını gözetmesi beklenen devlet mensuplarının ve sermayenin kendi ileri gelenlerinin bu üretimden kaçışın hazırladığı akıbetin farkında olduklarını söylemek mümkün değil. Nitekim, Ronald Reagan 1985’de “Amerika tipi bir ekonominin, tarımdan, imalat sanayiine, ondan da hizmet ağırlıklı bir ekonomiye dönüşmesinin normal bir değişim” olduğundan söz edebilmekteydi. Keza, ABD Merkez Bankası eski başkanı Alan Greenspan imalat sanayiinden aşağılayıcı bir üslupla, “elli yıl önce mükemmel olan, ama aslında 19. veya 20. yüzyıl teknolojisi” bir şey diye bahsedebiliyordu. (A. Tonelson, ‘Up From Globalism,’ Harper’s, Ocak 2010). İşte, “şimdiye kadar gözlemlemediğim farkındalık” derken kastettiğim yukardaki ifadelerde olumlu bulunan değişimin, genel olarak kapitalizmin akıbeti bakımından son derece tehlikeli olduğunun bazı sermayedarlarca kavranmaya başlaması. Tonelson’un yazısında Ford ve GE’nin CEO’larından, bir dizi başka sermaye sınıfı mensubuna kadar bu farkındalığın örneklerini bulmak mümkün. Ortak vurgu, ABD ekonomisinin ancak yeni bir sanayi hamlesiyle kendini toparlayabileceği yönünde. İlginç olan bu perspektifin iktisat politikası alanındaki önerileri. NAFTA, WTO regülasyonlarının askıya alınmasından, gümrük vergilerinin arttırılmasına kadar bir dizi yerli sanayi sermayesini küresel rekabetten koruyan tedbir açıkça telaffuz edilmeye başlamış vaziyette. Bu konuların bu denli açıkça konuşulması ile devlet politikası haline gelmesi tabii ki otomatiğe bağlanmışçasına yaşanmıyor. Kaldı ki, bizzat bu tartışmalar vesilesiyle sermayenin parçalanmışlığı iyice ortaya çıkmış vaziyette. Ama dünyanın genel gidişatının bir çok ülkeyi içe kapanmak zorunda bırakacağı zaten bekleniyordu. Yeni olan, bu ihtimalin ABD’nde de yavaş yavaş ciddiye alınmaya başlaması.



12 Aralık 2009

Talihsiz, Eski “Yeni Sol”

Yakında kurulacağı söylentileri artan “Yeni Sol” partiyi talihsiz ve istikbal vaad etmeyen bir girişim olarak görüyordum. Dayanağım da yayınlanan “Çerçeve Metin,” gazete röportajları/yazıları ve kuruluş çalışmalarına katılanlarla yaptığım konuşmalardı. Son olarak Ufuk Uras’ın Taraf’taki röportajı bu görüşümü değiştirmedi, daha da pekiştirdi. Benim için solculuğun ölçütü kapitalizmin dinamiklerini kavrayarak kapitalizme karşı çıkıştır. Sosyalizm vizyonudur. Sözkonusu dinamiklerin kavranması da Marx’la olur, Polanyi-Giddens simyası ile değil. Sosyalizm idealinin de sosyal demokratik okşamalarla yumuşatılmış kapitalizmle uzaktan yakından ilgisi yoktur. Bu ölçüt terkedildi mi, kapitalizmin yarattığı, zaten kimsenin savunamayacağı mağduriyetleri düzeltme iştiyakını solculuk zannetmeye başlarız. Hatta partinin halkla ilişkilerini (!) “mağdurların partisi” referansı ile yürütmeyi yeğleriz. Kendimizi ve yakınlarımızı buna inandırırız, hayat tarzımız zedelenmez, ama konumu icabı her gün burjuvazi ile göz göze hayatını sürdürme mücadelesi veren emekçileri ikna etmekte zorlanırız. Bu tür bir solculuğa bel bağlamak, her türlü çelişkinin son derece keskinleştiği, kapitalizmin adeta doğal sınırlarına dayandığı bir dönemde kaderi kışkırtmaktır. Talihsizliktir. Ve bu talihsizlik yazılı metinlerdeki formülasyonlarda, zoraki kavramsallaştırmalarda da kendini gösteriverir. “Çerçeve Metin”den iki örnek. İlki, “Yeni Sol” partinin hedefi olarak gösterilen “sosyal ve demokratik cumhuriyet.” Sosyalist sıfatının kullanılmamasına özen gösterildiği durumlarda ‘sosyal’ kelimesi, orada burada, üzerinde anlaşılan (!) ‘makul’ tercih olarak sırıtıverir. ‘Sosyal Cumhuriyet’ ise tarihi referanslarıyla bir başka talihsizliktir. Diğer örnek ise, “iktisadi yaşamda demokrasi” ya da teknik kullanımıyla sadece ‘iktisadi demokrasi.’ Neredeyse oksimoron bir ifade. Bu ifadeyi şiar edinerek şimdiye kadar girişilen bütün uygulamalar kapitalist gerçekliğin duvarına toslamışlardır. Çünkü yukarda değindiğim kapitalizmin dinamiklerini, tanımsal özelliklerini kavrayarak kapitalizme temelden karşı çıkış yerine, uysallaştırılmış kapitalizm diye bir şeyin gerçekleştirilebileceği temel alınmıştır. Bir başka talihsizlik. Gelelim, Uras’ın “Bu sol partinin ekonomi politikası ne olacak? Serbest piyasayı destekleyecek misiniz?” sorusuna verdiği cevaba.  Uras, her zamanki şakacı, yarı gırgır uslubunu bu tür sorulara verdiği cevaplarda bile israrla elden bırakmayarak, ilkin “küresel piyasa[yı] …. Misak-ı Milli’ye uygun olarak kaldır[amayacağımızı]” hatırlatıyor. Ve ekliyor: “Yapılacak şey, insanları küresel piyasalar karşısında sosyal politikalarla korumak .. [S]osyal politikalara ağırlık vermekten yanayız… Biz, “Patriot füzesi mi yoksa sosyal harcamalar mı” diye sormak zorundayız. Çünkü bu teknik bir konu değildir. Tamamen politik bir tercihtir. Toplumsal ihtiyaçlarda önceliklerin belirlenmesidir. Bu anlamda ekonomide de demokrasi gerekir.” (abç) “Piyasalar karşısında sosyal politikalar” ibaresi bence kapitalizmin nasıl anlaşıldığının turnosol kağıdıdır. Ama, biz yine de açalım. Niye “piyasalar yerine” değil de “piyasalar karşısında?” Cevap hazır: piyasalara kafadan, yani piyasanın tamamen ilgası anlamında karşı oldun mu, kapitalizme karşı olursun, onun da modası geçmiş olması bir yana, devleti kullanmayı, planlamayı çağrıştırır. Oysa, bu çağrışımlar vebalıdır! Peki, sosyal politikaları ülke sathında kim, hangi yasal çerçeve ile uygulayacak? Tabii ki, meclisten geçen yasalara dayanarak devlet, hem de gerektiğinde kolluk kuvvetleri ve mahkemeleri ile birlikte. Yani, şimdiye kadar emekçilere ceberrut olan devlet şimdi de patronlara ceberrutluk yapacak. Ama, bu kaçınılmazlığı, bu çıplaklığı ile söylemek “sosyalizm” kelimesini metinlerine sokmayan bir sosyal demokrat partiye yakışmaz. Yoksa, bu “sosyal politika”dan murat edilen, “gönüllülük” esasına dayalı, çalışanlarının patronları ikna ederek, karar mekanizmalarına katıldığı, demokratikleşmiş şirketlerde uygulanan ve STK’ların denetlediği bir deneyim mi? Bu da, herhalde “devletin sönümlenmesi” denen hadise olsa gerek!

5 Aralık 2009

Afganistan Batağı

Bir dipsiz kuyunun içine zaten çekilmiştik. Şimdi de yaşanan ve ilerde yaşanacak fecaatin asli unsuru haline gelmek üzereyiz. Afganistan işgalinin fiili parçası idik. Giderek uygun görülmüş yeni görevler üstlenilecek ve belimize kadar gömüldüğümüz batağın derinliklerinde debelenip duracağız. Gazamız mübarek olsun. Geçtiğimiz Perşembe, Ürdün dönüşü Abdullah Gül, “Türkiye’nin Afganistan’da savaşan bir durumda olmak istemediğini, eğer savaşırsa Taliban dahil herkesin saygı duyduğu güç olamayacağını” söylemiş. Daha bu yakınlarda iki misline çıkartılan Türkiye’nin askeri varlığının misyonunu da bu vesileyle öğrenmiş olduk: Taliban dahil herkesin saygısını kazanmak. Taliban’ın Afganistan’da nüfusun çoğunun yaşadığı bölgelerin nerdeyse yüzde 80’ini kontrol ettiği biliniyor. Bu bölgelerde petrol, araç gereç taşıyan NATO konvoylarına sistematik biçimde saldırıldığı da bir vakıa. Molla Ömer hedefin ne olması gerektiği konusunda tereddütsüz. Geçenlerde Taliban’ın Pakistan’daki kolunu uyardı. “Pakistan ordusu ile değil, NATO ile savaşın” dedi. Radikal’den Murat Yetkin’in belirttiğine göre ABD'nin Afganistan ve Pakistan elçisi Richard Holbrooke ABD’nin Ankara Büyükelçisi James Jeffrey’nin Türkiye’den ek asker talebini açıkladığı gün, yardımcısı Dan Feldman başkanlığında bir heyeti sivil işbirliği alanlarını görüşmek üzere Ankara’ya göndermiş. Arkasından, Ahmet Davutoğlu da, NATO toplantılarında kendisine eşlik eden Müsteşar Yardımcısı Büyükelçi Engin Soysal’ı sözkonusu toplantıya başkanlık etmek üzere Ankara’ya yollayıvermiş. Bu toplantıların sivil işbirliği konularına yoğunlaştığını söyleyen Murat Yetkin görüşme alanlarını da “eğitim, sağlık, tarım ve enerji” olarak kaydetmiş. (4 Aralık 2009). İlk ağızda makul ve hayırhah bir işbirliği gibi gözüken bu ‘dayanışma’nın eğitim ayağının muhtevası ilginç. Yetkin’den öğreniyoruz, eğitim faaliyetleri arasında “..Afgan polis teşkilatının güçlendirilerek terörle ve uyuşturucuyla mücadele alanında Türk İçişleri tarafından eğitilmesi öngörülüyor [ve t]ıpkı Afgan askeri personeline ‘iç güvenlik’ eğitiminin Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından Isparta’daki Dağ Komando okulunda 60-70’er kişilik gruplar halinde verilmesi gibi, polis eğitiminin de ağırlıkla Türkiye’de verilmesi fikri ağır basıyor[muş].” (aynı yazı) Saygısını kazanmak istediğimiz Taliban’ın çok hoşuna gidecek bir eğitim faaliyeti! Afganistan’da olan biteni başından beri yakından izleyen ve değerlendirmelerini paylaştığım Tarık Ali bakın bu Afgan polis teşkilatı hakkında ne diyor. Ali, ilkin bu polis teşkilatı meselesinin “çok daha agresif“ bir biçimde yürütülmesi zorunluluğuna dikkat çeken İngiliz General David Richards ile daha birkaç yıl öncesinde EUPOL’un (Afganistan’daki AB Polis Misyonu) yerel kolluk güçlerinin acilen geliştirilmesi konusundaki ısrarlı tavrını hatırlatıyor. Sonra da, bu girişimin başarı kazanmasının imkansızlığının son kanıtlarından biri olarak geçenlerde bir Afgan ‘polis’inin 5 İngiliz askerini öldürmesini gösteriyor. Tarık Ali’ye göre, AB’nin polis bilmemnesinin iştiyakı ile, ABD’nin Türkiye’ye biçtiği ‘eğitim’ misyonunun bir işe yaramayacağının nedenlerinin başında, saygısına mazhar olmaya çalıştığımız Taliban’ın polis teşkilatına etkin bir biçimde sızma taktiği geliyor. (Counterpunch, 13-15 Kasım) Türkiye’ye uygun görülen bu polis ve komando ‘öğretmenliği’ misyonu yıllar önce Guglielmo Carchedi’nin bana AB-Türkiye ilişkilerinin geleceğine ilişkin söylediklerini hatırlattı. Carchedi, artık herkesin görmek zorunda kaldığı gerçeği o zamandan görerek, bırakın Türkiye’nin üyeliğe kabul edilmesini, AB’nin kendisinin bile arzulanan siyasi birliği gerçekleştirmesinin imkansız olduğunu söylüyordu. Öte yandan, yakın gelecek için de AB’nin askeri gücünün arttırılması ihtiyacının Türkiye ile ilişkileri tamamen kesmemeyi ve o tip ihtiyaçların karşılanması için sık sık yeni taleplerin gelebileceğini düşünüyordu. Sanırım, olanlar Carchedi’yi haklı çıkarmaya devam ediyor ve edecek.* ______________________ * Guglielmo Carchedi’nin bu görüşlerinin çok daha kapsamlı ve sistematik bir biçimde ele alındığı ve dilimize yeni çevrilen Başka Bir Avrupa İçin (Yordam Kitap) kitabını hararetle tavsiye ederim.



28 Kasım 2009


Boğaz Köprüsü’nden Geçerken

Bir meta tükettiğinizi düşündünüz mü hiç? Tabii, tıpkı bu Kurban Bayramı vesilesiyle olduğu gibi Bakanlar Kurulu geçişleri ücretsiz yapmamış ise. Ya da İstanbul Maratonu vesilesiyle köprüyü koşarak, para ödemeden geçmiyorsanız. Demek ki, aynı ‘şey,’ hatta köprü gibi tamamı satın alınmayan bir ‘şey’ hem meta olabiliyor hem de olmayabiliyor. Bu kadarı bile, Boğaz Köprüsü ile farkında olmadan girdiğimiz ilişkiyi, Kapital’in terimleri ile düşünmeyi ilginç kılıyor. Meta olma koşulu ile başlayalım ve bazı muhtemel yanılgıları düzeltelim. Nasıl Boğaz Köprüsü’nü meta olmaktan çıkaran şey geçişin ücretsiz olması ise, onu metalaştıran şey de geçişin ücretli olması, bu hizmetin bir fiyatının olmasıdır. Demek ki, kullandığımız şeyler ancak piyasa için üretildiği, alınıp satıldığı zaman meta niteliği kazanıyor. Boğaz Köprüsü’nü kullanırken alınıp satılan, Boğaz’ı köprünün üzerinden geçme hakkıdır. Bu geçiş bir ihtiyaç ya da Kapital’in terminolojisi ile bir kullanım değeri olduğu için satın alınmıştır. Tam da bu yüzden, yani köprü ücretsiz olduğu günlerde de Boğaz’ı geçiş ihtiyacı, köprünün kullanım değeri olma özelliği sürdüğü için geçişler devam etmiştir. Köprü örneğimizin bir başka ilginç yanı, kendisinin de bir meta olarak üretilmiş ve devlete satılmış olmasıdır. İşte bizzat bu meta, bize üzerinden boğazı geçme imkanı sağladığı için sanki kendisi sözkonusu hizmeti üretiyormuş gibi algılanabilir. Oysa, hem kendi otomobilinizle geçerken doğrudan hem de metrobüse ödediğiniz bilet aracılığıyla dolaylı biçimde ücretini ödeyerek geçtiğiniz köprüdeki esas ekonomik faaliyet üretim değil, tüketim faaliyetidir. Adeta köprünün Boğaz’ın üzerinde köprü olmasından dolayı içerdiği, Boğaz’dan geçme potansiyel kullanım değeri sizin bu hizmeti satın alma ve tüketme kararınızla realize edilmiştir. Bu mübadelenin öbür tarafındaki köprü sahibi için ise (Bakanlar Kurulu?) köprü ücreti, köprünün içinde kristalize olmuş artık değerin realize edilmesidir. Köprüyü üreten emekçilerin çoğu, emeklerini köprünün orasına burasına serpiştirerek çoktan öbür dünyayı boyladığı halde, aynı emekçilerden emilen artık değer hayattadır! Bu arada köprünün bakımını yaparak onu kullanılamaz bir köprüden hâlâ kullanılabilir hâle dönüştüren emekçilerin eklediği artık değeri de unutmayalım. Geçtiğimiz Perşembe grev oldu ve köprü trafiği tıkandı. Turnikelerdeki emekçiler ücret toplama işini yavaşlatarak sadece köprünün tüketimini değil, aynı zamanda artık değerin realize edilmesini de yavaşlattılar. Sıkı bir kapitalist, daha da ileri gidip, “grevci işçiler ülkemizin sermaye birikimini aksattılar” bile diyebilir! Grevci emekçilerin konumuna da değinelim. Bu emekçilerin konumu ticaret sektöründe çalışan emekçilerden farklı değildir. Üretilmiş olan bir metaın satım faaliyetinde çalışmaktadırlar. Dolayısıyla kendileri bakım işçilerinden farklı olarak köprüye artık değer katmamakta, zaten katılmış olanın satılarak realize edilmesine aracı olmaktadırlar. Yanlış anlaşılmasın diye vurgulayalım, turnike emekçilerinin bu üretim dışı konumu onların daha az işçi olduğu anlamına gelmez. Ücretli (maaşlı) emekçi olmaları, onları işçi sınıfının asli ögesi yapar. Bizzat grevin ortaya çıkardığı en çıplak gerçek de zaten budur. Gelelim köprüden bedava geçmeye. Bakanlar Kurulu kararıyla veya şunla bunla, hergün tüketirken bizatihi meta oluşunun farkında bile olmadığımız bir şeyin meta niteliklerinin bir anda yok edilebilmesi bir başka çıplak gerçeği daha ortaya çıkarmıştır: kimsenin köprüden geçmek için köprünün metalığına ihtiyacı yoktur! Köprü köprülüğüne devam etmiştir. Bunu kavradığımızda genelleşmiş meta üretiminden başka bir şey olmayan kapitalizmi tuzla buz etmenin yolu açılacaktır.

21 Kasım 2009


Bak Şu “Allah’ın İşi”ne…

Geçenlerde, Wall Street’in en büyük aracı-tefeci şirketlerinden Goldman Sachs’in müdürü (bıktım bu CEO lafından) Llyod Blankfein “Allah’ın işini yapıyoruz” demez mi! Artık herkes biliyor ki, 21. yüzyılın ilk Büyük Buhran’ını tetikleme şerefi ABD menşeli aracı-tefeci şirketlere aittir. Dolayısıyla bunların izini sürmek boynumuzun borcudur. Ayrıca, dünyada milyarlarca insanı etkileyen bu denli derin, ne zaman neye evrileceğini bilemediğimiz bir alt üst oluş yaşanırken, dürüst habercilik yaptığı iddiasındaki medyanın olan bitene daha duyarlı olmasını beklemek de hakkımızdır. Ne gezer? Sorsam, “Thomas DiNapoli’yi nasıl bilirsiniz diye?” hangi cilalı, şöförlü, yalılı ve bilmemneli gazete yöneticisi hık-mık demenin ötesine geçebilir. Hiçbiri. Çünkü, Thomas DiNapoli, duyarlı gazetecilerin bilmesi ve de onla yetinmeyerek, okuyucularına geçen hafta duyurmak zorunda olduğu bir isim de ondan. ABD’de de bizdeki Sayıştay’a benzeyen kurumlar vardır. Devletin, hem federal hem eyalet hem de şehir yönetim kertelerinde. Thomas DiNapoli de New York eyalet sayıştayının başındaki zat. Geçtiğimiz salı yayınladığı rapor, başta ABD gazeteleri olmak üzere birçok yabancı saygın gazetede, bizde ise sadece bir iki borsa sitesinde yer aldı (http://www.osc.state.ny.us/press/releases/nov09/111709.htm). Bu rapora göre: -- New York Borsası'na üye şirketler bu yılın ilk altı aylık döneminde aracı-tefeci işlemlerinden rekor seviyede 35.7 milyar dolar kazandılar. Bu rekor seviyedeki kazanç, bir önceki rekor yıllık kazancın –ki 2000’de idi—1.5 katı. -- New York’daki 4 en büyük aracı-tefeci şirket (Goldman Sachs, Merrill Lynch, Morgan Stanley, JPMorgan Chase) yılın ilk dokuz ayında 22.5 milyar dolar kazanç sağlamış. Oysa, aynı 4 şirket geçen yılın aynı döneminde 40.3 milyar dolar zarar etmişti. -- Öte yandan, bu yılın ilk dokuz ayında en büyük altı banka 112 milyar dolar maaş ve prim ödemesi yapmış. Wall Street’de yaşanan işten çıkartmalara rağmen aracı-tefeci şirketlerin ücret ödemeleri hâlâ New York şehrindeki tüm çalışanların ücretlerinin yüzde 24’üne tekabül ediyor! Kısacası, tam bir rezalet. Buhranı tetikleyenler parsayı toplamış vaziyette. Hem de bizzat bu gidişata son vereceği sözü ile başkanlığı yakalayabilmiş Obama ve etrafındaki bilmiş iktisatçı-siyasetçilerin uyguladığı politikalar sayesinde. Kim bunlar? Başta, geri planda kalmayı tercih eden eski Goldman Sachs müdürü Robert Rubin, sadece geçen yıl Wall Street’ten 15 milyon dolar kazanan, baş ekonomik danışman Lawrence Summers, sigorta şirketlerinin gözde avukatı iken şimdi Hazine müsteşarı olan Neal Wolin. Bush döneminin Hazine bakanı, yine eski Goldman Sachs müdürlerinden Henry Paulson’ın giderayak hazırladığı kurtarma paketleri ile Wall Street’in parsayı toparlamasındaki payını da unutmamak gerekiyor. Sigorta şirketi AIG’yi kurtarmanın, aslında başta Goldman Sachs olmak üzere, büyük aracı-tefecileri kurtarmak anlamına geldiği artık apaçık. Tesadüf bu ya, geçen hafta ABD’de Tarım Bakanlığı’nın da bir rapor yayınlayacağı tuttu. Bu rapora göre de: -- Geçtiğimiz yıl içinde ABD’de yeterince yiyecek bulamayanların sayısı 50 milyona ulaşmış. Bu sayının 17 milyonu ise çocuk, ki bu da Amerika’daki toplam çocuk nüfusunun yüzde 25’i! Bir tarafta Wall Street tefecileri kazanç rekorları kırarken, öte yanda sıradan insanların açlık sayılarının rekor kırmasının, hem de bunun en “gelişmiş” kapitalizmde yaşanmasının haber değeri olmadığına artık şaşırmıyoruz! “Kriz bitti” çığırtkanlığına Çin’den beklediği tavizleri alamayan Obama son noktayı koydu. Bütçe açıklarının fazlalığı krizin devam edebileceğini sezdirtmiş kendisine! Tam da bu laf edildiği sırada bir rekor daha kırıldı ABD’de. Mortgage’ların ödenememesi yüzünden bankalar tarafından el konulan aylık ipotekli ev sayısı rekor seviyeye erişti. Oysa, bütçe açığını yaratan harcamalar Wall Street aracı-tefecilerine değil de, evini kaybetme durumuna düşen sıradan insanlara yapılmış olsaydı ne bu ne de yukardaki rekorların hiçbiri kırılmamış olacaktı. Ve belki de biraz daha insani bir dünyaya adım atmış olacaktık.

14 Kasım 2009

3. Yol Siyaseti ve Yeni Sol Parti...

Bizim gazetede de yazan Bilgehan Baykal Yeni Harman’ın Ekim sayısı için benimle bir mülakat yapmış ve şu soruyu sormuştu: “... Küreselleşme ve küreselleşme karşıtı hareketler arasında bir denge öneren, Giddens’ın ideolojisini kurduğu 3. Yol gibi hareketler var. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?” Ben de cevaben, demiştim ki: “... 3.yol benim benimsemediğim bir strateji. Temel olarak sosyal demokratların mevcut küreselleşmeye bir alternatif olarak sundukları, daha adil, toplumdaki gelir dağılımı adaletsizliğini nispeten gidermeyi hedefleyen, gelişmiş ülkeler ve 3.Dünya ülkeleri arasındaki uçurumu, adaletsizliği ve ilişkilerdeki eşitsizliği gidermeyi amaçlayan, yumuşak kapitalizm diyebileceğim bir yol. Türkiye’de de değişik sosyal demokrat arayışlara bu zihniyet sızmış vaziyette. Örneğin, 10 Aralık hareketi, SHP, hatta CHP’nin bazı kesimleri, özgürlükçü bazda biraraya gelmeye çalışan birçok sol eğilimin içinde de bu 3. Yolculuğu görebilirsiniz. Benim yakın olduğum bir siyaset değil. Çünkü kapitalizmi yıkmayı, aşmayı, onun yerine başka bir dünyayı kurmayı amaçlayan başka, bana daha doğru ve cazip gelen alternatifler var...” (abç) Ardından, Bilgehan Yeni Harman’ın Kasım sayısı için bu kez de İstanbul Bilgi Üniversitesi’nden çalışma arkadaşım, dostum Burhan Şenatalar’la bir mülakat yaptı. Şenatalar’a Bilgehan’ın yönelttiği soru (daha doğrusu ‘al da at’ dercesine verdiği pas) ilginç: “Ahmet Tonak geçen ay yaptığımız söyleşide küreselleşmeye karşı bir tavır geliştirmeyen sol hareketleri örneğin 3.Yol düşüncesini eleştirdi ve Türkiye’de sizin de sözcüsü olduğunuz 10 Aralık Hareketi’nin de bu yolda olduğunu söyledi. Bu konuda neler söylemek istersiniz?” (abç) Lütfen, benim cevabım ile Bilgehan’ın Şenatalar’a yönelttiği soruyu, özellikle altını çizdiğim yanlarıyla karşılaştırın. Ve sonra siz karar verin, 3. Yolcuların küreselleşmeye karşı tavır geliştirmediklerini söyleyip söylemediğime. Gelelim Şenatalar’ın soruya verdiği cevaba: “3.Yol ifadesi İngiltere odaklıdır. İngiliz İşçi Partisi kendisine bir çıkış ararken ortaya konmuş bir düşüncedir. Bir yandan Thatcherism bir yandan da 80 öncesi İşçi Partisi’nden farklılık yaratmak üzere çıkan ve İngiltere’ye has bir düşünce modelidir. 10 Aralık Hareketi’ni İngiltere’deki 3.Yol’a benzetmek konuyu aşırı ölçüde basitleştirmek olur ve yanlış olur.” Bence olmaz; açıklamaya çalışayım. İlkin, bir siyasi ideolojinin, ki 3. Yol, tıpkı Marksist sol gibi tam da böyle bir şeydir, doğduğu coğrafyayı ve bağlamı aşarak başka coğrafyaları da etkilemesinden daha doğal bir şey olamaz. Dolayısıyla, ortada “aşırı ölçüde basitleştirme..” olduğunu düşünmüyorum. Kaldı ki, İngiltere’deki durum, kimi sosyal demokratlara göre, Türkiye’deki duruma o kadar benzerlik göstermektedir ki, bizzat 10 Aralık hareketinin önde gelen simaları bu 3. Yol yakıştırmasını 10 Aralık hareketi için kullanmakta çekinmemişlerdir. Yani, benzetmeyi “yanlış” bulmamışlardır. İşte, yakın zamana kadar 10 Aralık hareketinin sözcülerinden olan ve şimdilerde, bu hareketin yanısıra, ÖDP’den ayrılanlar ve SHP ile yeni sol parti kuruluş çalışmalarına katılan, yine Bilgi’den çalışma arkadaşım Erol Katırcıoğlu’nun söyledikleri: “… ne CHP türü 'solculuğa' ve ne de AKP türü 'demokratlığa' prim vermeyen 'özgürlükler' konusunda duyarlı … liberal, sol, sosyal demokrat ya da demokrat … insanların… özgürlükçü yeni bir 'üçüncü yol' siyasetine ihtiyaç var… 10 Aralık Hareketi böyle bir arayışın adımlarından biriydi… “ (Radikal, 16 Şubat 2008; abç). Şenatalar devamla aşağıdaki tespiti yapıyor ve özü itibariyle, benim, 10 Aralık hareketinin “mevcut küreselleşmeye bir alternatif olarak” sunduğu dediğim şeyi savunuyor: “Küreselleşmenin yani kapitalizmin yeni formunun bugünkü hali kimi ülkeleri bir anlamda 19. yüzyıla veya 20. yüzyıl başına geri götürüyor. Daha uzun çalışma saatleri, emeklilik ve sağlık sigortasının olmadığı, sendikaların olmadığı bir yapı. Uluslararası bir harekete ihtiyaç var. Örneğin birkaç yıl önce uluslararası sendikal hareketin düzenlediği, Güney Afrika’daki kongresinin sloganı ve çağrısı “Sosyal Adaleti Küreselleştirelim” idi.” Varolan yapının, yıkmak yerine, piyasa sistemini koruyarak, sosyalizm yerine, sosyal adaleti küreselleştirerek değiştirilebileceğini ummak, sosyal demokrasinin, 3. Yol’un, yeni sol partinin, v.b. tanımsal özelliği. Bütün söylediğimiz bundan ibaret. Bunda da gocunacak bir şey olduğunu sanmıyorum, doğrusu. ---------------------------------------------------------------------------- Benim Yeni Harman mülakatının tamamı için, web.me.com/eatonak/page0/page34/page34.html, Şenatalar’ınki için www.10aralik.org kullanılabilir.

7 Kasım 2009

Domuz Gribi ve İktisat (Ekonomi)

Yine gazeteleri açtım önüme; ne, nasıl verilmiş diye. Öteden beri ilgiyle izlediğim ve daha önceki bir yazımda da değindiğim domuz gribi salgını üzerine yazılanları okumaya başladım. 2 Mayıs tarihli Birgün’deki yazımda bizim yerli basının domuz gribinin sansasyonel yanını öne çıkardığını, salgının oluştuğu koşullarla ilgili ciddi habercilik yapamadığını belirtmiş ve sormuştum: “…siz, Smithfields’in adının bu son domuz gribi pendemiği ile birlikte yerli medyada hiç zikredildiğini (Yeni Şafak’daki kısa yazı dışında) gördünüz mü?  Maalesef, hayır. Sanki, bir gizli el şirketi gözlerden saklıyor. Google yoluyla yaptığım hızlı bir araştırma sonucu bir sitede rastladığım 2007 tarihli şu haber ilginç: “Yetkililer 5 Ağustos Pazar günü yaptıkları açıklamada, Romanya’nın batısındaki Timis ilçesinde ABD merkezli Smithfield[s] şirketine ait yaklaşık 20 bin domuzun, bölgede domuz gribi teşhis edilmesi sonrasında itlaf edileceğini bildirdi. Salgın nedeniyle bölge karantina altına alındı. Birkaç hafta önce, aynı çiftlikte yaklaşık 3 bin 500 domuz ölmüştü. Yetkililer, aşırı sıcak havanın şiddetlendirdiği bakteriyel bir hastalığı sorumlu tutuyor.” Şeceresi sağlam değil bu şirketin; bayağı sabıkalı.” Artık bilinen bir gerçek, Smithfields adlı şirketin Meksika’daki, dolayısıyla bizdeki domuz gribi salgının da müsebbibi olduğu. Aradan 6 ay geçti; dün Habertürk’te Sağlık Bakanı 200,000’den fazla insana domuz gribinin bulaştığını söylüyordu, resmi ölü sayısı 19. Kısacası, insanın bu kadar ciddi bir konuda biraz daha ciddi habercilik beklemesine artık hakkı var. Ne gezer. İşte Radikal’in domuz gribi haberlerine ayırdığı 6. sayfasındaki iki ayrı haberden iki alıntı. İlki, Milli Pediatri Derneği İzmir Şube Başkanı ve Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof.Dr. Zafer Kurugöl’ün görüşü: “Hastalık 18 yaş altında sık görülüyor. Özellikle 0-4 yaş grubunda ağır seyrediyor. Türkiye’de ölenler içinde çocuk fazla, bu çocukların bir çoğu altta yatan hastalığı olan çocuklar…” (abç). İkinci alıntı ise hemen bu haberin altındaki bir başka haberden: “19 kişi hayatını yitirdi. Ölenlerden sekizi kadın, altısı çocuk (Dört kız, iki erkek) ve beşi de erkekti.” (abç). Konunun uzmanı profesör sayı saymayı bilmiyor herhalde; 19’da 6 çocuğun ölmüş olması gerçekliği, “Türkiye’de ölenler içinde çocuk fazla” tespitinin maddi dayanağının olmadığını gösteriyor. Radikal’in aynı sayfadaki iki haberinin bu düzeyde çelişik olması doğru bilgilenmenin aciliyet arzettiği bu tür salgınlarda basının yeterince ciddi davranmadığının sadece küçük bir göstergesi. Başlıktaki “ekonomi”ye gelince. Bu pek sevmediğim sihirli kelimenin bir kullanımına dolaylı bir biçimde yukarda değinmiş oldum. Küresel dünya ekonomisinin kızıştırdığı rekabet ortamında şirketler maliyet azaltıcı her şeyi göze almak zorundadır. Bu zorunluluk sermaye için varoluşsaldır. Siz göze almazsanız, rakip firma sizin yapamadığınızı yapar ve yok olursunuz. Smithfields’in ABD’den kalkıp Meksika’ya taşınmasının arkasında da toplumsal maliyeti umursamayan bu acımasız rekabetin yarattığı zorunluluğun olduğu kesin. “Ekonomi” kelimesinin bu şekilde kullanılması, yani toplumun bir kertesinin, alanının belirtilmesi anlamında kullanılması kabul edilebilir bir şey. Tıpkı toplumun kültür, siyaset v.s. alanlarından söz ettiğimizde yaptığımız gibi. Bu kelimenin sevmediğim ve sorunlu kullanımı, özellikle bir toplumsal disiplin olarak, iktisat yerine kullanıldığı zaman ortaya çıkıyor. Neredeyse bütün iktisat bölümleri artık kendilerini ekonomi bölümü diye, verdikleri eğitimi de ekonomi eğitimi olarak adlandırır oldular. Bu arada, ingilizcedeki economics ve economy ayrımı her ikisine de dilimizde ekonomi dendiği için gürültüye gelmiş oldu. O kadar ki, bu ayrımın farkında olması gerekenler bile ekonomi kelimesine neredeyse fetişistçe tutkunluk yüzünden garip hatalar yapmaya başladılar. Son örnek yine favori gazetem Radikal’den. İktisatçı Mahfi Eğilmez, hem de iktisat eğitiminin yetersizliğinden, kendisinin krizin geleceğini öngören az sayıda iktisatçıdan biri olduğundan söz ettiği yazısında “Marksist ekonomi teorisi, Keynesyen ekonomi teorisi gibi alternatif teoriler artık yüzeysel bir bilgi sahibi olunmasını sağlayacak biçimde ekonomi tarihi derslerinde okutuluyor” (5 Kasım; abç) diyebiliyor. O zaman bize de, o dersin adının ekonomi tarihi değil iktisadi düşünce tarihi olduğunu, ekonomi/iktisat tarihi adlı dersin Eğilmez’in sözünü ettiği teorilerin ele alındığı bir ders olmadığını hatırlatmak düşüyor.

31 Ekim 2009


İran’dan…

Tesadüf bu ya, Erdoğan ile aynı günlerde İran’daydım. Ondan önce geldim, hâlâ buradayım. Bu yazıyı da İsfahan’dan yazıyorum. Doğumuzdaki ülkelere, özellikle bölgedekilere her ziyaretimde hissettiklerimi tekrar hissettim: “Bu ziyareti niçin bu kadar geciktirdim?” hayıflanması. Oysa, niçin olduğu belli. Çocukluğumdan beri soluduğum eğitim ve kültür havası Orta Doğu ülkeleri için ön yargılı, yüzünü Batı’ya dönmüş olduğu için. Son yıllarda, “zararın neresinden dönülse kârdır” diyerek fırsat buldukça buralara gelmeye çalışıyorum.

***

İran’da yayınlanan İngilizce gazeteler Erdoğan’ın 2 günlük gezisine oldukça geniş yer verdi. Bölgenin ülkeler arası işbirliğine, İsrail’in saldırganlığına karşı dayanışmaya olan ihtiyacı bu haberlerin ortak teması idi. Türkiye ile İran arasında geliştirilecek ticaret ilişkileri de ön plandaydı. Erdoğan’ın, iki ülke arasındaki ticaretin geleceği üzerine kendisine sorulan soruya her zamanki amiyane üslubu ile verdiği cevap şöyle: "İki yıl içinde 1’e 6 neredeyse dış ticaret hacmi artan iki ülke durumundayız. Bunu da yeterli bulmadığımızı söyledik. 2011 sonu itibarıyla 20 milyar dolarlık bir hedef belirlemiştik. Sayın Rahimi, ’Niye 30 milyar dolar olmasın’ diye yeni bir hedef belirledi. Biz de kendilerine, ’Gökten ne yağar ki, yer kabul etmez’ dedik. Eyvallah. Bu ziyaretimizin ana esprisi budur." Daha önce de her iki ülkenin ticari ilişkilerinde kendi paralarını kullanma kararı aldıkları hatırlanırsa, bu gelişmelerin az da olsa doların hakimiyetinin kırılmasına katkıda bulunması beklenebilir. Herkesi memnun edecek bir dış politika giderek gerilen dünya gerçekliğinde mümkün olamayacağı için bu tür girişimlerin lafta kalma ihtimalinin de yüksek olduğunu ekleyelim. Nitekim, yine yerel gazetelerde aynı gün çıkan haberlerde Türkiye’den geçirilecek doğalgaz boru hattı ve İran’daki yatakların geliştirilmesi konularında İran’ın, Erdoğan hükümetinin ayak sürümesinden memnun olmadığı anlaşılıyordu. Öte yandan aynı gün İran, boru hattı konusunda Türkiye bir ay içinde davranmazsa başka alternatifler arayacağını ve Azerbeycan veya Suudi Arabistan üzerinden Avrupa ülkelerine doğalgaz satmaya başlayacağını da açıklayıverdi.

***

İlk defa gidilen bir ülkede insan biraz da görmek istediğini görüyor. Büyük şehirlerde gözüme çarpan bir iki şeyi aktarayım. Devletin ciddi boyutlarda alt yapı yatırımı yaptığı hemen göze batıyor. Hem Şiraz'da hem de İsfahan'da metro inşaatı neredeyse bütün şehire yayılmış vaziyette. Tabii, bu tür kamu projelerinin hem istihdamı hem de geliri arttırıcı yanı olduğu açık. Enflasyonun bayağı yüksek, gelir dağılımının ciddi biçimde bozuk olmasına rağmen sokaklarda yoksulluk gözlemlenmiyor. Sanıyorum, dini bazlı kimi dayanışmacı yardımlaşma mekanizmalarının yoksulluğun etkisini azaltıcı işlevleri işe yarıyor.


Rejimin akıbetine ilişkin sıradan insanlarla konuştuğumda ise siyasi desteğin devrimden bu yana yavaş yavaş eridiğini, bir yenilenme ihtiyacının yaygınlaştığını sezdim. Bu olası yenilenmenin politik oryantasyonunu turuncucular başta olmak üzere manipüle etmeye soyunanların çokluğu malum. Ama, İran insanlık tarihinin katılımı en yüksek toplumsal devrimini yapmış ülke, ne kadar cilalansa Batı’nın zokasını yutturmak kolay değil.

24 Ekim 2009


Bıktık Bu Reklamlardan..

“Kapitalist üretim tarzının egemen olduğu toplumların zenginliği, "muazzam bir meta birikimi" olarak kendini gösterir, bunun birimi tek bir metadır.” Mangalaştırılmış versiyonu* ile bugünlerde sağda solda reklamlarına rastladığımız Marx’ın magnum opus’u Kapital bu cümleyle başlar. Dikkat edilirse , "muazzam bir meta birikimi" ibaresi bir alıntıdır. Hem de Marx’ın kendisinden: 1859’da, yani Kapital’in ilk cildinin yayımından 8 yıl önce yayımladığı Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı’dan. Daha da ilginç olan bu ibarenin, hem o kitabın hem de Kapital’in ilk cümlesinde adeta ısrarla kullanılması. Marx’ın, uzun yıllara yayılmış olan kapitalizmin hareket yasalarını keşfetme çabasının sonuçlarını sunmaya meta ile başlamakta kararlı olduğu açık. Metaın, niçin Kapital’in başlangıç noktası olarak seçildiği çok tartışılan bir konu olmasına rağmen bu yazıda onu ele almıyoruz. Tartışmak istediğim, metaın kapitalistler açısından önemi, daha doğrusu metaın asli özelliklerinden birinin kafamıza reklamlarla nasıl kakıldığı. Sözünü ettiğim asli özellik, metaın mübadele değeri özelliğinin yanı sıra, olmazsa olmaz diğer özelliği: kullanım değeri oluşu. Yani, metaların ihtiyaçlarımızı karşılama özelliği. İhtiyaç konusunda da Marx hemen Kapital’in başında: ”[b]u gereksinmelerin niteliği, örneğin ister mideden, ister hayalden çıkmış olsun, bir şey değiştirmez” der. Marx’ın Kapital’in mahiyeti itibariyle önemli bulmadığı ihtiyaçların kaynağının ne olduğu konusu reklamcılık için varoluşsal önemdedir. “Mide”den kaynaklanan, yani biyolojik nedenlerle ihtiyaç duyduğumuz şeylerin yanı sıra, esas olarak hayal gücümüzün yarattığı ihtiyaçların, kullanım değerlerinin varlığı reklamcılığı doğurmuş ve yaygınlaştırmıştır. Kapitalizm geliştikçe kullanım değerlerinin çeşitliliği, bazen sadece ambalaj çeşitliliği olsa da inanılmaz hızla artar. Bu artışta reklamların payı büyük. “Hayal”imize hitap edecek şekilde, yeni kullanım değerlerinin, düşünemediğimiz ihtiyaçlarımızı karşıladığına ikna edilmemiz gerekir. Ki, bu ihtiyaç dürtüsüyle gidelim, o kullanım değerinin içerildiği metaı piyasadan satın alalım. Kullanım değerlerinin çeşitlilik sınırı “hayal”imizin sınırı, daha doğrusu sınırsızlığıdır. Bu durumu damardan kavrayan reklamcılar için de yaratılacak, satın aldırılacak kullanım değerlerinin sınırı yoktur. Yarattıkları kullanım değerlerini şimdi benim yapacağım gibi politik veya ahlaki gerekçelerle eleştirsek de yapılan işin ekonomi politiği budur. Yanlış anlama olmasın diye belirteyim dedim! Gelelim iki taze reklama. İlki, tiyatrocu Mustafa Ali Alabora’nın oynadığı İş Bankası reklamı, diğeri de Zaman gazetesininki. İş Bankası reklamının amacı bizleri Bankamatik adlı kullanım değerinin faziletlerine ikna etmek, hem de hayal gücümüzün sınırlarını zorlayarak! Alabora’nın aktörlük yeteneğinin sınırlarını zorlayarak ettiği şu laflara bakın: “Onların şubelerinde güler yüz var, bizde yok. Çünkü bizde çalışan yok. Evet, aynen. Onların şubelerinde 15 bin kişi çalışıyor, bizde 0….biz 365 gün açığız, tatil matil yok.” Günde bilmem kaç defa izlemek zorunda bırakıldığımız bu emekçi düşmanı reklamın talebi şudur. Bankamatiklere hücum edin, işlerinizi makinalar (hem de güler yüzlü olamayacakları hatırlatılan, tatil ihtiyacı duymayan makinalar) yapsın, biz de Bankamatik-öncesinin15 bin İş Bankası çalışanını birer birer kapıya koyalım. İnanmayanlar ve kaçıranlar için reklamı izleyebileceğiniz adresi veriyorum: http://www.tasdelen.org/video/is-bankasi-bankamatik-reklami-mehmet-ali-alabora/ Zaman’ın reklamı İş Bankası’nınki kadar kör gözüm parmağına değil, liberal-sol gösterip sağ vuran türden. Her tarafımız ancak tosladığımızda fark ettiğimiz cam duvarlarla örülü. Topunu arkadaşlarına atamayan, kalemine erişemeyen çocuklar, kütüphanedeki kitabını alamayan üniversiteli genç, v.s. Bir de reklam boyunca yürüyen, bezgin suratlı, orta yaşlı adam. Erişmeye çalıştığı yerden cam duvarlarla ayrılmış, duvarı ite ite ütopyasına erişmeye çalışıyor. Sonunda, solo bir ayaklanma aklına geliyor ve koşarak gövdesiyle camı kırıp Zaman-Ataşehir tipi beton yığını ütopyasına erişiyor. Anlamama ihtimalimizi düşünen reklamcılar o sırada ekrana “Yıkmanın Zamanı gelmedi mi?” ibaresini düşürüyorlar. (http://www.dailymotion.com/video/xaqb3u_zaman-gazetesinin-yeni-reklamy_news) Yıkmanın zamanı tabii ki geldi. Bırakın da, neyi yıkacağımıza biz karar verelim. Bakarsınız, sizin yarattığınız kullanım değerlerinden başlarız… ---------------------------- * East Press, 2009. Kapital Manga. İstanbul: Yordam Kitap.

17 Ekim 2009


Altına Ne Oluyor?

1 ons altının 5 Ekim'deki spot piyasa fiyatı 1005 dolar dolaylarında idi. Ertesi gün 1026 dolara, 8 Ekim'de 1057 dolara, 14 Ekim'de 1069 dolara kadar yükseldi. Ben bu satırları yazarken ise altın1051 dolar civarında seyrediyor. Ne olmuştu da, 5 Ekim'den 14 Ekim'e, altının fiyatı birden yüzde 6.4 artmıştı? Batı gazetelerindeki kadar yaygın bir biçimde olmasa da, yerli medyaya da yansıdığı kadarıyla bu hızlı ve ani artışın arkasında İngiliz Independent gazetesinin deneyimli Ortadoğu muhabiri Robert Fisk'in 6 Ekim'de yazdığı bir makalenin olduğunu biliyoruz. O yazıda Fisk, Arap ülkelerinin Çin, Rusya ve Fransa ile birlikte petrol ticaretinde doların kullanımına son vermek için gizli görüşmeler yaptıklarını iddia ediyordu. Ayrıca bu ülkelerin 2012'ye kadar içinde yen, yuan, avro, altın ve körfez ülkelerinin geliştireceği yeni ortak paranın yer alacağı bir para sepetini kullanıma sokacaklarından da söz ediyordu. Hatta, daha da ileri giderek, 2012'ye kadarki geçiş dönemi boyunca altının tercih edilebileceğini de belirtiyordu. İşte bu haber altın piyasasını alt üst ederek, altın fiyatının rekor kırmasına sebeb oldu. Fisk'in haberine piyasaların kendinden geçerek reaksiyon göstermesi bizim için yeni bir şey değil. Piyasa davranışının, reel ekonominin gidişatından çok, ruhi ve ruhani faktörlerle belirlendiğini bilen biliyor. Kaderimizi bu piyasa adlı ilahi mekanizmaya terk etmemizden başka çıkar yol göremeyenlerin, altın piyasasındaki ani indi-bindilere de bir rasyonellik yakıştıracaklarından kuşkunuz olmasın. O tür yorumları bir kenara koyacak olursak, Fisk'in haberini nasıl değerlendirmek gerekir? Bence asıl soru bu. Bu konuda rastladığım ilk değerlendirmeler arasında Dean Baker'ın yorumunun bazı yanları bana önemli geldi (7 Ekim, Foreign Policy). Baker'ın Fisk'in yazısındaki argümanı ciddiye almayışının dayandığı ekonomik gerekçe haklı. O da, esas olarak, petrol fiyatının dolar üzerinden belirlenişinin, paranın ölçü birimi fonksiyonuyla ilgili olduğunun Fisk tarafından gözden kaçırıldığı gerçeği. Yani, petrol fiyatının altın ya da başka bir para sepeti cinsinden ifade edilişi sadece bir muhasebe meselesi olması bakımından kendi içinde önemli değil. Baker'ın belirttiği üzere, fiili olarak petrol ticaretin dolar yerine bir başka ödeme aracı (paranın bir başka fonksiyonu) ile yapılıyor olması bile doların, dolayısıyla ABD'nin gücünü sarsacak kadar büyük değil. Kaldı ki, bu tür uygulamaları engelleyen bir kurum veya kural olmadığı gibi, kimi petrol üreticisi ülke hali hazırda da petrol fiyatını dolar cinsinden ifade etse bile, satış sırasında avro, yen veya yuan kabul ediyor. Bütün petrol alım satımı sadece dolar üzerinden yapılıyor olsa bile bunun uluslararası dolar ihtiyacı içindeki miktarı oldukça küçük. Baker'ın Çin için yaptığı hesaplamaya göre, Çin'in petrol için harcadığı dolar miktarı elindeki dolar rezervinin sadece yüzde 0.5'ine tekabül ediyor. Baker'ın yazısında katılmadığım nokta bu tür gelişmeleri komplo teorileri olarak görüp, kısa dönemdeki olası etkilerinin abartılışını geçerli ekonomik gerekçelerle çürüttükten sonra tamamen hafife alması. Sanırım, benimkine benzer eleştirileri önlemek için Baker yazısının sonuna doğru ABD için esas tehlikenin, doların rezerv para olarak kullanımının terk edilmesinde olduğuna da değinmeyi ihmal etmemiş. Peki, abartılı olsa da Fisk'in sözünü ettiği gelişme ile, doların rezerv para olmaktan çıkması, birini komplo teorisi, diğerini gerçek tehlike olarak görmemize yol açacak kadar birbirinden kopuk iki ayrı süreç mi? Bence, değil...

10 Ekim 2009


Hasan Celal Güzel’in Radikal Cehaleti

Ne kadarı, Sedat Ergin’in Milliyet’in genel yayın yönetmenliği görevinden alınmasına bağlanabilir bilmiyorum. Geçtiğimiz Çarşamba Milliyet’in üst başlığı “paranın patronları dünyaya ‘biz değiştik’ mesajı verdi” şeklindeydi. Sadece o mu? Adeta, Milliyet’in bizzat kendisinin de ‘biz değiştik’ mesajı vermek ister gibi bir hali vardı. Üst başlığın hemen altında “kapitalizm günah çıkardı,” hemen altındaki haberde de “sosyalistler duman oldu” başlıkları ile, en azından adlandırma düzeyinde, medyanın alışılmış mistifikasyonlarını terk etmeye karar vermiş gibiydi.

***

Gelelim Radikal’e. Bu gazetenin köşe yazarlarının yüzeyselliği harikalar yaratmaya devam ediyor. Kalite kontrolü sıfır. Cümle alemin önüne çıkıp, saçmalamanın sınırlarını zorlayan Hasan Celal Güzel bu alanda kendisine ait rekorları egale etmekle meşgul. Son örnek: “Türkiye, sosyalizmin farkına 1960’dan sonra vardı. 1848 Paris Komünü, bizde soğuk savaşın da tesiriyle 1968’lerde, yani Avrupa’dan 120 yıl sonra ortaya çıktı. Marks’ın, Engels ’in, Lenin’in teorileri ve kitapları ellerde dolaşıyor, ‘Komünist Manifestosu’nu okuyan öğrenciler ‘Zincirlerinden başka kaybedecek şeyleri olmadığını’ haykırıyor, diyalektik materyalizmin kolaycı tespitleriyle âdeta büyülenen solcu gençlik, ‘devrimi ’ gerçekleştirmek üzere ‘karşı devrimci ’ avına çıkarak ortalığı kana buluyordu.” (8 Ekim) Allah aşkına, bu metne, bu memleketin en bilmem ne ‘radikal’ gazetesinde, koskoca Doğan Gazetecilik A.Ş. binasında, basılmadan önce göz atacak bir vatandaş yok mu? Bari, Hakkı Devrim beye gösterseler de, cümle düşüklükleri önlense. İlk cümlenin üzerinde durmayayım diyorum, ama dayanamıyorum. Dikkat edin, sosyalizmin kitlesel yaygınlaşmasından söz etmiyor Güzel bey, ‘farkına var[ılması]’nın, ancak 1960 askeri darbesinden sonra olduğunu hatırlatıyor bize. Daha yaşlıları geçtik, en azından Kıvılcımlı’nın kemiklerini sızlatacak bir Güzel yorumu. Hasan beyin saçmalamalarının doruğu ikinci cümle. 1848’de vuku bulan Paris Komünü, bizde tam 120 yıl sonra 1968’de ortaya çıkmış! Bu keskin ve kesinlikli hesaba bakılırsa (1968-1848=120) aritmetiği iyi bir tarihçi ile karşı karşıyayız. Dilimin ucuna gelen lafı sarf etmemek için kendimi zor tutarak devam edeyim. Hasan bey, Paris Komünü’nün tarihi 1871’dir. Bizde 1968’de benzeri ‘ortaya çıkmış’ olsaydı, biz ona İstanbul Komünü derdik. Herhalde, bu harika cümlenizle Avrupa’da sosyalizmin ortaya çıkışını Paris Komünü’ne bağlayarak sosyalist literature bir katkı yapmak istediniz. Maalesef, o da yanlış. En azından, Marx’ın 1843 Ekim’inde Paris’e vardığını, 28 Ağustos 1844’de sabahleyin Place du Palais’deki Café de la Régence’da Engels ile buluşup sosyalizmin örgütsel sorunlarını tartıştıktan sonra, akşamüstü Proudhon’a uğrayıp, mülkiyetin hırsızlık olduğu şeklindeki ortak görüşlerini şarapla kutladığını biliyoruz! Ayrıca, Marx öncesi Robert Owen, Charles Fourier, Louis Blanc ve Saint-Simon’ın Avrupa’da sosyalist düşüncenin gelişimine katkıları bu konulara uzaktan ilgi duyanların bile bildiği sıradan bir ansiklopedik bilgidir. Hele, sizin SBF’ye devam ettiğiniz yıllarda bu isimler kantine giriş sınavında sorulurdu. Üçüncü cümle de hem dili hem de literatüre hakimiyeti bakımından bir başka Hasan Celal Güzel’lemesi. Marx, Engels ve Lenin’in kitaplarının yanısıra, ‘teorileri’ de ellerde dolaşıyormuş! “…[D]iyalektik materyalizmin kolaycı tespitleriyle âdeta büyülenen solcu gençli[ğin]“ okuduğu kitaplardan Güzel beyin hatırlayıp, bahsedebildiği tek kitabın adı da yanlış: ‘Komünist Manifestosu.’ Cehalet kimsenin tekelinde değil. Özal’ın eski bakanının bu özgürlüğünü elinden alacak değiliz. Yazan memnun, yazdıran memnun, Radikal’in tirajına bakılırsa, binlerce okuyucu da memnun. Ama, o dönemin devrimi özleyen gençlerinden biri olarak, Hasan beye tarihi revize etmenin de bir ölçüsü olduğunu hatırlatmak isterim. “[S]olcu gençlik, ‘devrimi ’ gerçekleştirmek üzere ‘karşı devrimci ’ avına çıkarak ortalığı kana buluyordu” gibi tarihi tahrifatlar, çizmeyi aşma girişimidir. Sermaye girişimciliğinde sınır olmayabilir, ama sosyalist tarihimizi tahrifat girişimciliğinin sınırı vardır, biline…



26 Eylül 2009


AKP'yi Destekliyorum

Birgün'den hiç beklenmeyecek bir tavır! Dolayısıyla açıklanmaya muhtaç. Konu, Merkez Bankası'nın bağımsızlığı. Gazetelerde gözünüze çarpmıştır, bu konuda yoğun bir tartışma başladı: Merkez Bankası iktidardan bağımsız olmalı mı, olmamalı mı? Aslında, tartışma da dememek gerekiyor. Çünkü, ekonomi yazarlarının neredeyse tamamı ağız birliği etmişçesine Merkez Bankası'nın bağımsızlığını savunuyor. Bağımsızlıkçı tavrın başka alanlarda itibarının hiç kalmadığı bir sırada, T.C. Merkez Bankası söz konusu edildiğinde, bağımsızlıkçılığın bu kadar popülerleşmesinin nedeni ne olabilir? Bence, esas neden, ekonomi üstatlarının enflasyonu doğuran sebepler ve Merkez Bankası'nın asli görevi ne olmalı konularındaki görüşlerini dayandırdıkları teorik çerçevenin egemen iktisat anlayışı oluşudur. O da. adamına göre kısmen monetarist, kısmen neoklasik yaklaşımların eklektik bir karışımından ibaret. İddiamı biraz daha açayım. Fiyat istikrarı, yani enflasyonist baskılardan nispeten arındırılmış bir gidişat ile, merkez bankalarının bağımsızlığı arasında ilişki olup olmadığı 1960'lardan beri tartışılıyor. Ama, bu kaba ampirisizmin ses getirip, uygulamaları etkilemesi 1970'lerin stagflasyon deneyimini bekledi. Nitekim, enflasyon ve işsizlik birbirinin ilacı değil de, aynı anda başa gelen iki bela gibi, ABD başta olmak üzere her yeri sarmaya başladığında birden bu literatür de alevlendi. Asli görev, enflasyon hedeflemesi adı altında, fiyat istikrarının sağlanması olarak merkez bankalarına verildi. Ve o gün bugün, egemen iktisat anlayışının sorgusuz sualsiz benimsediği görüş halinde, adeta bir dogma statüsünde sürüp geldi. Bu arada gürültüye gelen, klasik Keynesçi tam istihdam hedefine ilişkin ekonomi politika tercihleri oldu. Bu ekol stagflasyon deneyiminin gazabına uğrayarak itibar yitirdi, müfredatlardan çıkarıldı. Ta ki 21. yüzyılın ilk Büyük Buhran'ı boy gösterene, bağımsız merkez bankaları imparatorluğunun sultanı, ABD Merkez Bankası'nın (FED) eski başkanı Alan Greenspan havluyu atana kadar. Greenspan, dayanılan teorinin, uygulamaların yanlış olduğunu, 'yanıldığını' açıkça ifade etti. Ama sistem çökmek üzere olduğu için birilerinin kurtarılacaklar arasında bir öncelik sıralaması yapması gerekiyordu. ABD'nin bağımsız merkez bankası tercihini yaparak, krizi tetikleyen bankerlere, finansiyerlere trilyonlarca dolar akıtmaya başladı. İşte bu ortamda merkez bankalarının bağımsızlığı sorgulanmaya başladı. 'Benim güzel ve yalnız memleketim'e gelince, dış ticaretten sorumlu Devlet Bakanı Zafer Çağlayan'ın, vd.nin Merkez Bankası’nın bağımsızlığını sorgulayan açıklamaları biz de benzer tartışmaları hızlandırdı. Örneğin, Radikal'den Fatih Özatay, "... bağımsızlık enflasyon hedeflemesi rejimi için önemli bir ön koşul" diyerek bahsettiğim yaygın görüşü birçok ekonomi yazarı gibi savundu (31 Ağustos). Merkez bankaları hedef seçecekse, hedef fiyat istikrarı değil, tam istihdam olmalıdır. Kaldı ki, enflasyon hedeflemesini fetiş haline getirmiş bağımsız merkez bankalarıyla herhangi bir siyasi irade istihdam arttırıcı politikaları etkin bir biçimde uygulayamaz. Daha da önemlisi, eleştirdiğim yaygın görüşün açık ya da örtülü benimsediği enflasyon teorisi, talep fazlası veya maliyet artışına odaklanmış, monetarist motiflerle süslenmiş bir çerçeveden ibarettir. Dolayısıyla, o çerçeveye yaslanarak önerilen politikalarla amaçlanan hedefler bile gerçekleştirilemez. Çünkü, bu çerçeve kapitalizmin yapısal dinamiklerinin belirleyicileri olan kâr motivasyonu, yatırım profili ve yatırım temposunu dikkate almayan bir kurgudur . Alternatif teori için ipucu verip bırakıyorum: sermaye birikimi temposunu, kârlılığa bölün ve çıkanı enflasyon oranı ile karşılaştırın. Şaşırtıcı uyumu, o ideolojik kurgunuzla açıklayabiliyorsanız, haber verin de iktisat müfredatımız zenginleşsin!

29 Ağustos 2009


Krize Sakız

AKP’nin ekonomiyi canlandırma paketi açıklandıktan bir süre sonra, Mart içinde yazdığım bir yazıda demiştim ki: ”Paketin esas ekseni geçici vergi indirimlerinden oluşuyor. Tüketici açısından ister konut olsun, ister otomobil, alış veriş sırasında ödenen vergi o metaın fiyatının bir parçası olarak algılanır. Dolayısıyla vergi indirimi tüketiciye fiyatta bir azalma olarak gözükür. Ders kitaplarında yazdığı kadarıyla, fiyatı düşen mal ve hizmetin talep miktarının da artması gerekir. Demek ki, bizim AKP paketi talep artışını hedefliyor. Vergileri azaltarak tüketicinin coşacağını umuyor. Bu beklentinin boşa çıkacağı kesin… Vergi indiriminin, dolayısıyla fiyat azalması algısının yaratılmaya çalışıldığı alanlar, lüks meta sayılabilecek mal piyasaları... Otomobil, 150 metrekare üstü konutlar, beyaz eşya v.s. Geliri, işi, birikmiş parası olan, “kriz beni nasılsa vurmaz” diyen birileri paketin beklentilerine cevap verecektir… Beklentinin boşa çıkmasından kasit, bizatihi bu canlanmanın kendisi, daha doğrusu miktarının cüzi oluşudur. Çoğunluk tedirgin; geleceğinden, işinden, aşından emin olmadığı için bu paketi ciddiye almayacak, harcamalarını arttırmayacaktır.” Aradan 4.5 ay geçti, artık paketin çalışıp çalışmadığına bakabiliriz. 10 Ağustos tarihli Finanstrend.com sitesindeki haberden aktarıyorum: “Mart ayındaki vergi indirimleriyle hızlı bir artış gösteren Tüketim endeksi daha sonra ivme kaybederek artışını Haziran ayı sonuna kadar sürdürmüştü. Endeksin Temmuz ayında güçlü sayılabilecek şekilde gerileme gösterdiğini izliyoruz. Endeksin detayına baktığımızda düşüşe en büyük katkının iki öncü sektör, otomobil ve dayanıklı tüketim mallarını da içeren ev eşyasından geldiğini görüyoruz.” (http://www.finanstrend.com/haber/33794/CNBC-e-Tüketim-Endeksi--11,78-geriledi) Kısacası tam dediğimiz olmuş: “kriz beni nasılsa vurmaz” diyen birileri vergi indirimlerinden gaza gelmiş, gitmiş daire almış, araba almış ve de bu gaz AKP paketini izleyen ilk aylarda tüketim endeksine yansımış. Sonra, vergi indirimi gazıyla pompalanan ekonominin balonu sönmüş ve Temmuz ayında tüketimde gerileme başlamış. Tüketim olgusunu, kavramın kendisini değişik biçimlerde ele almak mümkün. Kültürel, siyasi, ekolojik perspektiflerin yanı sıra, özellikle yaratılmış ‘ihtiyaç’ları tatmin için tüketim coşkusu ile yanıp tutuştuğumuz modern kapitalizmlerde felsefi açıdan da bu kavram üzerinde düşünmek gerekiyor. İktisadi açıdan durum nispeten kolay. Çoğunluğun emek gücünü satmadan yaşayamadığı bu düzende en asli ihtiyaçların bile karşılanması gelir sahibi olmayı ve bu parayla tamamı metalaşmış ihtiyaçların satın alınmasını gerektiriyor. Bu yanıyla, maddi varoluşumuz tüketim faaliyetine sıkı sıkı bağlı. Otomobilsiz, daire sahibi olmadan yaşanabilse bile, yemeden içmeden yaşayacak değiliz. Dolayısıyla, her ne kadar reklamlar aksini söylese de her tüketim malı, hizmeti aynı önemde değil. Bazı mal ve hizmetler ötekilerden daha asli. Önümüzdeki günlerde, Türkiye Reklam Konseyi’nin, küresel krizin etkilerini azaltmak ve iç talebi canlandırmak niyetiyle başlattığı 'Ekonomik Canlılık Kampanyası' nın tasallutuna maruz kalacağız. Kampanya ile kamuoyuna 'Alın verin, ekonomiye can verin' mesajı verilecekmiş. Hazırlanan reklam filmlerinde, Akşam yazarı Deniz Gökçe, gazeteci Meliha Okur, bankacı Akın Öngör ve Merkez Bankası eski Başkanı Yaman Törüner halka 'ekonomiye katkı için tüketin' çağrısında bulunuyor. Kampanya Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Ali Babacan'ın himayesinde yürütülüyor. Reklam filmlerinde seçtikleri metalara bakın: Deniz Gökçe sakız, Meliha Okur çiçek, bankacı Akın Öngör simit ve de eski Merkez Başkanı Yaman Törüner oyuncak satıyor. Koşa koşa bunları satın alınca ekonomi düzelecekmiş. Gökçe’nin “sakız[ı] bütün ekonomik krizlere iyi gelir[ken],” Okur’un tavsiyesi ise “çiçek gibi bir ekonomi için bir demet gül.” Törüner de “yüzü gülen bir ekonomi için bir oyuncak” satın almamızı öneriyor. Kısacası saçmalık son haddinde, insanla dalga geçer gibi “ekmek bulamıyorsanız, pasta yiyin” bombardımanı.

22 Ağustos 2009

Banka Kurmanın Yanında

Banka soymak nedir ki, diye sordurtur bir karaktere Bertolt Brecht. Brecht bu, Marksist toplumsal çözümleme yönteminin olmazsa olmazı, görünür dünyanın arkasındakileri keşfetme zorunluluğunu sanatsal faaliyetinin düsturu haline getirmiş komünist. Peki, Koç Holding’e ne oluyor? Nasıl olup da “banka kurmanın yanında, banka soymak nedir ki” lafının afişleştirilip, İstanbul sokaklarını sarışını finanse etmeye cüret edebiliyor?

İstanbul’da yaşayan okuyucular arasında görmüş olanlar vardır, 11. İstanbul Bienali’nin tanıtım afişlerinden birini kastediyorum. Tam bir ‘kiralık daire’ ilanı estetiği ile yaratılmış, bence çok başarılı ve çarpıcı bir afiş bu. Arkasında da bu yılın küratörleri Hırvatistan’dan dört kadından oluşan bir kolektif var. Sorduğum soruya gelelim: kışkırtıcı, kapitalizme karşı, hatta açıkça komünizan bir propoganda faaliyeti, sanat ve kültür bağlamında olunca nasıl olup da kapitalistlerin teşvikine mazhar olabiliyor. Aklıma gelen bazı nedenleri sıralayayım. Birinci ve belki de en önemli neden, sol güçlerin kapitalizmi gerçekten alt edebilecek örgütlülük ve gelişmişlik seviyesinde olmamaları. Yani, sermayenin bu tür faaliyetleri destekleyişinin kapitalizmi alt etmeyi hedefleyen güçleri geliştirmek bakımından pratik etkisi neredeyse sıfır. Kısacası, sermayenin kaybedeceği bir şey yok (henüz!). Hatta aksine bu tür ‘sponsor’luklar yoluyla kazançlı çıkması bile mümkün. Bu kazançlı çıkma meselesi bence bahsettiğim desteklerin ikinci nedeni. Sermaye tanımı gereği adil bir sosyal ilişki olmadığı için kendisine yöneltilen eleştirilerin etkisini azaltmak mecburiyetindedir. Dolayısıyla bu tür faaliyetlerine en genelde meşruiyet sağlama çabaları diyebiliriz. Özellikle, kriz dönemlerinde, düzenin medyasında bile kapitalistlerin, şirket yöneticilerinin gözü dönmüş ahlaksızlıkları ayyuka çıktığında bu ihtiyaç daha da artar. Bu tür ‘sponsor’luklar ile adeta “tamam haklı olabilirsiniz, bizim de banka kurmak, sizi soyup soğana çevirmek, mortgage sistemi ile evinizin değerinin 2-3 misli faiz almak gibi aç gözlülüklerimiz olabilir, ama aynı zamanda biz sanatseverler (sanatseviciler demek daha doğru aslında!), halkın kültürel gelişimine katkıda bulunacağını düşündüğümüz sanat faaliyetlerini de desteklemekten kaçınmıyoruz” demeye getiriyorlar. Bir üçüncü neden de kibar tabirle, frenkçesiyle ‘network’ ilişkileri, ya da kafa kola alma imkanlarının varlığı. Bazen bir sermaye grubunun içinde birisini tanımak, onunla bir tanışıklığın olması bu tür ‘sponsor’lukların kapısını açıverir. Bunun bizim gibi ahbap çavuş ilişkilerinin tamamen yok olmadığı toplumlarda ne denli önemli olduğunun örneklerini sanırım hepimiz yaşamışızdır. İlginç olan bu ilişkilerin, yani ‘networking’in, yoğun bir biçimde en kapitalist ülkelerde bile hala son derece etkili oluşunu sürdürmesidir. Son bir dördüncü neden de başkaldırının, eleştirinin konvansiyonel alanlara çekilerek ehlileştirilmesi amacıdır. Bunun için sermayenin ya da küratörlerin komplocu bir zihniyetle bizleri sürekli uysallaştırdıklarını kastetmiyorum tabii. Bu tür girişimlerin dolaylı bir sonucuna işaret ederek, bunun da sermaye tarafından yabana atılmayacak bir kazanım olduğunu bilelim diyorum sadece. O zaman ne yapmalı? İlk ağızda yapılacak işlerden biri sloganlaştırılmış Brecht’le yetinmeyip asli metinleri keşfetmek olabilir. Sonra da, Bienal mekanlarına gidip avaz avaz, saatlerce Brecht okuyup, sıkılınca da araya Proudhon, Bakunin katmak. “Farkındayız, ehlileşmeyeceğiz” demek, yani.

15 Ağustos 2009

Devlet nedir?

Kimi solcularımızın post-modern zamanların ‘derin ve girift’ ilişkilerine yakıştıramadığı Marksizmin klasikleşmiş tezlerinden biri de devletin karakteri üzerine olandır. Marx ve Engels’in Komünist Manifesto’daki veciz ifadesiyle, “[m]odern devletin yöneticileri sadece burjuvazinin tamamının ortak işlerini yürüten bir komitedir” görüşünü kastediyorum. Bu görüşü banal bulanlar, varsın kullanmasın; günümüz gerçekliği her gün Manifesto’yu haklı çıkarmada ısrarlı. Tabii, gören gözlere, duyan kulaklara. Geçen hafta gazetelerimizin ancak iç sayfalarında yer bulabilen bir haberi muhtemelen çoğu okuyucu umursamadan geçti. Ekonomi ve kriz üzerine her gün ahkâm kesen köşe yazarlarının hiç birinin ele almaya değer görmediği bu haber Bush hükümetinin Hazine Bakanı Henry Paulson Jr. hakkında idi. New York Times’ın Bilgi Edinme Hakkı’nı kullanarak aldığı bilgiye göre, Hazine Bakanı Paulson krizin göbeğinde, yani Eylül 2008’de, bir hafta içinde eski şirketi Goldman Sachs’ın başındaki Llyod Blankfein ile tam 24 kez telefon görüşmesi yapmış! İzleyenler bilecektir, o haftanın en önemli finansal kurtarma operasyonu batmasına ramak kalan, dünyanın en büyük sigorta şirketi AIG için yapılan 85 milyar dolarlık operasyon idi. Operasyonun kararlaştırıldığı 16 Eylül sabahı 9.40’da Goldman’dan Blankfein’ın her nedense Bakan Paulson’ı arayacağı tutuyor; ertesi gün bu kez Bakan bey Blankfein’ı beş kez arayarak hatırını soruyor herhalde! İlginç olan son telefonun Bakan Paulson’ın gecenin ileri bir saatinde Bush tarafından aranmasından hemen sonra oluşu. Konuşulacaklar bitmemiş olmalı ki, Bakan ertesi sabah ofisine varır varmaz, 6.55’de ilk iş olarak yine eski şirketinin yeni müdürü Blankfein’a bir telefon daha çakıyor. Herhalde meblağ büyük olunca telefon ilişkisinin de yoğun olması gerekiyor. AIG’nin 85 milyar dolarla batmaktan ‘kurtarılması’ pratikte, ilk ağızda Goldman Sachs’ın cebine 13 milyar doların girmesi demekti. Sadece bu meblağ olsa iyi; Goldman’a yatırım bankası statüsünü değiştirerek ulusal banka olma hakkı tanınınca, ayrıca hükümetten10 milyar dolar daha yardım alma imkanı da sağlanmış oldu. Böylece, ezeli rakipleri Bear Sterns ve Lehman Brothers batmaya terkedilirken Goldman meydanı boş bulup 2009’un 2. çeyreğinde 3.44 milyar dolar kâr elde ediverdi. Ardından da çalışanlarına utanmadan bu yıl için 700,000 dolar mükâfat dağıttı. New York Post’un haberine göre Goldman’ın müdürü Blankfein mükâfat sonrası çalışanlara yolladığı bir iç mesajla “elinize geçen parayla aşırı harcama yaparak ilgi çekmeyin” diye tavsiyede de bulunmuş! “Paulson diye bir ahlakı kıt bir Bakan çıkmışsa, bunların hepsi de mi böyle” ya da “o dönem Bush dönemi, şimdi Obama dönemi” gibi tereddütler olabilir. Keşke günümüzün Obama gerçekliği Manifesto’yu haklı çıkarmada ısrar etmemiş olsaydı. Gazetelerimize pek yansımayan Obama’nın taze atama haberi Robert Hormats ile başlayalım isterseniz. Nereden gelip, nereye gider bu zat? Tesadüf bu ya, her devrin adamı, hem Cumhuriyetçi, hem Demokrat hükümetlerle daha önce de çalışmış olan Hormats, Goldman Sachs’da hemen müdür Blankfein’ın altındaki yönetici. Wall Street’in önde gelen finans şirketlerinin Obama’yı da kuşattıklarını değişik vesilelerle dile getirmiştim. Hormats’ın Obama’nın Dış İşleri Bakanlığı’nda Ekonomi, İş Dünyası ve Tarım Faaliyetleri’nden sorumlu müsteşarlığa atanması bir ilk değil. Sadece en son olması ve yukarda özetldiğim Goldman rezaleti bağlamında cereyan ediyor olması bakımından ilginç. Bu konuya değinen İngiliz gazeteci Andrew Cockburn yarı şaka, Hormats’ın White House’a varır varmaz koridorlarda karşılaşacağı isimleri sıralıyor: Dış İşleri Bakanlığı’nda Hillary Clinton’ın sağ kollarından, eski Citicorp yöneticisi Jacop Lew, Obama’nın Uluslararası Ekonomik İşler alanındaki danışmanı, eski Citicorp’çu Michael Froman, yine eski Citicorp’çu, şimdi Obama’nın Hazine Bakanlığı’nda görevli Lewis Alexander, aynı bakanlıkta 2 no.lu konumdaki Neal Wolin de Hartford Sigorta şirketinden ve diğerleri. İsimlerle sizi daha fazla sıkmayayım; Manifesto’nun haklılığında müterreditler için, nasılsa İngilizce bilirler diyerek Cockburn’un yazısının kaynağını vereyim bari: (counterpunch.org/andrew07022009.html).



8 Ağustos 2009

Kriz, Savaş ve Keynes

Yaşadığımız krizin olağanüstü niteliği, değişik veçhelerinin ele alınmasına, derinliği, kalıcılığı üzerine spekülasyonlara ve abartılı tahminlere yol açıyor. Bu köşede, yaşadıklarımızın Büyük Buhran’a benzerliği ve derinliği üzerine daha önce de bir kaç yazı yazmıştım (‘Eko Diyalog ve Günümüz Buhranı’ 13 Haziran; ‘Büyük Resesyon? Yarım Depresyon? ‘11 Nisan ; ‘Krizle Nereye Gidiyoruz?’ 24 Ocak). Bu yazıda Büyük Buhran diye bilinen 1929-33 ve sonrasına ilişkin bazı iddialar üzerinde kısaca durmak istiyorum. Özellikle iki konuya değineceğim. İlki, ekonomik kriz ve savaş ilişkisi. İkincisi ise Keynesçi devlet müdahaleleri. Günümüz krizinin bütün çıplaklığı ve dehşeti ile ortaya çıktığı ilk günlerde hem Türkiye’de hem yurt dışında sık sık dile getirilen bir görüş, bu krizin Büyük Buhran ile benzerliği konusu idi. Benzerlik konusunda anlaşan iktisatçılar arasında da II. Dünya Savaşı’nın oynadığı rol bakımından farklılaşmalar vardı. Bu farklılık, haliyle, savaş dahil olmak üzere günümüz siyasi beklentilerini de etkiliyor. Bizde de, Büyük Buhran benzetmesini yaptıktan sonra, günümüz krizinden çıkışın da ancak savaşlar yoluyla mümkün olabileceğini açıktan dile getirenler, ima edenler mevcut. Bu tür değerlendirmeler 1930’larda neler yaşandığının berrak bir biçimde bilinmesini gerektiriyor. Bu konuları tartıştığım çalışma arkadaşım New School’dan Anwar Shaikh ilerde yayınlanacak bir çalışma için derlediği bilgileri benle paylaştı. Aşağıda, ABD’nin 1929-47 arası reel GSYİH artış hızlarını gösteren şekildeki dönüm noktaları, buhran – savaş ilişkisinin nasıl yaşandığını anlamamıza yardımcı oluyor.

Bilindiği gibi 1929-1933 arası yaşanan Büyük Buhran’ı 1933-37 arası büyüme izlemiş, hatta 1936’da GSYİH’nın yıllık artışı %14 seviyesine varmıştır. Bütçe açıkları göze alınarak gerçekleştirilen bu büyümenin akabinde, Roosevelt hükümeti açıkları azaltabilmek için devlet harcamalarını ciddi biçimde kısmıştır (şekildeki 1937 harcama düşüşü). Fakat bu politika işsizliğin tekrar yükselmesine ve ABD ekonomisinin 1938’de tekrar resesyona girmesine yol açınca devlet harcamaları tekrar arttırılmaya başlanmıştır. 1939 yılında devlet 1 milyar dolar borçlanarak askeri harcamalarını arttırmıştır. Ve Pearl Harbor baskını akabinde, 1941 sonunda ABD savaşa girene kadar sanayii %50 büyümüştür! Dolayısıyla, buhran – savaş ilişkisi üzerine buradan çıkartılacak sonuç, ABD ekonomisinin zaten 1933-36 arası büyümeye başlamış olduğu ve II Dünya Savaşı’nın buhrandan çıkmayı sağlayıcı değil, büyümeyi hızlandırıcı bir rol oynadığıdır. Keynesçi politikalar, devlet müdahaleleri konusuna gelince. Burada konu, devlet müdahaleleri ile yatırımların özendirilmesi, hızlandırılması ve böylece durgunluğa, işsizliğe çözüm bulunması meselesi. Bu konular genellikle Keynes’in görüşlerinin ders kitaplarında aktarıldığı şekli ve değişik hükümetlerin şimdiye kadar uyguladığı politikalar esas alınarak tartışılıyor. Oysa, bu geri planla yetinmek hem Keynes’in bu konulardaki teorik zenginliğini, hem de sosyalist alternatiflerin gündeme getirilişini gürültüye getiriyor. Keynes, devletin yatırımları arttırışına ilişkin 1943’te yazdığı ‘Uzun Dönem Tam İstihdam Sorunu’ makalesinde özel sektöre ağırlık veren özendirici politikalar yerine, işsizlik meselesinin çözümü için (tabii kapitalizmin sınırları içinde kalarak) “yatırımların üçte iki ile dörtte üç oranındaki kısmının devlet tarafından veya yarı-kamu kurumlarınca, ya doğrudan ya da kontrol edilebilecek tarzda” yapılmasını öneriyor. Öte yandan, işsizliğin çözümü için devlet aracılğıyla yatırımların arttırılması konusunda başka yolların olabileceğini de, aynı Keynes dürüstçe T. S. Elliot’a yazdığı 5 Nisan 1945 tarihli mektupta dile getirmekten kaçınmıyor. Tam istihdam sorununun yatırım artışlarıyla çözülebileceği gibi “az çalışarak” da çözülebileceğini, yani daha kısa çalışma saatleri uygulamasının söz konusu olabileceğini açıkça dile getiriyor. Kısacası, eski zamanlar ileri zamanlar oldu, Marksistler Marx’ın, Keynesçiler Keynes’in gerisine düşüverdi.  

1 Ağustos 2009


Devrimcilik ve Teknoloji…

David Harvey’nin bu yakınlarda yapmış olduğu bir konuşma vesilesiyle Kapital’in I. cildinin 15. bölümünü tekrar gözden geçirdim. Harvey’nin konuşması her zaman olduğu gibi orjinal bir teorik formülasyon önerisi de içeriyordu. Konuşması, Marksist tartışmalar sırasında sık sık kullanılan ‘devrimcilik’ referansına içerik kazandırma çabası olarak da görülebilir. Harvey’nin iddiası, benim de sık sık vurguladığım gibi, kapitalizmin krizinin aynı zamanda sosyalizme geçişi gündemimize yerleştirdiği. Harvey, bu hedef için kapsamlı bir toplumsal değişim teorisine ihtiyaç olduğunu ve bunun ipuçlarının Kapital’de bulunduğunu söylüyor. Devrimcilik, sosyalizmi kurmak ise, ancak dayandığı toplumsal değişim teorisinin içeriği ile bir anlam kazanacağı açık. Dolayısıyla, soru bu toplumsal değişim teorisinin ne olduğu sorusu. Tabii, meraklısı ve Katkı’nın Önsöz’ünün ötesine gitmek ihtiyacı duyanlar için! Sözkonusu konuşmayı daha uzun bir yazıda ele almayı planlıyorum. Burada sadece Kapital’in 15 bölümünde – ‘Makineler ve Modern Sanayi’ (A. Bilgi çevirisinde nedense ‘modern sanayi’ yerine ‘büyük sanayi’ tercih edilmiş)-- Marx’ın teknoloji üzerine kimi değerlendirmelerini aktarmak istiyorum. Bu tercihimin nedeni de, bırakın kapitalizmin restorasyonuna kafa yoran iktisatçıları, sol kampta olanlar arasında da teknolojinin her derde deva sanılışının çok yaygın oluşu. Yaşanan kriz adeta bu görüşü savunanları coşturdu, denize düşen yılana sarılır misali, teknoloji, ilahi bir kurtarıcı seviyesine yükseltildi. Türkiye ekonomisinin rekabet gücünü arttırmak adına, gelir seviyesini yükseltmek beklentisi ile, çevreyi tahrip etmeyen temiz enerji tartışmaları vesilesiyle, ikide bir teknoloji vurgusuna maruz kalıyoruz. Konferanslar, enstitüler, projeler. de cabası. Bahsettiğim bölüme Marx, adeta günümüz teknolojicilerini hedeflermişçesine, John Stuart Mill’den bir alıntıyla başlar: ”Bugüne kadar yapılan bütün mekanik buluşların, insanoğlunun katlandığı günlük meşakkatleri hafiflettiği kuşkuludur.” Hemen arkasından Mill’in beklentisinin nayifliğini yüzüne vurur: “Ne var ki bu, hiç bir şekilde, makinenin kapitalistçe uygulanmasının amacı değildir. Emeğin üretkenliğindeki diğer bütün artışlar gibi makine de, metaların ucuzlatılması ve, işçinin kendisi için çalıştığı işgünü kısmını kısaltarak, karşılığını almadan kapitaliste verdiği diğer kısmını uzatmak amacıyla kullanılır. Kısacası makine, bir artı-değer üretme aracıdır.” (A. Bilgi çevirisi) Yine aynı bölümde, 4. dipnotta da, Marx, Darwin’in adeta doğa teknolojisinin tarihini yazarcasına bitki ve hayvan organlarının gelişimini inceleyişine değindikten sonra, insanların kullandığı alet ve makinelerin evriminin, yani teknolojinin tarihinin de aynı titizlikle ele alınması gereğine işaret eder. Ve şu çok önemli tespiti yapar: “Teknoloji, insanın doğa ile ilişki biçimini, hayatını sürdürebilmek için giriştiği üretim sürecini ortaya sererek, toplumsal ilişkilerinin oluşum biçimini ve bu ilişkilerden doğan fikri zihniyeti açıklığa kavuşturur.” (benim çevirim) Şahsen, günümüz teknoloji tartışmalarında, bu alıntılarda bile sezdiğimiz fikri zenginliği görmüyorum. Oysa, doğa, insan, üretici güçler, üretim ilişkileri, fikri dünyamız, bunlar arasındaki ilişkiler; daha önceki toplumsal formasyonlar arası geçişler sırasında bunların nasıl dönüştüğü v.s. toplumsal değişim teorisinin asli unsurları. Ancak, bunlar üzerine, kapitalizmde vuku buluş şekillerinin dışında ilişkiler tasarlayarak devrimciliğe bir içerik kazandırabileceğimizi düşünüyorum.

25 Temmuz 2009


Zamlar, Vergiler, Bütçe

Son günlerin ekonomi haberlerinin başında bazı mal ve hizmetlerin ÖTV’lerinde (Özel Tüketim Vergisi) yapılan artışlar ve bütçe açıkları meselesi geliyor. Bu konuları tartışırken genellikle hükümetin niyetinin okunması eğilimi ağır basıyor. Bu tür niyet okuma çabalarının yararı konusunda kuşkularım var. Hükümetin sınıf karakteri, angajmanları bellidir. Seçtiği ekonomik model ortadadır. Dünya ekonomisine sorgusuz sualsiz entegre, piyasacı, emek düşmanı bir kapitalist model. Vergi artışları ve bütçe açıkları meselesi, bizzat bütçeye ilişkin temel bazı bilgilerin, özellikle emek perspektifinden iktisat politikalarındaki uygulamaların özünü kavramak isteyenlerce, bilinmesini gerektiriyor. ‘Sıkı maliye politikası’ gibi bir laf burjuva ders kitaplarına aşina okuyucuya bir şey ifade edebilir. Ama, bu tür ders kitaplarının tasallutuna maruz kalmayan çoğunluk için anlamsız ve bulanık bir ibareden başka bir şey değildir. Dolayısıyla, konunun esaslarını hatırlamakta yarar var. Devlet, kendisi mal ve hizmet üretip satmadığı sürece geliri olmayan bir kurumdur. Öte yandan yapacakları, müdahale etmek istedikleri çoktur. Bütün ‘devleti küçültelim’ yaygaralarına rağmen, özellikle kriz dönemlerinde müdahale etmek istenilen alanlar daha da çoğalır. Ve bütün bu faaliyetler para, gelir gerektirir. İşte bu ihtiyaç da toplanan vergilerden sağlanır. Toplumdaki sınıflar genellikle istemeye istemeye bu vergileri öderler. İmkanı olan ödemez, kaçırır. Kaydedelim, bu vergi sevmezliğin ve kaçakçılığın beşiği ABD’dir. Vergileri, devlet hem merkezi (Ankara’dan) hem de yerel (belediyeler) yollardan toplar. Gelir, mal, mülk ve tüketim üzerinden toplanan vergilerin kompozisyonu, ne oranda, kimden, ne toplandığı o devletin sınıf karakterini gösterir. Şirket gelirlerinden az, emekçi maaş ve ücretlerinden fazla vergi toplayan, tüketenlerin gelirlerini gözetmeyen ÖTV, KDV uygulamalarına abanan devlet açıkça zenginlerin devletidir. Bir devletin kapitalist karakterde olması zorunlu olarak vergi politikalarında bu denli emekçi düşmanı olmasını gerektirmez. Nitekim, İskandinav ülkelerinin kapitalist devletleri, kapitalizmin sınırları içinde, zaman zaman görece daha emek yanlısı davranmışlardır. Bizde durumun nasıl olduğunu söylemek bile gereksiz. Şirketlerden vergi toplamayan, toplayamayan devlet, sigara, akaryakıt gibi tüketimi yaygın (ama insana keşke yaygın olmasaydı dedirtten) malların ÖTV’ni yükselterek gelirini arttırmayı seçmektedir. Buraya kadarı bilinenler. Ama devletin giderleri ile ilişkilendirilmediği sürece, ki bu sıralar geçen tartışmalarda da yine işin bu veçhesi gürültüye geliyor, hem vergi hem de bütçe meselesini kavrayışımız eksik kalır. Devlet, topladığı vergilerle kendi kendini beslediği, top, tüfek finansmanı sağladığı gibi, gelirinin bir kısmı ile de topluma dönük harcamalar yapar. İşte bu harcamaların miktarı ve kompozisyonu da en az vergiler kadar önemlidir. Ve her vergi tartışmasında gözden kaçırılmamalıdır. Devlet nasıl farklı sınıflardan farklı miktarlarda vergi topluyorsa, aynı şekilde farklı sınıflara da farklı miktarlarda harcama yapar. Emekçilerden 10 TL’lik vergi alıp, aynı emekçilere 5 TL’lik harcama, hizmet yapıyorsa aradaki 5 TL’lik farkı, ya kendisine ya da burjuvaziye harcıyordur. Yani, uyguladığı maliye politikası ile –vergi ve harcama tercihlerine verilen ad—gelir ve refah dağılımını bozuyordur. Bizim devletimiz bu gruptadır, ama Fransa, Hollanda, İsveç devletleri bu grupta değildir. Son bir nokta bütçe açığı üzerine. Bütçe açığı, tanımı gereği, devletin harcamaları, vergileri aştığı zaman ortaya çıkar. Yine tanımı ve fonksiyonu gereği, devletin, özel sektörün kriz yüzünden küçülmeyi seçtiği dönemlerde harcamaları artar, vergi toplama potansiyeli düşer. Yani bütçe açığı katlanır. Burada da dikkat edilmesi gereken, IMF misali fetişistçe, ‘bütçe açığı kötüdür’ çığırtkanlığı yerine, devlet harcamalarının neye yöneldiğini sorgulamak olmalıdır. Varsın açık katlansın, yeter ki istihdam yaratıcı, üretken alanlara yatırım ve emekçilerin refahını arttıran harcamalar yapılıyor olsun.



18 Temmuz 2009

Eklektik Bir Yazı

Bazen bir köşe yazısının tamamını tek bir konuya hasretmenin zorluklarını yaşıyorum. Sonradan dönüp baktığınızda, adeta köşeyi doldurma ihtiyacı yüzünden yazı uzatılmış gibi geliyor. Bu konuyu yıllar önce İrlanda asıllı radikal gazeteci ve aynı zamanda New Left Review’nun editörlerinden Alexander Cockburn ile konuşmuştum. O sıralar, New York’un ünlü Village Voice dergisinde ‘Press Clips’ (dilimize ‘basından seçmeler’ şeklinde çevrilebilir) diye bir köşesi vardı. Ve bu köşede duruma göre, 2 veya 3 farklı konunun basında ele alınışına değinir, polemik dozu yüksek eleştiriler getirirdi. Cockburn yazısını bölerek, bahsettiğim zorlamayı kendince çözmüştü. Sonra, ABD’nin en eski haftalık siyasi dergisi olan Nation’a geçti ve daha seyrek de olsa aynı biçimi sürdürdü. Hatta, orada ele aldığı konuları beraberce biraz daha geliştirerek bir ara Milliyet için de yazdık. Alex’in, ayrıca, internet standartlarına göre ziyaretçilerinin ve öfkelendirdiklerinin sayısı bir hayli yüksek Counterpunch adlı bir de web sitesi var. Hararetle tavsiye ederim: www.counterpunch.org. Artık bu girişten sonra, en azından bu yazının tek konuya hasredilmemesi icap ediyor! Gündemimde iki başlık var. Biri, Ayşe Arman’ın tebdil-i kıyafet eyleyerek değişik mahallelerde boy göstermesi. Diğeri ise, dostum Ahmet Çakmak’ın bu haftaki yazısı vesilesiyle sosyalistlerin ekonomi üzerine söyledikleri konusu. Ayşe Arman Örtünerek veya açılarak farklı mahallelerde reaksiyon ölçme denemeleri yapma dürtüsünün kaynağı, bu faaliyet sonunda Ayşe Arman’ın yazdıklarının niteliği ve samimiyeti, hatta provakatif yanları medyayı bayağı meşgul etti. Benim bu ‘deney’e mesafeli oluşumun önemli bir nedeni kavramsal paketleniş tarzı ile de ilgili. İstemeyerek de olsa, bu tarzın anahtar kelimesini Yasemin Çongar kullanıverdi bir yazısında. Çongar, Arman’ın “hayırlı bir iş” yaptığından söz ederek, “aceleye getirilmiş bir proje olduğu belliydi” diyor. İşin ilginç yanı, ‘proje’ kelimesinin masumane ve tasvipkar bir biçimde kullanılışı. Zaten, bir gazeteci için, bir akademisyen için, kısacası memleketinin sorunlarına ilgi duyan herhangi birisi için yapılacak ‘hayırlı işler’ bir projeler dizisinden ibaret değil midir? Çevremde, öyle olduğunu düşünenlerin sayısı bir hayli fazla. Hatta, yakından tanıdığım bazıları için sanki hayatın kendisi projeler haline gelmiş gibi. Onlar için, projesiz bir varoluş tarzının tahayyül bile edilemez hale geldiğini gözlemliyorum. Bence, başta AB fonları dahil olmak üzere, hayat, proje başvurularıyla, son teslimat tarihleriyle boğuşarak, başkalarının belirlediği gündeme malzeme üretmekle tüketiliyor. Bu yüzden, yani otonomimizi elimizden alma potansiyeli ve onun da ötesinde bizzat fiiliyatta hayat(ımız)ın kendisi haline gelişi yüzünden, proje lafını duyduğunuzda huylanmanızı öneririm. Solun Ekonomi Üzerine Söyledikleri Sosyalistlerin, Marksistlerin ekonomi üzerine söyleyeceklerinin bence en azından 3 temel alana ilişkin farkındalığı, duyarlılığı içermesi beklenir. Nedir bunlar? -- Kapitalizmin hareket yasalarının, dinamiklerinin farkında olmak. Ve bu alanın en temel çözümleme metni olması bakımından Kapital’den ve onun kavramsal bütünlüğünden başlamak. Ama orada kalmamak. -- Sosyalizmin değerleri, hedefleri, özellikle bunların ekonomik veçheleri konusunda belirli bir netliğe sahip olmak. En azından sosyalizmin (bence tartışılması gereken) değerlerinden biri olarak addedilen eşitliğin, bir gelir dağılımı düzeltme meselesi olmadığını bilmek. -- İlk ağızda, kendi toplumunuzun beslenme, barınma, eğitim, sanat gibi temel ihtiyaçlarından başlayarak hem ihtiyaçların belirlenmesi süreçlerini hem de üretimlerini katılımcı mekanizmalarla nasıl karşılayabileceğimiz konusuna kafa yormak. Ve tabii bütün bu duyarlılıkların, farkındalıkların içselleştirildiği programatik metinlerin de ancak kollektif çalışmalarla yapılabileceğini göz ardı etmemek.

11 Temmuz 2009


Sergey Aleynikov’u Nasıl Bilirsiniz?

Zamanının sıkı futbolcusu olarak biliriz. Nitekim, Ekşi Sözlük’ten ‘arvo’ya göre de: “belarus tarihinin en iyi futbolcusu… dinamo minsk ile resitaller veren sergey, minsk'i şampiyonluğa bile taşımıştı. sovyetler birliği'nin unutulmaz kırmızı formasıyla koştururken bazılarınız anımsayacaktır bu orta saha yıldızını. kıvırcık saçları ve bıyığı ile … 1988 avrupa futbol şampiyonasındaki sovyet takımının unutulmazlarından biriydi aleynikov.” Türkçe Google’la yapacağınız “Sergey Aleynikov “ aramalarının verdiği ‘link’ sayısı 18 ve çoğu eski SSCB’nin, eski milli futbolcusu Sergey’e ait. İngilizce Google’la aynı arama ise 23000 civarında ‘link’ veriyor ve çoğu eski Goldman Sachs çalışanlarından ‘hırsız’ Sergey üzerine! Bu ikinci Sergey‘e ilişkin Türkçe Google hiç bir yerli gazete referansı vermiyor; sadece bir iki altın borsası ve finans sitesinde ‘hırsız’dan söz edilmiş. Oysa, başta ABD gazeteleri olmak üzere, bir çok Avrupa gazetesinde de II. Sergey baş köşede. Çünkü kendisi sıradan bir ‘hırsız’ değil. O finans piyasaları manipülasyonunu otomatiğe bağlama imkanı veren bilgisayar yazılımını mülkiyetine geçiren bir cüretkâr. O yüzden de, kimilerine göre hırsız değil, kahraman. Hırsızlık meselesi özel mülkiyetin varlığını, bu faaliyetin suç haline gelişi ise belli bir yasal çerçeveyi gerektirdiği için, tartışmanın o yanı tarihi ve ideolojik. Bu konunun ilginç olmasını teslim etmekle birlikte, biz ‘hırsızlık’ olayının geri planı ve soruşturmanın ilk aşamasında ortaya çıkanlar üzerinde duralım. Sergey Aleynikov 2007’den beri Goldman Sachs’da beş kişilik bir ekiple birlikte yazılım platformunu geliştirme işinde çalışırken, geçenlerde 400,000 dolarlık yıllık maaşını az bulup Chicago’da yeni kurulan Teza Technologies yatırım şirketine üç misli maaşla ortak olmuş. Yeni şirketine geçerken de sözkonusu yazılımın bir kısmını Almanya’daki bir bilgisayara nakledivermiş. Chicago’da işine yarar diye düşünmüş olmalı! Bu tür yazılımların büyük aracı şirketler, bankalar tarafından geliştirilmesi son yılların marifeti. Ancak bu tür sofistike yazılımlar yoluyla Goldman Sachs ve benzerleri hızla değişen finansal bilgileri son derece süratli bir biçimde işleyip, olası yüzlerce senaryo içinden en kârlı olabileceği bulup çıkartarak, hisse senedi ve emtia piyasalarında yüksek miktarlarda alım satım yapabilme imkanına kavuşabiliyorlardı. Yüksek vurgunların arkasındaki zorunlu teknoloji buydu. Tabii son kriz gelip çatana kadar. Nitekim bu alanın en iddialılarından Goldman Sachs’in kazancı bile 2007’de 11.6 milyar dolar iken 2008’de 2.3 milyar dolara düşüverdi. Olayın özellikle Amerikan medyasında verilişinde ilk göze çarpan, Sergey Aleynikov’un ABD vatandaşı olması es geçilerek Rus göçmeni oluşuna vurgu yapılması ve 11 Eylül’den bu yana zaten artmış olan milliyetçiliği kışkırtmaktan kaçınılmamasıydı. Öte yandan, bu vesileyle ABD’de radikal iktisatçılar arasında yoğun ve ilginç tartışmalar da hemen başlayıverdi. Aleynikov’un suçunun fikri mülkiyet haklarının ihlaline mı, yoksa şirket sırlarını açıklama kapsamına mı gireceği; bu hukuki çerçevelerin özel ve kamusal mülkiyet ile ilişkilerinin ne olduğu gibi konular ateşli bir biçimde sorgulanıyor. İlk sorgulama sonrasında 750,000 dolarlık kefaletle tahliyesine karar verilmesine rağmen yasal kovuşturmadan yakasını kurtaramayan Sergey Aleynikov bu arada Chicago’daki işinden de oldu. Bütün bu gelişmeler sırasında New York Savcı Yardımcısı Joseph Facciponti’nin hakime söyledikleri bence bilinenin ilanı anlamında çok önemliydi: “Bu programın nasıl kullanılacağını bilen birisi tarafından, piyasanın adil olmayan bir biçimde manipüle edilebilmesi tehlikesini, muhtemel hale getiren bankadır” (abç). Goldman Sachs ve benzerlerinin yıllardır piyasa manipülasyonuyla iştigal ettiklerinin alemi cihana ilanı bir hukukçu zerafeti ile ancak bu kadar kibar dile getirilebilirdi

27 Haziran 2009

Kapitalist Manifesto

Marx’ın metinlerini kullanmanın bir çok biçimi var. İşe yarayacak alıntıyı bularak, ipe sapa gelmez metinlerin içine yerleştirmekten tutun da (ki bu kullanım şekli metinler elektro manyetik ortama aktarıldıkça daha da kolaylaştı), alıntının, önceki kullanıcıların metinlerinden yürütüldüğünü belirtmeksizin yürütülmesine, dolayısıyla bazen bizzat alıntının kendisinin yanlış aktarılmasına sebep olmaya kadar. Sadece politik yazılarda, medyada değil, akademik dünyada da çok rastladığım bir durum bu. Marx’ın metinlerinin bir başka kullanım biçimi var ki, insanı çileden çıkarıyor. Marx’ın görüşlerine karşı olduğunu açıkça deklare etmiş, kapitalizmin savunuculuğunu, düzenin yüksek maaşlı, prestijli yayınlarında sürdürmeye karar vermiş bu zevatın Marx’ı kullanım şekli. En taze örnek Fareed Zakaria –yani Ferit Zekeriya. Zekeriya, Newsweek dergisinin yayın yönetmeni, benim bildiğim, dilimize de çevrilmiş en az bir kitabı var. Taha Akyol gibilerin favorilerinden (Zekeriya’nın görüşlerine ve Türkiye’de benimsenişine daha önce de değinmiştim; Birgün, 27 Nisan 2007). Zekeriya, geçen hafta yönettiği Newsweek dergisinin uluslararası versiyonunun kapağına kendi yazdığı bir metni yerleştirdi: Kapitalist Manifesto. Ne hikmetse, derginin ABD ve Türkiye versiyonu için ise İran konusu kapağa daha uygun bulunmuş. Hadi, Türkiye’yi anlıyoruz, komşumuzda olanlara okuyucunun ilgisini çekmek anlaşılır, ama Amerikalıların İran’a, Kapitalist Manifesto’dan daha çok ilgi duyacaklarını ummak ne kadar doğru bilemiyorum. Türkiye’de yayınlanan Newsweek, Kapitalist Manifesto’ya derginin içinde de yer vermemiş, oysa uluslararası versiyonda metin kapaktan duyurulmamakla birlikte içerde yer almış. Bu tercihlerin derin (!) okuyucu profil analizlerine, politik duyarlılıklara dayanıp dayanmadığı konusunu işin erbabına bırakalım. Bizden esirgenen Zekeriya beyin Manifesto’su , Marx ve Engels’in malum Manifesto’sundan araklanmış ve tahrif edilmiş meşhur ilk cümleyle başlıyor: “Dünyada bir hayalet dolaşıyor –Kapitalizmin geri gelişi.” Bilindiği gibi, Marx ve Engels’inki, “Avrupa’da bir hayalet dolaşıyor—Komünizm hayaleti”dir. Küreselci Zekeriya, dönemin icabı, Avrupa’yı Dünya, Komünizm Hayaleti’ni de Kapitalizmin Geri Gelişi yapmış. Kapitalist Manifesto’nun bir de alt başlığı var: “Açgözlülük İyidir (bir yere kadar).” Bu harcıalem metnin ana fikri yaşanan krizin ne olduğu tespitine dayanıyor. “Yaşanan kriz, kapitalizmin değil, finans, demokrasi, küreselleşme ve eninde sonunda bir ahlak krizi..” imiş. Bildiğimiz terane: çoğu finans sektöründeki ahlaksız iş adamları, kontrolsüz aç gözlülük ve küreselleşme. Beni en çok şaşırtan Zekeriya’nın küreselleşme krizi demesi oldu. Hatta, Kapitalist Manifesto’nun bir yerinde “…karşı karşıya olduğumuz temel kriz küreselleşmenin kendisidir..” diyordu. İyice şaşırmıştım, çünkü, daha birkaç yıl öncesine kadar dünyamız için tek kurtuluşun küreselleşme olduğunu yazıp duruyordu. Bakın ne demiş New York Times Book Review’da: "Kapitalizm, önce Batı'da şimdi de dünya ölçeğinde, sıradan insanların yoksulluktan kurtuluşu için tek kalıcı yolu açmıştır... Dünyanın büyük çoğunluğu için en büyük tehlike küreselleşmenin başarısı değil, tam tersine başarısızlığıdır." (25 Nisan 1999). Zekeriya bey Manifesto’sunun sonuna geldiğimde anladım ki, krize küreselleşme krizi demesinin nedeni, küreselleşen ekonomiye, siyasetin yeterince küreselleşemeyerek, ayak uydaramamasıymış! Ne tuhaf, tam o sırada bizim Manifesto’nun son cümlesi geldi aklıma… NOT: Temmuz içinde daha çok yurtdışı seyahatleri yüzünden düzenli yazabileceğimi sanmıyorum. Ağustos’ta görüşmek üzere hoşçakalın.

13 Haziran 2009

Eko Diyalog ve Günümüz Buhranı

Eko Diyalog, bilindiği gibi, Asaf Savaş Akat, Deniz Gökçe, Taner Berksoy  ve Mahfi Eğilmez'in NTV için hazırlayıp sundukları haftalık bir televizyon programı. Eğilmez dışındakileri tanırım, hem Boğaziçi Üniversitesi'nin hem de İstanbul Bilgi Üniversitesi'nin ekonomi bölümlerinde değişik tarihlerde beraber çalıştık. Programın iktisat içi teorik oryantasyonu üniversitelerde okutulan hakim iktisat anlayışının benzeridir. Bu köşenin okuyucuları hem benim bu anlayışa ne kadar eleştirel baktığımı hem de oryantasyon olarak Klasik Marksist ekolü benimsediğimi bilirler. Dolayısıyla, ara sıra Eko Diyalog mensuplarının görüşlerine eleştirel bir biçimde yine bu köşede değindiğim de hatırlanacaktır. Bu yazı da onlardan biri. Tesadüf bu ya, geçen hafta hem Deniz Gökçe hem de Mahfi Eğilmez, üstelik aynı gün (11 Haziran) Akşam ve Radikal gazetelerinde günümüz buhranı üzerine iki köşe yazısı yayınladılar. Gökçe'ninkinin başlığı İngilizce idi: Roubini out, Gordon in! Türkçesi, Roubini değil, Gordon moda! Ve krizin sonuna gelindiği müjdesini veriyordu. Eğilmez'in başlığı ise Krizlerin temel nedeni idi ve artık çok aşina olduğumuz 'denetimsizlik' ya da sisteme uygun denetim eksikliği yüzünden krizlerle karşılaşıldığı görüşünü yineliyordu. Yalnız bu yazıda, ilginç bir biçimde 1870'ler, 1930'lar ve günümüz buhranları (tabii günümüzdekine 'buhran' dememeye özel bir özen göstererek) temel nedenleri itibariyle karşılaştırılıyordu. En azından, ima yoluyla da olsa, günümüzde yaşananlar, artık eski buhranlarla karşılaştırılabilme seviyesine yükseltilmişti! Krizin sonuna gelinip gelinmediği ve 1930'lar buhranına derinliği itibariyle benzeyip benzemediği Eko Diyalog mensuplarının dışında da uzunca bir süredir tartışılıyor. Önceki buhranla karşılaştırma konusunda bu köşede yazdığım bir yazıda (Büyük Resesyon, Yarım Depresyon; 11 Nisan) günümüz buhranının Büyük Buhran'la gösterdiği benzerliğe iki akademik iktisat tarihçisi olan Barry Eichengreen ve Kevin H. O’Rourke’nin yaptığı bir çalışmadan yararlanarak değinmiştim (http://www.birgun.net/writer_index.php?category_code=1186603347&news_code=1239439860&year=2009&month=04&day=11). Sözünü ettiğim iktisatçıların Vox adlı sitedeki değerlendirmeleri 6 Nisan'da yayınlandığında 48 saatten az bir süre içinde 30,000 defa, 7 gün içinde de 100,000'den fazla ziyaret edilmiş ve yurtdışındaki akademik çevrelerde de bir hayli ses getirmişti. İlginç bir biçimde, yukarda atıfta bulunduğum Eko Diyalog yazarlarının köşe yazılarından bir kaç gün önce (4 Haziran) Barry Eichengreen ve Kevin H. O’Rourke aynı sitede önceki değerlendirmelerini yenilediler (http://www.voxeu.com/index.php?q=node/3421). Yaşadığımız buhran, bırakın sona ermeyi, birçok bakımdan 1930'lar buhranı ile yarışmaya devam ediyor. Sadece iki önemli bulguyu aktarayım: Dünya sanayi üretimi 1930'lar seviyesinde seyretmeye devam ediyor. Aşağıdaki şekil bu karşılaştırmayı yansıtıyor.

Keza, dünya ticaret hacmi son iki aydır düşmemekle birlikte, seviyesi itibariye 1930'ların bir hayli altında seyretmeye devam ediyor.

Bu ve benzeri değerlendirmelerden benim çıkarsadığım, tahmin edilebileceği üzere Eko Diyalog mensuplarının görüşlerinden çok farklı. Eğilmez gibi krizin nedenlerini denetimsizlikte görmediğimden, Gökçe gibi, krizin sonunun geldiği şeklinde iyimser bir sonuca varamıyorum. Aksine, bu krizin kaynağının yeterince hızlı artırılamayan artık değerin, üretici ve üretken olmayan şirketler (finans ve ticaret) arasında paylaştırılmasında yattığını düşündüğümden, bunca pompalanan paraya ve kamulaştırmalara rağmen krizin 'dibini görme'nin zahiri ve geçici olduğu görüşündeyim.

6 Haziran 2009


Acaba Sömürülüyor musunuz?

Acaba Türkiye’de üretken olmayan işçiler sömürülüyorlar mı? Sömürülmüyorlarsa mesele yok. Ama sömürülüyorsa, acaba ne kadar sömürülüyorlar. Daha az mı, daha çok mu? Kimden, daha az ya da daha çok? Sosyalizme gönül verme, kapitalizmin adaletsiz bir düzen olduğu fikrinden, bizzat bu fikrin maddi dayanağının ise işçi sömürüsü olduğu tesbitinden beslenir. Sömürü denildiğinde de artık değer üretimi ve ona kapitalistlerin el koyması akla gelir hemen. “İşçinin üretkeni, üretken olmayanı olmaz, işçi işçidir” diyenler olabileceği gibi; “esas işçi, proleteryanın asli unsuru, sadece üretken işçilerdir” diyenler de olmuştur --mesela ünlü Marksist siyasal bilimci Nicos Poulantzas. Klasik Marksist siyaset de proleterya merkezli olduğuna göre, bu kabuller bizi ister istemez örgütlenme faaliyetlerimizi üretken işçilerin bulunduğu sektörlerde yoğunlaştırmaya götürür. Kendi içinde tutarlı, ama bence, yanlış olan bu tezle kavramsal ve ampirik düzeylerde uzunca bir süredir uğraşılıyor. Kavramsal düzeyde tartışmanın özü üretken olan ve olmayan emek/faaliyet ayrımının netleştirilmesi ve işlevinin belirlenmesi ile ilgili. Şöyle ki, ilkin ayrımın kriterlerinin açık seçik ve olabildiğince uygulanılabilir bir biçimde tanımlanması gerekiyor. Bu alanda bir çok katkı olmakla birlikte, Sungur Savran’la birlikte yazdığım “Üretken Olan ve Olmayan Emek: Açıklığa Kavuşturma ve Sınıflandırma Denemesi” başlıklı makaleyi (Praksis. Sayı:16) öneririm. Önerdiğimiz ölçüt yeterince netti: ilkin, emek faaliyetinin üretim ile, yani kullanım değeri yaratmak veya dönüştürmekle ilişkili olup olmadığına, yani genel olarak üretim emeği olup olmadığına bakalım demiştik. Ölçütün bu kısmı hemen finans sektörünün para ve kağıt dolaşımını sağlayan önemli bir kesimini, ticaretin tamamını, devlet faaliyetlerini, özel sektör yönetim faaliyetlerini üretken olmayan alanlar ve faaliyetler olarak sınıflandırmamızı gerektiriyor. Kapitalizm öncesi formasyonlara da uygulanabilecek yukarda belirttiğimiz ölçütün ilk boyutunun yanısıra, kapitalizme özgü ikinci bir boyutu daha vardı geliştirdiğimiz sınıflandırma şemasının. O da, emek gücünün sermaye ile mübadeleye girip girmediği, yani ücretli emek olup olmadığı meselesiydi. Özetle, kapitalist toplumlarda üretken işçi/faaliyet sayılabilmek için ilkin üretim faaliyeti ile iştigal ediyor olmak, ardından ücretli emekçi olmak koşulunun aranması gerektiğini önermiştik. Bu ayrımı ve önerdiğimiz ölçütü benimseyerek yapılmış çeşitli ampirik çalışmalar var. Bu çalışmalar emekçileri/faaliyetleri üretken olan ve olmayan olarak tasnif etmekle birlikte, bu sınıflandırmayı proleteryanın nicel büyüklüğünü belirlemek için kullanmamışlardır. Amaç, artık değer üreten emekçileri/faaliyetleri ve varlıkları (kendilerini yeniden üretmeleri) üretilen bu artık değere bağımlı üretken olmayan emekçileri/faaliyetleri nicel olarak belirlemektir. Bu da, sermaye birikiminin dinamiklerini anlayabilmek için son derece önemlidir. Düşünebiliyor musunuz, sermaye birikiminin kaynağı olarak artık değeri görüyorsunuz, birikim aksayınca kendinizi krizin göbeğinde buluyorsunuz, ama artık değerin kimler tarafından hangi büyüklükte, hangi tempo ile üretildiği konusunda somut herhangi bir fikriniz yok? Üretilen bu artık değer hangi faaliyetleri finanse ediyor, bu ediş sınırsız mıdır, v.s.? Bütün bu sorular, hem bu genelliği içinde hem de günümüz krizini anlamak için vazgeçilmez gelmiyor mu sizlere de? Bize geliyor. Başta sorduğumuz soruya cevabımızı verelim. Evet, üretken olmayan emekçiler de, artık zamanlarına sermaye tarafından el konulduğu için sömürülürler. Bu yüzden de işçi sınıfının parçasıdırlar ve sömürü oranları nicel olarak belirlenebilir. Y. Karahanoğulları ile birlikte yaptığımız bir ön hesaplama Türkiye’de, üretken olmayan ticaret ve finans sektörlerinde sömürü oranının üretken sektörlerdekinden daha yüksek olduğunu, ticarette % 500, finansda ise % 300 seviyesine eriştiğini ortaya koymuştur. Diğer üretken olmayan alan devlet faaliyetlerinde ise aynı oran 1988’den beri düşme göstermekte ve % 100 seviyesinde seyretmektedir. Yeni ve ufuk açıcı olduğunu düşündüğümüz bu sonuçların yorumlanmasını bir başka yazıya bırakalım.

30 Mayıs 2009

Ucube Kapitalizm

Sık sık şu soruyla karşılaşıyorum: Ne olacak bu krizin sonunda? Benim kısa cevabım genellikle soruyu soranları tatmin etmiyor. İlkin, genel kanının aksine krizin uzun süreli olduğunu söylüyorum. Bu da, haliyle yıllarca sürünen ekonomiler, işsizlik, yoksulluk, ızdırap v.s. anlamına geliyor. Bu uzatmalı dönemin karakteristiklerinin de, bizzat sürecin dinamikleri tarafından (ki bu dinamiklere bizler, yapacaklarımız da dahildir) belirleneceğini ekliyorum. Fazla genel kaçan bu görüşü açmak gerekiyor. O zaman da, ihtimallerden birinin ucube kapitalizm, diğerinin ise sosyalizan arayışlar olacağını, geriye dönüşün artık imkansız olduğunu söylüyorum. Bugün, ucube kapitalizmden ve geriye dönüşün imkansızlığından ne kastettiğimi bir örnek üzerinden açacağım. 1970’li yılların başından bu yana sermayenin uluslararasılaşması hızlandı, derinleşti. Bu sürecin adının emperyalizm mi, küreselleşme mi olduğunun tesbiti sadece ideolojik açıdan önemli değil. Aynı zamanda, son 35 yılın resmini çekerken, hangi objektifle, büyük fotoğrafın neresine yöneldiğimizi belirlemesi açısından da önemli. Süreci, geri dönüşü olmayan küreselleşme olarak görenler, abartılı bir biçimde, belirli alanlara yönelerek, yepyeniliği vurguladılar, durdular. Ve bu bağlamda, devletlerin önemsizleştiği, çok uluslu şirketlerin, ulusları aşan sivil toplum kuruluşlarının, diğer uluslararası kurumların, küresel dinamiklerin önem kazandığı her fırsatta başımıza kakıldı. Aşağıda vereceğim örneğin, kazın ayağının öyle olmadığını, bırakın, zaten abartılı ve gerçeği yansıtmaktan uzak olan bu resme, normal (!) bir kapitalizme bile geri dönüşün imkansız olduğunu gösterdiğini düşünüyorum. Örnek, ABD çıkışlı, en büyük çok uluslu şirketlerden General Motors’un (GM) başına gelenler. İzleyenler biliyordur. Son gelen haberlere göre, bu şirket, ABD dışında sahip olduğu diğer otomobil şirketlerinden Opel ve Vauxhall'u satmak zorunda kaldığı gibi, 1 Haziran’da da iflas bayrağını çekmiş olacak (şirketin yapacağı başvurunun resmi adının ‘iflastan koruma’ oluşu da komik ötesi). Peki, General Motors’un yeni sahibi kim olacak? Kağıt üzerinde Amerikan halkını temsil eden ABD devleti! Hem de, %75’ini aşan oranda GM’un mülkiyetini ele geçirerek. Aslında, bu örneğin, kapitalizmin geleceğine ilişkin bize sezdirtiklerini görebilmek için bu kadarı bile yeterli. Ama, malumunuz, şeytan ayrıntıda gizlidir. Biraz daha bu gelişmenin detaylarına bakmakta yarar var. Anadolu Ajansı’nın bildirdiğine göre, “Almanya'da 4 fabrikada 25 bin kişiye istihdam sağlayan Opel'in geleceği, Eylül ayında yapılacak seçim nedeniyle Alman hükümeti için büyük önem taşıyor.” Sadece, Almanya mı? Hayır, Opel'in Belçika, Antwerp'deki fabrikasının geleceği de belirsiz olduğu için Belçika hükümeti de perde arkası pazarlıklarda söz sahibi olmaya çalışıyor. ABD Dış İşleri bakanı Hillary Clinton da işi gücü bırakmış, GM adına bu pazarlıkları yürütüyor. Nasıl yürütmesin ki, devlet yakında GM’in sahibi olacak! İngiltere’de de durum farklı değil. “İngiliz sendikalar da İngiliz hükümetini Opel ile birlikte Vauxhall'ın satış sürecine yeteri kadar dahil olmamakla eleştiriyor.” Tabii, sendikalar da şaşkın, geleneklerine, siyasetlerine uygun tepkiler gösteriyorlar GM’in çöküşüne. Mesela, Kanada’daki sendikanın (CAW) üyeleri kendi devletlerinin GM’i kurtarma operasyonuna yardımcı olmak için saat ücretlerinde 15-16 dolar indirimi kabullenmiş durumdalar. Toparlayacak olursak, krize dayanamayan en büyük çok uluslu şirketlerden GM iflas bayrağını çekmek üzere, ABD devleti tarafından neredeyse devletleştirilmiş, diğer ülkelerdeki üretim birimlerini satışa çıkarmış (bu arada Çin’in de Opel’in potansiyel alıcıları arasında olduğunu, ama Alman siyasilerin bu alternatife sıcak bakmadığını da ekleyeyim), devletler bakanlarını seferber etmişler, çöküşün zayiatını minimize etmeye çalışırlarken, sendikalar da akıl almaz ücret indirimlerini kabullenmek zorunda kaldıklarını deklare ediyor. Bütün bunları, “krizin dibini gördük, krizden çıkmak üzereyiz” diye okuyanlar, “küreselleşmenin icabı bunlar yaşanacaktır” diye niteleyenler olacaktır. Zaten, bu türün, mebzul miktarda yerli versiyonlarına medyamızdan alışığız. Bendeniz, sadece bu örneğe değil, diğer sektörlerde olanlara da bakarak ortaya çıkmaya başlayan “şey”e ucube kapitalizm demeyi tercih ediyorum.

16 Mayıs 2009


Merkez Bankası’ndan Habertürk’e

Eski Merkez Bankası Başkanı Gazi Erçel’den, noktasına dokunmadan aktarıyorum: “Hatırlanacağı gibi krizin çıkış noktası ABD'nin konut sektöründe başladı.” (Habertürk, 11 Mayıs 2009) Çıkış noktası konut sektöründe başlamış! Ardından, Martin Feldstein’ın bir görüşüne referans yapmış Erçel: “Prof. Martin Felstein'ın [sic] krizin başından bu yana altını özenle çizdiği bir nokta var. Konut fiyatları düşmeye devam ederse, bankacılık sektörü oluşacak bu yükü kaldıramaz.” Altının özenle çizildiği noktayı da anlamış olduk! Esas kafa karışıklığı bundan sonra. Erçel devamla, “ Burada bir "fasit dörtgen" var. Konut fiyatlarının düşmesi, konutların değerini azaltıyor. Piyasada aynı konutu daha ucuza ve daha düşük aylık motrgage [sic] ödemeleri ile almak olası hale geliyor. Öte yandan, fiyatların aşağıya yönelmesi yüksek mortgage ödemelerinde de zorluklar yaratıyor. ABD'de mevcut yasal düzen ve sözleşmeler bu durumdaki kimselere konutlarını kredi aldığı kurumlara geri vererek yükümlülüklerinden kurtulma olanağını sağlıyor. Garip bir sistem ama durum bu. Geri verilen konut sayısı arttıkça, konut fiyatları daha da düşüyor ve "fasit dikdörtgen" çalışmaya başlıyor.” (abç) Erçel, ne ‘kısır döngü’yü ne de ‘fasit daire’yi beğenmiyor anlaşılan. Dörtgeni, hem de üç beş cümle sonra dikdörtgenleşen türünü tercih ediyor. “Fasit dörtgen"in (veya "fasit dikdörtgen"in) köşelerini belirleyerek Erçel’in iktisadi muhakemesini anlamaya çalışalım. İlk köşe, konut fiyatlarının düşmesi, ki bu da, konut değerlerinin azalmasına yol açarak ikinci köşeyi oluşturuyor. Niye iki köşe? Konut fiyatlarının düşmesi ile konut değerlerinin azalması aynı şey değil mi? Abrakadabra, fiyat yerine değer, düşme yerine azalma diyerek, Erçel aynı şeyi iki farklı köşeye dönüştürmeye yeltenmiş. Maalesef olmamış. Erçel’in üçüncü köşesi “fiyatların aşağıya yönelmesi[nin yol açtığı] yüksek mortgage ödemelerinde[ki] … zorluklar.” Buradaki mantığı da anlamak zor. İş güç sahibi, geliri düzenli birisi, ev fiyatları azaldı diye, niye aylık mortgage ödemelerinde zorlansın ki? Hatta, fiyat düşmesi konut sektörünün dışındaki sektörlerde de yaşanıyorsa, ceteris paribus, reel gelirimiz yükseleceğinden mortgage ödemelerinde zorluklar değil göreli rahatlamalar bile söz konusu olabilir. Özetle, Erçel’in bu köşesi de mesnetsiz. Maalesef olmamış. Son köşe, ABD'de mevcut yasal düzen ve sözleşmelerin ödeme zorluğu çekenlere konutlarını kredi aldığı kurumlara geri vererek yükümlülüklerinden kurtulma imkanı vermesi. Erçel, olmayan bir düzenlemeden söz edip, arkasından da kendi yarattığı bu dünyaya “garip bir sistem ama durum bu” diyerek bizi ikna etmeye çalışmış. Oysa, gerçek durum böyle değil; aksi halde ‘foreclosure’ (ipotekli evin haczi) diye bir şey olmazdı. Ve mortgage’ını ödeyemeyenlerin evlerine bankalar el koyup, bu evleri satarak verdikleri krediyi kurtarmaya çalışmazlar, kurtaramadıkları kısmı için de evsiz barksız bıraktıklarının gelirlerinden geri kalan krediyi tahsil etmeye uğraşmazlardı. Kaldı ki, bu duruma düşenler, eyaletten eyalete değişen sürelerde (mesela Massachusetts’de 7 yıl) mortgage için başvuramayacaklar kara listesine alınırlar ABD’de. Gerçekten garip ve acımasız, bankalardan yana bir sistem. Maalesef, bu köşesi de olmamış Erçel’in. Habertürk gazetesinin yeni köşe yazarı, Merkez Bankası’nın eski Başkanı "görevini kötüye kullandığı" iddiasıyla daha önce yargılanmış ve cezalandırılmıştı. Şimdiki ekonomi yazarlığı görevini de nasıl yürüttüğüne artık okuyucuları karar versin.

9 Mayıs 2009

Stres, Gerilim, Efor veya Tahammül

Hepsi kullanılıyor ingilizce “stress” kelimesinin karşılığı olarak. Ama, kalbin durumunu tesbite ilişkin olarak yapılan test bağlamında, yani “stress test” şeklinde kullanıldığında, “stress” genellikle efor olarak çevriliyor türkçeye. Ekonominin çalışma şeklini insan vücuduna benzetme tutkusuna, bazen meta ve para akımlarını gözümüzde canlandırmamıza yardımcı olduğunu yadsımamakla birlikte, oldum olası sıcak bakmamışımdır. Son örnek, ABD’nden: Bankaları – hadi, bu sefer duruma daha uygun olduğu için “tahammül”ü kullanalım – tahammül testi’ne tabi tuttular. Test sonuçlarının açıklanması Pazartesi’nden Perşembe’ye ertelendi ve bendeniz geceyarısına kadar bekleyerek CNN International’da, sahibinin sesinden, sonuçları aldım. Sonuçlar daha açıklanmadan testin kalitesi üzerine şikayetler artmıştı. Bir tarafta, dünyanın 2. en zengin adamı, spekülator Warren Buffet kendi yatırımlarının da bulunduğu bankaların çakacağını tahmin ettiği için testten müşteki idi. Öte yanda, kriz kahini diye pazarlanmasından artık gına gelen işletme hocası Nouriel Roubini testin zorlama sınırlarını çok yumuşak buluyor ve eleştiriyordu. İkisi de kendi açılarından haklıydı. Sonuçlar açıklandığında, Buffet’nin yatırım şirketi Berkshire Hathaway’in yatırım yaptığı 3 bankadan 2’si gerçekten çakmıştı. Acilen, yani 8 Haziran’a kadar, Wells Fargo’nun 13.7, SunTrust Banks’in ise 2.2 milyar dolar ek kaynak bulması gerekiyordu. Roubini de haklıydı, çünkü zorlayıcı olduğu düşünülen ekonomik koşulların dayandığı işsizlik varsayımı sadece %10’du. Oysa, bankaların tahammül derecesini gerçekten ölçmeye niyetli bir testin işsizlik varsayımının daha gerçekçi, yani daha yüksek bir seviyede olması gerekiyordu. Ama, o zaman da bu teste bile dayanamayan 19 en büyük bankanın 10’u değil, belki tamamı sınıfta kalabilirdi. Birileri sistemin tahammül sınırlarını zorlamanın da bir sınırı olduğunu düşünmüş olmalıydı. Uzatmayayım, ayrıntılarını gazete haberlerinden alacağınız bu tahammül testinin sonuçlarına göre, 10 bankanın acilen bir yerlerden 75 milyar dolar para bulması gerekiyor. 8 Haziran’a kadar bulamazlarsa, devlet devreye girecek, bankalar batmasın diye para bulmaya çalışacak. Ama, bu kez epeydir gündemde olan kamulaştırma alternatifini kullanmak mecburiyetinde kalarak. Mecburiyet diyorum, çünkü ortalama Amerikalı, Obama ve çevresinin finansör kalantorların kayıplarını minimize etme atraksiyonlarına patlamak üzere. Niye bu test yapıldı? Haklı bir soru. Sistem çalışmıyor; kimse kimseye güvenmediği için sistemin olmazsa olmazı kredi, borçlanma ilişkisi içine girmiyor. Kapitalizm geliştikçe kredisiz yapamaz. Kredi bulunmazsa, zaten durmuş olan sistemi çalıştırmak imkansızlaşır. Kötülükler senaryolarıyla bezeli bu testi uygulayarak, durumun daha kötüye de gideceğini teslim etmiş olan idareci takımı acz içinde. Finans sisteminin ne kadarının, işler kötüleştikçe dayanabileceğini bilmek ihtiyacı duyulmuştur. Ve yeterince olumsuz olmayan senaryolar bile ürkütücü bir tablo yaratmıştır. Paniği yatıştırmak için yapılanlar tedirginliği arttırmaya devam ediyor. Bence, son günlerde gördüğümüz medyatik kampanyanın hilafına, atlatılan bir şey yok, durum vehametini koruyor. IMF geçenlerde açıkladı, kriz sırasında kaybolan finansal değer 4.1 trilyon dolar, bu kayıpta ABD’nin payı ise 2.7 trilyon dolarmış. Finans krizi denildi ya, Kapital’in pek okunmayan III. cildi moda oldu. Sık sık sağda solda rastladığım malum uzun alıntının konumuzla ilişkili kısmı ile bitireyim –Marx’ın “İngiltere Bankası” referansını FED ya da ABD Merkez Bankası diye okuyabilirsiniz : “Yeniden-üretim sürecindeki zoraki genişlemeye dayanan bu baştan sona yapay sisteme, hiç kuşkusuz, İngiltere Bankası gibi bir bankanın, bütün dolandırıcılara, senetleri yoluyla değersiz sermaye vermesi ve değer kaybetmiş bütün metaları eski nominal değerleri üzerinden satın almasıyla çare bulunamaz.”

2 Mayıs 2009

Gripal 1 Mayıs….

Yıllık 1 Mayıs biber gazı dozumuzu almış vaziyette yazımızı bitirmeye çalışıyoruz. Pangaltı’daki DİSK-KESK kortejine katılalım derken Harbiye, Nişantaşı civarında gaz bombaları ile karşılaştık. Bu arada sığınmak zorunda kaldığımız dükkan vesilesiyle Benetton adlı uluslararası şirketin emek bayramı filan takmadığını, işçilerini çalışmaya mecbur ettiğini de öğrenmiş olduk. Bilahare Taksim’de sendikalarla buluştuk, bayramımızı kutladık. Seneye makul bir sayı ile değil mümkün olabilecek en geniş katılımla Taksim’de buluşmak üzere geçmiş bayramınızı kutlarım.

***

2003’te Sars, 2005’te Kuş Gribi, şimdi de, Domuz Gribi – daha doğrusu, Dünya Sağlık Örgütü’nün 30 Nisan kararıyla ve yeni adıyla enflüenza A (H1N1). Bu ad değiştirme kararı, hem domuz eti üretim ve tüketiminin azalmasını önlemek hem de hastalığın insandan-insana bulaşma safhasına geldiğini anlatabilmek amacıyla alınmış olmalı. Kuş gribine ilişkin 2005’te yazdığım bir yazıda, Mike Davis’in Çin’deki fabrikasyon tavukçuluğu sorumlu tuttuğunu belirterek, “[ş]ehirlerdeki milyonlarca yoksulun yaşamak zorunda kaldığı insanlık dışı mekanlar ile, milyonlarca meta tavuğun üst üste bulunduğu ortam kuş gribinin oluşması ve salgına dönüşmesi için en uygun koşulları çoktan yaratmış[tır] demiştim (Birgün, 16 Aralık). Bu salgın başladığından bu yana da benzer bir neden olabileceğini sezmekteydim. Ne bizim basında, ne de yabancı medyada herhangi bir ipucu yoktu. Derken, ilkin yine Mike Davis’in İngiliz Guardian gazetesindeki yazısında (27 Nisan), ardından bazı küçük sol yayınların sitelerinde de Smithfields adlı şirketin adına rastlamaya başladım. Ve ortaya çıktı ki, bu hastalığın arkasında da Smithfield Farms ve onun Meksikalı alt şirketi Granjas Carroll de Mexico var. Smithfields’in Meksika ayağı olan şirket yılda yaklaşık 1 milyon domuz üretiyor. Fabrika, Veracruz eyaletinde ve La Gloria ile Perote kasabalarına da bir hayli yakın. Kasaba sakinleri 2005’ten beri durumdan şikayetçi. Sözkonusu domuz fabrikası çevreyi derinden tahrip edip, tanınmayacak hale getirmiş. Bölge sakinlerinin sağlığı da zaten ciddi bir biçimde epeydir bozulmaya başlamış. NAFTA denilen Kuzey Amerika ekonomik ve ticaret birliği ABD’nin nispeten ağır çevre regülasyonlarından kaçan şirketler için yeni mobilite imkanları yaratmıştı. İşte, Smithfields de NAFTA’nın bu nimetinden yararlanarak, yılda milyonlarca domuz üretebilen fabrikasının yanısıra açık bok göllerini ve domuz leşi tepelerini de Meksika’ya taşıyıverdi. Ve bu virus yatağı ortamdan doğan enflüenza A ilkin La Gloria’daki bir çocuğa bulaştı. Sonra da dünyanın her köşesine yayılmaya başladı. Peki, siz, Smithfields’in adının bu son domuz gribi pendemiği ile birlikte yerli medyada hiç zikredildiğini (Yeni Şafak’daki kısa yazı dışında) gördünüz mü? Maalesef, hayır. Sanki, bir gizli el şirketi gözlerden saklıyor. Google yoluyla yaptığım hızlı bir araştırma sonucu bir sitede rastladığım 2007 tarihli şu haber ilginç: “ Yetkililer 5 Ağustos Pazar günü yaptıkları açıklamada, Romanya'nın batısındaki Timis ilçesinde ABD merkezli Smithfield[s] şirketine ait yaklaşık 20 bin domuzun, bölgede domuz gribi teşhis edilmesi sonrasında itlaf edileceğini bildirdiler. Salgın nedeniyle bölge karantina altına alındı. Birkaç hafta önce, aynı çiftlikte yaklaşık 3 bin 500 domuz ölmüştü. Yetkililer, aşırı sıcak havanın şiddetlendirdiği bakteriyel bir hastalığı sorumlu tutuyorlar.” Şeceresi sağlam değil bu şirketin; bayağı sabıkalı. Sermayenin kısa dönem çıkarları ile insanlığın geleceğinin bağdaşık olmadığını kavramamız için, umalım da salgın hastalıklardan kırılmamız gerekmesin. Bu gidişatın hayırlı olmadığı sinyalleri her yerde. Topluca davranmaktan, geleceğimize başkalarının karar vermesine izin vermemekten başka çare yok.

25 Nisan 2009

İstihdam Paketini Radikalleştirelim…

Tam dört yıl önce, 23 Nisan 2005’de Radikal İki’ye işsizlik üzerine yazdığım bir yazıya John Maynard Keynes’den bir alıntıyla başlamıştım (radikal.com.tr/ek_haber.php?ek=r2&haberno=4375). Tekrarlamakta yarar var: "Tutucular insanların tümünün istihdam edilmesini önleyen bir doğa yasası olduğuna inanırlar; insanların istihdamı için çabanın gereksiz olduğunun ve finansal sağlık bakımından nüfusun yüzde onunun âtıl kalmasının iddia edilmesi, inanılması imkânsız, yani, olsa olsa kafası yıllar boyunca saçmalıklarla doldurulmuşların benimseyebileceği bir şey..." (Essays in Persuasion) Alıntıyı tekrarlama gerekçem, bu yazının da işsizlik üzerine olması ve dört yıl önceki yazımda da dile getirdiğim Arjantin’deki Plan Jefes de Hogar programının (Hanehalkı Reisleri Planı) Türkiye’nin gündemine girmesi gereği. Kaldı ki, bu hafta “Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Faruk Çelik, istihdama katkı amacıyla geçici iş yaratma, mesleki eğitim ve işsizlik ödeneğine hak kazananların işini kaybetmeleri halinde primlerinin İŞKUR tarafından ödenmesini içeren bir çalışma yaptıklarını söyledi.” (Radikal, 23 Nisan). Hemen akabinde, Çelik’in söz ettiği çalışmanın Keynesçi olup olmadığı şeklinde, bence oldukça manasız bir tartışma başladı. Olsa ne olur, olmasa ne olur? Önerilen bir politikanın o kutuda, ya da bir başka kutuda olması niye önemli olsun ki? Yaftalarla, etiketle konuşmayı bırakmamız gerekiyor. Keynes’in Genel Teori’si dışında hiç bir kitabının dilimize çevrilmediği malum. Genel Teori’nin kapağını bile görmeden haldır haldır iktisatçı yetiştirirken bu tür sınıflandırmalara gösterilen özel ilgi, bence zihni gelişmemişliğimizin bir göstergesi. Yukardaki alıntıyla, en azından Keynes’in kendisinin tam istihdamdan yana olduğunu ve “finansal sağlık”tan dem vurarak işsizlik savunusu yapanları “kafası yıllar boyunca saçmalıklarla doldurulmuşlar” diye nitelediğini öğrenmiş olduk. Çelik’in sözünü ettiği çalışmanın özü devletin işsizleri işe alması. Ayrıntıları, tam muhtevası anladığım kadarıyla önümüzdeki günlerde Bakanlar Kurulu’nda belirlenecek. Elimizdeki ipuçları, bu istihdam paketinin kapsamı, asgari ücret bazında oluşu ve geçiciliği bakımından son derece yetersiz olduğunu sezdirtiyor. Hatta, paketin lafta kalma ihtimalinin yüksek, göstermelik, samimiyetsiz olduğu bile iddia edilebilir. Zaten, ilk ağızda bizim cenahtan gelen eleştiriler de o minval üzere. Ben, bu paketin ilkesel düzeyde desteklenmesinden, muhtevası ve kapsamı belli olduğunda da yapıcı eleştiriler getirilmesinden yanayım. Sermaye çevrelerinin, tutucu iktisatçıların, hatta IMF’nin karşı çıkışlarını göğüslemek de bize düşüyor. Bunu da, özellikle Arjantin’in bu alandaki başarılarını tanıtarak, bir yandan devletin nihai işveren mercii olmasından daha tabii bir şey olmadığını vurgularken, öte yandan da piyasacılığın meşruiyetini sarsacak biçimde yapmamız gerekiyor. Piyasacı karşı çıkışlar başladı bile, kanıksadığımız argüman yine sahnede: bu planın finansmanı nasıl sağlanacakmış, bütçe açığını bu ekonomi kaldıramazmış, v.s. Her attıkları adımda maliyet-fayda hesabı yapanların işsizlik sözkonusu olduğunda sanki dilleri tutuluyor. Maliyetin neresinden başlamalı? İşsizliğin maliyetinin başında insan haysiyetinin ayaklar altına alınışı, dramı, ızdırabı gelir. Kitabi iktisat anlayışı, çoluğunu çocuğunu geçindiremeyen, kapı kapı iş dilenmek zorunda kalan, haysiyetinin sıfırlandığını iliklerine kadar yaşayan insanların maliyetini hesaplamaktan acizdir. İşsizlik yüzünden kaybedilen üretim, gelir v.s. de cabası. Devletin işsizlere, piyasayı, özel sektörü atlayarak, doğrudan istihdam sağlamaya çalışmasının faydalarına değinmeyi bile abesle iştigal sayıyorum. Şu kadarını söyleyeyim; devletin istihdamı özellikle üretici faaliyetlerde olduğu sürece sadece çalışanlara gelir ve geçinme imkanı sağlamakla kalmayacak, ayrıca ekonominin bütününü de çarpan etkisiyle canlandıracaktır. Bu paketin takipçisi olalım, içeriğini radikalleştirelim, dudak bükmeyelim.

18 Nisan 2009


Muz Cumhuriyeti’nden Haberler…

Karayiplerdeki bir adadan, Afrika’daki küçük bir ülkeden bahsetmiyorum. Haberler, bir hesaplama şekline göre dünya ekonomisinin %20’sine, bir başka hesaplama şekline göre ise %25’ine tekabül eden Amerika Birleşik Devletleri’nden. Rengimiz belli olduğu, aşırı kaçtığı için muz cumhuriyeti benzetmesini bizim gibilerin abartılı diline verecekler çıkacaktır. Yanılıyorlar; bu kez ABD’ni muz cumhuriyetine benzeten öbür saftan. Hem de kim biliyor musunuz? Daha önce bizim gibi ülkelere muz cumhuriyeti yaftasını kolayca yakıştıran IMF’li bir iktisatçı. Sıradan bir IMF mensubu da değil: 2007-2008 dönemindeki baş iktisatçı Simon Johnson! Johnson, ünlü Atlantic dergisinin son sayısındaki “Sessiz Darbe” yazısında ABD’nin ahvalini değerlendirdiği kısma “muz cumhuriyeti olurken” ara başlığını uygun görmüş. Aslında yazının bütünü bir tür günah çıkarma yazısı. Johnson da, ya aklı başına sonradan gelenlerden, ya da Alan Greenspan misali ortalığı mahvettikten sonra “bütün inandıklarım yanlışmış” diyebilen tiplerden. Açıkçası, işin o yanı beni ilgilendirmiyor. Bir tür itiraf sayılabilecek değerlendirmelerini önemli buluyorum. Sık sık vurguladığımız bir olgunun sahibinin sesi tarafından kabul edilmesi ve durumun vehametinin altının çizilmesi bence kayda değer. 1970’lerin başında sermaye üretim alanlarını yeterince kârlı bulmayınca, atanmış siyasiler (Reagan, Thatcher) üretim dışı sektörleri (finans ve ticaret) deregülasyonlarla v.b kurumsal, yasal düzenleme değişiklikleriyle cazip hale getirdiler. Ve sermayeye uzunca bir süre gün doğdu. Sanayi gibi, inşaat gibi üretim sektörlerindeki kârlılığın çok üstünde kârlılıklarla vur patlasın çal oynasın bugünlere gelindi. Sonra, gün geldi üretim sektörü şişmiş finans sektörünü taşıyamadı, üretimsiz zahiri büyümenin sınırlarına dayanıldı. Son Büyük Buhran başladı! Johnson, üretim-üretim dışı sektör ilişkisini Marksistçe kurmuyor tabii. Ama finans sektörünün orantısız şişmesini ve oligarşik sultasını tesis edişini görüyor ve gösteriyor. Yazısından aldığım iki şekil hem bu durumu hem de ileride neler olabileceğini aksettiriyor.

Finans Sektörünün Kârının Toplam Kâr İçindeki Payı

Yukardaki şekilde 1970’lerin sonunda finans sektörünün toplam kâr içindeki payı %10’larda iken 2000’li yılların ortasında nerdeyse %45’ler seviyesine yükseldiğini görüyoruz. İlanihaye sürecek değil ya, son iki yıldır hep bahsettiğimiz nedenlerle düşüşe geçmiş durumda.

Finans Sektöründeki Ücretin Genel Ortalama Ücrete Oranı

Bu şekilde de finans sektörünün imtiyazlı bir biçimde şişirilmesinden önce, sektördeki ortalama ücretin ekonominin genel ücret ortalaması seviyesinde olduğunu, hayali kârlılığın patlaması ile ücretlerin ortalamanın neredeyse iki katına yaklaştığını görüyoruz. İlginç olan bu durumun kriz başladıktan sonra da yönünü değiştirmeksizin devam etmesi. İşte bu noktada Simon Johnson’ın bile artık tespit ve teslim etmek zorunda kaldığı finansal oligarşinin hakimiyeti meselesi ortaya çıkıyor. Muz cumhuriyeti benzetmesinin nedeni olarak. Obama’nın etrafını da tıpkı Bush’ların ve Clinton’ın olduğu gibi Wall Street’e, finans sektörüne göbeğinden bağlı çok bilmişler kuşatmış vaziyette. Aldıkları riskleri, ahlaksızlık seviyesindeki yüksek maaşlarını, ikramiyelerini halka ödetmek için her türlü akrobasiye devamda kararlılar. Bu son değerlendirmemi 16 Nisan’da Joseph Stiglitz’in de bir mülakatında benzer bir biçimde dile getirdiğini farkettim. Benden de kötümser Stiglitz: Obama’yı kuşatan iktisatçılar için “bu adamlar ya ne yaptıklarını bilmiyorlar ya da Wall Street’i temsil ediyorlar” dedikten sonra, “bu gidişle, bankalara doğrudan el konmazsa finans sektörü altı ay içinde çöker” buyurmuş. Oradan gelen son haberler böyle.

11 Nisan 2009

Büyük Resesyon? Yarım Depresyon?

Yaşanan krizin, emlak sektöründeki batık kredilerden, finans piyasasındaki denetimsizlikten değil, kapitalizmin yapısal özelliklerinden kaynaklandığı ve 1970’lerin başından bu yana gözlemlenebileceği defalarca söylendi, yazıldı, çizildi (bkz. http://web.me.com/eatonak/page0/page23/page23.html). Dolayısıyla, bu konuya, en azından bu yazıda tekrar girmek niyetinde değilim. Kriz tartışmalarının, popüler medyaya da yansıyan bir başka boyutuna değinmek istiyorum. O da, krizin derinliği, ciddiyeti ve bu meyanda yapılan karşılaştırmalar. Ki, bu karşılaştırmalar yelpazesi, bir ucunda egemen iktisat anlayışının göreli serinkanlı unsurlarının (Krugman misali), öbür ucunda ise, Mehmet Şimşek türü piyasacı siyasetin pembe gözlüğünü takmış, tahsili kifayetsiz unsurların yer aldığı hayli geniş bir alan. Önce Erdoğan, ardından Şimşek diğer ülkelerdeki düşüşlerle Türkiye’ninkileri karşılaştırarak garip sonuçlar çıkarmaya çalıştılar. Kaba saba, ciddiye almaya bile değecek nitelikte değildi bu karşılaştırmalar. Ne krizin küresel niteliğini, ne de nedenlerini, bırakın kavramış olmanın, sezmiş olmanın bile emarelerini göremedik bu politize yorumlarda. Fakat, akademik iktisatçıların da bulaştığı yaşadıklarımızın, ne denli Büyük Depresyon’a benzediği tartışması epeydir sürüyor. Bizde de ara sıra günümüz krizinin 1929-33 sürecine benzerliği, benzemezliği gündeme geliyor, tartışma yaratıyor. Bu bağlamda, ilkin New York Times köşe yazarı Nobelli iktisatçı Paul Krugman’a kulak verelim. Sanayi üretiminin tepe noktasındaki değerlerden başlayarak 1929 ile günümüz durumunu, tepeyi izleyen aylardaki düşüşler yoluyla karşılaştırmış Krugman (http://krugman.blogs.nytimes.com/2009/03/20/the-great-recession-versus-the-great-depression/). Ve aşağıdaki şekilden de görüleceği üzere sanayi üretimindeki düşüş, son aylarda hızlanmakla birlikte, 1929’daki kadar hızlı olmadığı için, Krugman’ın dili yeni bir Büyük Depresyon içindeyiz demeye varmıyor. “Yarım Depresyon” ya da “Büyük Resesyon” yakıştırmasını tercih etmiş.


Bizim yerli karşılaştırmacılarda, hatta yukarda olduğu gibi Krugman’da da gözlemlediğimiz, günümüz krizinin küresel yaygınlığının ve entegre bir dünyada yaşanıyor oluşunun ihmali. Sadece ABD verilerine dayanarak yapılan karşılaştırmaların verdiği tablo, dünya verilerini kullanarak yapılan karşılaştırmalarda dramatik olarak değişiyor. Tablonun ne denli değiştiğini somutlayabilmek için, bu tür bir karşılaştırmayı iki akademik iktisat tarihçisi olan Barry Eichengreen ve Kevin H. O’Rourke’nin yaptığı bir çalışmadan aktarmak istiyorum. Aşağıdaki şekilde de görüleceği üzere, Barry Eichengreen ve Kevin H. O’Rourke dünya toplam üretiminin tepe değerlerinden başlayarak günümüzü 1929’u izleyen aylardaki durumla karşılaştırmışlar (http://www.voxeu.org/index.php?q=node/3421).


Daha önce belirttiğim gibi dünya verilerine dayanarak yapılan karşılaştırma yaşadıklarımızın, 1929 sonrası ilk 9 ayda yaşananlar kadar, hatta daha derin ve vahim olduğunu açıkça gösteriyor. Dolayısıyla, bizde pek sık yapıldığı veçhile elmalarla armutları karşılaştırmayı, ya da ABD veya Türkiye merkezli karşılaştırmaları terk etmenin zamanı gelmiş gibi gözüküyor. İçinden geçilen ne yarım, ne çeyrek, bayağı bildiğimiz türden bir depresyondur, biline.

4 Nisan 2009

Ahlaksız Teklif: Mortgage

G20 toplantısı bitmiş. 1.1 trilyon dolar taahüdü, IMF aracılığı ile dünya ticaretini canlandırma paketi üzerinde görüş birliği oluşmuş. Obama basın toplantısını yapıyor. Bunlar, yazının geri plan dekoru. Hatta, ara sıra kulağım Obama’nın yaptığı gaflara bile takılıyor: Hindistan başbakanı Dr. Manmohan Singh “zeki ve dürüst” birisi imiş! Gazeteciler arasında İngilizler en can alıcı sorularla öne çıkıyor. Gordon Brown’ın “Washington Uzlaşması bitmiştir” deklarasyonu hakkında Obama’nın ne düşündüğünü, Londra’ya gelirken kafasında olup da, G20’de elde edemediklerinin neler olduğunu soranlar hep İngilizler. Obamanın uslubu ise, özellikle Amerikalı avukatlarda çok gözlemlediğim, ne kokar ne bulaşır, gevşek ve belirsiz bir dille bezeliydi. Eh, kolay iş değil, bir yandan dünyanın başına bunca belayı açan piyasayı savunurken, bir yandan da devlet müdahalesinin gereğinden söz edip, hemen, aman yanlış anlaşılabilir korkusuyla piyasanın, insanlığın refahı için en ideal mekanizma olduğunu aynı cümleye sıkıştırmaya çalışacaksın. Zor iş, o yüzden de, kaş yapayım derken göz çıkarmak mümkün. Ama, ben eminim, gazetelerimiz, televizyonlarımız bol bol G20’nin başarısına, Obama’nın sevimli performansına yer verecek, o iflah olmaz pembe gözlüklü tasallutları ile hepimizi muzdarip edeceklerdir. Geçenlerde, David Harvey, kapitalizmin krizlerini, sistemin irrasyonel rasyonelleştiricileri olarak niteliyordu. Bence, G20, önde gelen politikacılar da bu irrasyonelliğin meşruiyetini sağlamaya çabalayan mütevelli heyet! Ne ABD’nde uygulanan paketlerden, ne G20’den çıkan taahütten, ne de AKP’nin teşebbüslerinden medet ummayın. Teşhis yanlış, ilaç yanlış; ayrıca ahlaki açıdan da yapılanlar ayıp. Tamamı sistemin restorasyonuna dönük. Krizin nedenleri üzerine bu köşede çok yazıp çizdiğim için ahlak konusuna değinmek istiyorum. Bankerler, yatırım bankacıları grup olarak deregülasyonun nimetlerini sonuna kadar zorlayıp, 1’e 30’a varan kredi manivelaları ile alınmayacak riskleri alanlar değil mi? Peki, özellikle ABD hükümetinin geçirdiği paketlerle kurtarılmak istenen ne? Yine bu adamların kayıpları. Aynı grubun kaymak tabakasının kendi kendini muazzam ‘başarı prim’leriyle mükafatlandırması da cabası. Bu arada mortgage kontratlarıyla elleri kolları bağlanmış, boğazına kadar borç batağında, ya işini kaybetmiş ya da kaybetmek üzere milyonlarca ailenin evlerine el koyan da, yöneticilerine kıyak geçen aynı bankalar. Eğer halkın çektiklerine, ızdırabına deva olmak isteyen bir yönetim olsa idi, bu elkonan evleri bankacı akbabalara terketmezdi. Bankaların saldırısına karşı korumaya alırdı. Ya borçları ertelerdi, aylık ödemeleri düşürürdü, hatta kamulaştırırdı. Ve bu ev sahibi olma fetişinin de yıkılmasına katkıda bulunup, hayırlı bir iş yapmış olurdu. Mortgage fikri 1930’larda ABD Temsilciler Meclisi’nde tartışılırken birileri bu yolla dar gelirlileri, işçileri ev sahibi edindirmenin faziletleri üzerine kafa yormaktaydı. Ne diyorlardı biliyor musunuz? Mortgage yolu ile 30 yıl borçlandırma 30 yıl grevsizleştirme demektir! Mortgage sistemini, işçileri düzenin esiri yapıp, pasifleştirmenin yöntemi olarak görenler az değildi. Düşünün, gözünüzü açıyorsunuz, idealiniz özel mülkiyetinizdeki ev, okullarda, reklamlarda, sağınızda solunuzda hep aynı fetiş. İş bulur bulmaz, imzaları basıp 30 yıl, her ay, bankaya, sonunda aldığınız kredinin 2-3-4 misline varacak miktarda borçlanıyorsunuz. Hayatınız sizin için tasarlanmıştır; buyurun bankanın evine, uslu uslu çalışın emekli olana kadar! Hafta sonları greve gitmeyi unutmayın.

28 Mart 2009


“Bankerleri Yiyin!”

İngiliz gazetesi Guardian’ın yalancısıyım. Aşağıda, boynuna astığı “Bankerleri Yiyin” yaftasıyla fotoğrafını gördüğünüz Profesör Chris Knight 1989’dan beri ders verdiği Doğu Londra Üniversitesi’ndeki (University of East London) işinden atılmış. Suçu da halkı isyana teşvik.

Bugün akşam saatlerinde, önümüzdeki hafta Londra’da toplanacak G20 aleyhine gösteriler başlıyor. G20’nin adı bile faul. İlk ağızda, 20 zengin ülke topluluğu sanılan ve hatta medyada da sık sık böyle adlandırılan bu grup, aslında 19 ülkeden müteşekkil. 20. üye ise ülke olması suya düşen AB. O da dönem başkanı ve AB Merkez Bankası başkanınca temsil ediliyor. Muhasebe sistemlerinde bile en kaba yanlış addedilen mükerrer sayım, G20’de, hele AB sözkonusu olduğunda meşruiyet kazanabiliyor. Öyle ya, İngiltere, Almanya, Fransa, İtalya varken, AB’yi ayrıca katmak niye? G20 bir müzakere ortamı. Karar alıp, uygulama kapasitesi sıfır. Londra’nın şık otellerinde, yaşadığımız derin buhranın sorumluları, nedenlerini ve derinliğini kavrayamadıkları çöküntüye ilişkin görüş teatisinde bulunacaklar. Kimileri, hiç bir şey olmamış gibi davranmaya razı değil; haykırmaya, isyan etmeye kararlı. Profesör Knight ve bir kaç arkadaşının yarattığı G20 Meltdown (g-20meltdown.org/node/1) türü birçok web sitesi aracılığıyla epeyce bir süredir G20 toplantısına karşı hareketler planlanıyor. Böyle-gelmiş-böyle-giderciler itidal telkin ede dursunlar, sisteme, çöküntünün sorumlularına kızgınlığın alabileceği biçimlerin herkesi şaşırtacağını tahmin ediyorum. Bu tahminimi besleyen bazı gelişmeler geçen hafta ABD’nde yaşandı. Bilindiği üzere, dünyanın en büyük sigorta şirketi AIG, varlığı meçhul, ne idüğü belirsiz, ama adı havalı, içi boş bir dizi ‘finansal enstrüman’ı sigortaladığı için batmak üzereydi. Ve de ABD hükümeti 200 milyar dolara yakın bir paketle bu şirketin yüzde 80’inini devletleştirerek AIG’nin batmasını önlemişti. O zaman da Amerikalıları çok kızdıran bu müdahale geçtiğimiz haftalarda ortaya dökülenlerle insanları adeta çıldırttı. AIG’nin devletten aldığı paranın 93 milyar dolarını, risklerini AIG’ye sigortalatmış Goldman Sachs v.b. finans şirketlerine ödemesinin yanı sıra, AIG iflasından en çok sorumlu olması gereken Finansal Ürünler bölümünün çalışanları dahil olmak üzere bir çok üst düzey yöneticiye de inanılmaz düzeyde prim ödediği anlaşıldı. Hem de AIG’nin bu Finansal Ürünler bölümünün 377 kişilik kadrosuna son 7 yılda 3.5 milyar dolar tutarında prim --yani adam başı 9 milyon dolar-- ödendiği bilinirken. Ve AIG, 2008’in son üç ayındaki 61.7 milyar dolar zararla ABD tarihinin en büyük zararına sahip şirket ünvanına eriştiği anda Finansal Ürünler bölümünden Jake DeSantis New York Times’a gönderdiği bir mektupla istifa ettiğini açıkladı. İstifa gerekçelerinin başında da, kendine söz verilen primleri “dangalak ve kızgın ayak takımının” taleplerine boyun eğildiği için alamadığını belirtmiş. Sizi bilemem, ama bana, aç gözlü DeSantis benzeri bankerlere hak vermek yerine, “kızgın ayak takımı” ile birlikte “Eat the Bankers” diye bağırıp çağırmak hep daha cazip gelmiştir.



21 Mart 2009

Paketini Al da Git!

Paketlerden geçilmiyor. Derinleşen ekonomik buhran karşısında hem siyasiler hem de onların akıl hocaları düzen iktisatçıları tam bir şaşkınlık içindeler. Sistemin temellerini çatırdatan çöküşler, buharlaşan servetler, kamulaştırmalar bir panik havası yaratmış vaziyette. ABD’nde de bu böyle, Türkiye’de de. İşsizlik hızla artıyor, üretim düşüyor, kredi kanalları tıkanmış ve bildik önlemler işe yaramıyor. İşte bu bağlamda hükümetin ekonomiyi canlandırma paketi açıklandı. Paketin esas ekseni geçici vergi indirimlerinden oluşuyor. Tüketici açısından ister konut olsun, ister otomobil, alış veriş sırasında ödenen vergi o metaın fiyatının bir parçası olarak algılanır. Dolayısıyla vergi indirimi tüketiciye fiyatta bir azalma olarak gözükür. Ders kitaplarında yazdığı kadarıyla, fiyatı düşen mal ve hizmetin talep miktarının da artması gerekir. Demek ki, bizim AKP paketi talep artışını hedefliyor. Vergileri azaltarak tüketicinin coşacağını umuyor. Bu beklentinin boşa çıkacağı kesin. Niye boşa çıkacaktır? Beklentinin boşa çıkmasından tam olarak ne kastediyoruz? Açıklamaya çalışalım. Vergi indiriminin, dolayısıyla fiyat azalması algısının yaratılmaya çalışıldığı alanlar, lüks meta sayılabilecek mal piyasalarıdır. Otomobil, 150 metrekare üstü konutlar, beyaz eşya v.s. Geliri, işi, birikmiş parası olan, “kriz beni nasılsa vurmaz” diyen birileri paketin beklentilerine cevap verecektir. Zaten, sözkonusu piyasalardan gelen ilk haberler de bu doğrultudadır. Beklentinin boşa çıkmasından kasit, bizatihi bu canlanmanın kendisi, daha doğrusu miktarının cüzi oluşudur. Çoğunluk tedirgin; geleceğinden, işinden, aşından emin olmadığı için bu paketi ciddiye almayacak, harcamalarını arttırmayacaktır. Bir miktar talep canlanması olduğuna göre paketin boşa çıkmasından nasıl söz edebiliriz? Sorunun can alıcı yanı da burada. Krizin nedeni tüketim eksikliği değil ki, talep canlanması çözüm olsun. Krizin sonuçlarından sadece birine odaklanan bir paket krizin nedenini ortadan kaldırabilir mi? Tabii ki kaldıramaz. Defalarca vurguladığımız gibi krizin nedeni yatırımların durmasıdır. Yatırımların durması da işsizlik yaratmaktadır. Dolayısıyla, yatırım kararlarını veren şirket sahiplerini, yöneticileri yatırımdan alıkoyan esas faktörün ne olduğunu tespit etmek gerekir. Bu faktör de kapitalizmin tanımsal özelliği olan, sermayenin kârlılık, hem de yüksek kârlılık beklentisidir. Hem kârlılığı gerçekleştirmek hem de yatırımları finanse edecek kredi bulmak giderek daha da zorlaşmaktadır. Bizzat bu gerçekliğin görülmesi krizle mücadele eden bir paketin asli unsurlarının neler olması gerektiğini bize sezdirtir. En başta, sermaye sahiplerini düşük kârlılığa razı etmek, gerekirse zorlayıcı yaptırımlar getirmek gelir. Yatırım eksikliğinin ilk ve en yakıcı sonucu yaygın işsizliktir. Bu sorunun çözümünü, ne kadar denetim altına alınırsa alınsın özel sermayenin yatırım kararlarına bırakmamak gerekir. Devletin alt yapıya, toplumsal hizmetlerin yaygınlaştırılmasına dönük yatırımlarını hızla arttırarak istihdam yaratması şarttır. Bu yatırımların finansman kaynağı ciddi bir servet vergisi uygulaması ve kamunun dış borçlarının ertelenmesi ile yaratılabilir. Kaldı ki, üretken yatırım ve istihdamın bütçe açığı vererek finanse edilmesi de mümkündür. Denetim altına alınmış, yatırım yapmaya istekli, düşük kârlılığı kabul etmiş olsa bile özel sektor sermayedarları kredi bulmakta zorlanacaktır. Hem bu gerekçe ile hem de spekülatif, asalak kârlılığın beşiği olduğu için finans sektörünün kamulaştırılması ana hatlarını belirttiğim paketin vazgeçilmez bir unsurudur. “Bu ne hayal dünyası, böylesi bir paketle kapitalist ekonominin tekrar sıhhatine kavuşturulması nasıl düşünülebilir” diyenleri görür gibiyim. Doğru. Ama, krizle baş etmekten benim anladığımın, kapitalizmin sıhhatine kavuşturulması veya restorasyonu olduğunu kim söyledi. Herkesin hedefi kendine.

14 Mart 2009

Wallerstein İstanbul’daydı….

Immanuel Wallerstein kapitalist dünya sistemi perspektifinin önde gelen teorisyeni. Wallerstein, beklenmedik bir biçimde, oldukça genç yaşta kaybettiğimiz eski öğrencisi Faruk Tabak’ın anısına geçen hafta sonu İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde düzenlenen anma toplantısının açılış konuşmasını yaptı. Konu, olması gereken konu idi: bu kriz nereden çıktı, nereye gidiyoruz? Wallerstein’i son yıllarda izleyenlerin bildiği temaları içeren bir konuşma idi bu. İlkin, nedenleri üzerinde durdu krizin. Ardından da, geleceğe ilişkin spekülasyonlarını aktardı. Konuşma başladıktan bir süre sonra izleyicilere şöyle bir baktım. Wallerstein’in “bu iş [bildiğimiz kapitalizm, yani] bitti” vurgusu salonun yarısını tedirgin etmiş gibiydi. Nitekim, toplantının akabinde konuşma fırsatı bulduğum üç okumuş yazmış dostum da, konuşmayı genel hatlarıyla beğenmelerine rağmen, kapitalizmin sonuna gelindiği vurgusunu beğenmemişlerdi. Kafaları yatmamıştı bu yoruma. Şimdiye kadar düşen kalkan, toparlanan da kapitalizm değil miydi? Dolayısıyla, bundan sonra toparlanamayacağını söylemek biraz uçukluk olmuyor muydu? Konumuz, herkesin kapitalizmin bekasına inanç derecesini ölçmek değil tabii. Benim tartışmak istediğim, Wallerstein’in görüşünün gerekçeleri. Bunlar da ikili. İlki, yani politik ve ekonomik hegemonya boşluğu. ABD’nin hegemonik gücü azalırken, onun yerini şu anda almış olan başka bir gücün olmayışı sistemi kırılganlaştırıyor. Bu alanın yeni aday ülkesi kim olabilir diye sorulduğunda da, Wallerstein Japonya, Çin ve Güney Kore belki ilerde olabilir demekle yetindi. Bildiğimiz kapitalizmin sonuna geldiğimizi gerekçelendirirken Wallerstein’in ikinci ve sanırım daha önemli gördüğü referansı kapitalizmin uzun dönem dalgalanmaları. Rus istatistikçi Nikolai Dmitrievich Kondratieff’in 1920’lerde fiyat ve üretim dalgalanmalarına ilişkin verilere dayanarak yaptığı tahliller ve daha sonraki katkılar Wallerstein’in görüşünün teorik geri planını oluşturuyor. 50-60 yıllık, A aşamasında yükselen, B aşamasında sönümlenen bir dalgalanmanın tekrarlandığı varsayılıyor uzun dalga teorisyenlerince. Wallerstein de bu görüşe katılmakla kalmıyor, ayrıca epeydir son dalganın uzatmalı B aşaması içinde olduğumuzu iddia ediyor. Hem hegemonik ülke boşluğundan hem de ekonomik yapısal değişimler yüzünden bu son B aşamasından çıkarak, kapitalizmin yoluna tekrar devamı olanaksız gözüküyor Wallerstein’a. Şahsen bu görüşe benim bir itirazım yok. Ama uzun dalgaların neyin dalgası olduğu ve bu inen binen değişkenin (değişkenlerin ya da) nasıl olup da kapitalizmin kendini yeniden üretiminin önünü tıkadığını açıklamak gerekiyor. Wallerstein’e, bazı Marksistlerin ortalama kar oranları değişkenini kullandıkları hatırlatılarak, kendisinin, bu dalgalanmaları ampirik olarak gözlemlerken kullandığı kategorinin ne olduğu soruldu. Cevabı hiç de tatmin edici değildi. Petrol fiyatları, tahıl fiyatları, üretim maliyetlerinin yükselmesi v.s. gibi unsurlardan bahsetmekle yetindi. Benim edindiğim izlenim, mesela E. Mandel ve A. Shaikh arasında geçen tartışmaya nüfuz etmediği veya önemli görmediği şeklinde. Oysa o tartışma, Marx’ın uzun dönem azalma eğilimi gösteren karlılık tezi ile, kar kitlesi değişimlerini uzun dalga teorisi bağlamında yeniden değerlendiren çok önemli katkıları içermektedir. Ve bence kapitalizmin ritimlerine merak salanların hesaplaşmaları gereken bir alandır. Bir yere varmak isteyenlerin, nerede olduklarını iyice bilmek istemelerinden daha doğal ne olabilir?

7 Mart 2009


Sosyalist Ekonomi

Sosyalist ekonominin gerçekleştirilemezliği nerdeyse sosyalist ekonomi deneyiminin birinci gününden itibaren karşı cenahın gündemindedir. Sovyetler Birliği’nin yıkılışı ile ortaya çıkan, argümanların yeniliği değil, ‘biz demedik mi’ böbürlenmesidir. Böbürlenmek, tanımı gereği, övünerek kabarmak, üstünlük taslamaktır ve çoğu kez maddi mesnetten yoksundur. Sosyalist ekonominin gerçekleştirilemezliğine ilişkin önemli tezlerden biri, ‘sosyalist hesaplama’ diye bilinen ve 1920’lerde, 1930’larda yaşanmış tartışmaya dayanır. Orjinal iddianın sahibi Avusturya iktisat ekolünün önde gelen isimlerinden Ludwig von Misses’dir. Misses’e göre, para aracılığıyla mübadelenin, dolayısıyla piyasa fiyatlarının bulunmadığı ideal sosyalizmde rasyonel bir tarzda üretimin sürdürülebilmesi için gerekli objektif değer birimi muhtemelen emektir. Misses devamla, hem David Ricardo’da hem Marx’ta değerin kaynağı olarak görülen emeğin, iki bakımdan kullanışsız olduğunu belirtir. İlk neden, emek değer teorisinin doğal kaynak maliyetini değer hesaplamalarına katış şekline ilişkindir. Doğal kaynakların değerlerinin de, tıpkı diğer sabit sermaye unsurları gibi, üretimleri için gerekli toplumsal emek zaman tarafından belirlenişi Misses tarafından sorunlu görülmüştür. İkinci neden de, homojen olmayan emeğin değer birimi olarak kullanımının olanaksızlığıdır. Daha sonra, Hayek tarafından da benimsenen bu görüşler 80 yıldır tartışılmaktadır. Marksistler bu eleştirilere değişik perspektiflerden cevap vermişlerdir. Benim katıldığım en kapsamlı son dönem cevap Allin Cottrell ve W. Paul Cockshott’ınkidir (http://ricardo.ecn.wfu.edu/~cottrell/socialism_book/calculation_debate.pdf). Bu kısa yazıda Misses ve Hayek’in sözkonusu görüşlerinin teorik eleştirisine girmek yerine, 1930’lardan sonra hızla gelişen bilgisayar teknolojisinin bu eski tartışmanın sonuçlarını ne yönde değiştirdiğine değinmek istiyorum. Eski ‘sosyalist hesaplama’ tartışmasından esinlenerek geliştirilen sosyalizmin gerçekleştirilemezliğine ilişkin ‘yeni’ tezlerin sık sık tekrarladığı bir eleştiri şudur: Kompleks, çok ürünlü bir ekonominin (Alec Nove, 1980’li yıllarda Sovyet ekonomisinde 10 milyon dolaylarında farklı ürün olduğunu belirtir) merkezi planlaması muazzam sayıda bilgiyi işleyebilecek hızlı hesaplama imkanlarını gerektirir. Bu imkanlar da mevcut olmadığı ve hesaplamalar yıllarca süreceği için, yani teknik nedenlerle de planlama terkedilmelidir. Yerine, plan hesaplamasını gerektirmeyen, kaynak tahsisini piyasa fiyatları aracılığıyla yapan, bu anlamda daha gerçekleştirilebilir olan piyasa sosyalizmi gibi bir model tercih edilmelidir. Bu teknik imkansızlık eleştirisi Türkiye’deki popüler tartışmalarda Taha Akyol tarafından da dile getirilmiştir. Bilindiği gibi, piyasa sosyalizminin popüler savunucuları da yerli medyada mevcuttur (Nabi Yağcı v.b). Mesela, Taha Akyol, “…hepsi birbirinin girdisini oluşturan milyarlarca birimin fiyatını hesaplamak imkânsızdı…” diyerek, sosyalist ekonominin bugün için de olanaksız olduğunu kanıtlamaya çalışmaktadır. Oysa, bu köprünün altından çok sular akmıştır. Yukarda belirttiğim Allin Cottrell ve W. Paul Cockshott’ın yazısında, 10 milyon ürünlü bir ekonominin planlama bilgilerini işlemenin 1.5 milyon yıl alabileceği tahmininin, sözkonusu eleştirilerin dayanağı olduğu belirtilir. Ama, hemen ardından, hem de 15 yıl öncesinin algoritmik teknikleri ve süper bilgisayar imkanlarının kullanımı ile aynı işlemin ilkin 1.5 yıla, girdi-çıktı tablolarının yapısını modifiye ederek de 17 dakikaya nasıl indirilebileceği gösterilir. Yani değişen dünyanın teknik araçları sosyalizmi daha gerçekleştirilebilir yapmıştır! Dolayısıyla, planlı sosyalist ekonominin gerçekleştirilemezliğini savunmaya girişenlere tavsiyemiz, teknik hesaplama imkansızlığı argümanını, bundan böyle teknik donanımlarını tazeleyerek yapmaları.

28 Şubat 2009

Üretim Olmayan Üretim

Günümüz egemen iktisat literatüründe ve eğitiminde tedavülden kalkmış, ama Adam Smith’den başlayarak bütün Klasik iktisat ekolünün ve Marx’ın benimsediği bir ayrımı tekrar hatırlamanın çok yararlı olacağını düşünüyorum: Üretim faaliyeti ve üretim dışı ekonomik etkinlikler ve bu faaliyetlerde harcanan üretken ve üretken olmayan emek. Birçok açıdan önemli olan bu ayrımın günümüz depresyonunu açıklamak için de elzem olduğu görüşündeyim. Hatta, kriz olsun olmasın, kapitalizmin seyir dinamiklerinin izlenmesinde, geçirilen yapısal değişimlerin kavranmasında da adeta olmazsa olmaz bir ayrım. Bilindiği üzere kapitalizmin dinamikleri egemen iktisat teorisine dayalı Milli Gelir muhasebe sisteminin ampirik kategorileri ile izlenir. Bunların başında da Gayri Safi Yurt İçi Hasıla (GSYİH) gelir. GSYİH’nın sektörel payları, yatırım, ücret, kâr, v.s. gibi bir dizi diğer ampirik kategori de bu muhasebe sisteminin en temel nicel büyüklükleridir. İktisatçılar bu nicel büyüklüklerin seyrine atıfla ekonominin performansını, yapısını değerlendirirler, siyasetçiler ise yine benzer referanslarla bazen oy, kriz dönemlerinde de bazen feragat isterler. Erdoğan’ın ikide bir kişi başına gelir seviyemiz şöyle arttı, böyle arttı, hedefimiz 10,000 dolar propogandasının dayandığı nicel çerçeve de bu muhasebe sistemidir. Şimdi, gelin GSYİH kategorisindeki ürün anlamında kullanılan ‘hasıla’ sözcüğünün gerçekten üretim faaliyetine tekabül edip etmediğine bakalım. Bunun için bir ölçütümüz olması gerekir. Egemen iktisat anlayışının kullandığı ölçüt şudur: ” Herhangi bir faaliyeti iktisadi üretim faaliyeti olarak tasnif edebilmenin temel ölçütü, bu faaliyetin, piyasa ekonomisinin alım satım ilişkilerine yansıyıp yansımadığıdır.” (Robert Eisner’ın 1988’de Journal of Economic Literature’deki makalesinden, vurgular bana ait). Mantık açık. Herhangi bir faaliyetin sonucunun (hasılasının) piyasaya sürülebilir, alınır satılır oluşu, bizzat sonucu (hasılayı) ürünleştirmekle kalmıyor, aynı zamanda kendisinin de üretim faaliyeti olarak addedilmesine yol açıyor! Ve işte bu tanım, pratikte, GSYİH hesaplamalarında da ticari ve finansal faaliyetlerin üretim faaliyeti olarak kabul edilmesinin kavramsal dayanağını oluşturnaktadır. Başta Marx olmak üzere, Klasik iktisatçıları mezarlarından diriltecek kadar kaba ve saçma bir üretim tanımı (bu arada, yeri gelmişken, dirilen Marx’ın dünyamız hakkında neler düşündüğünü merak edenlere Dostlar Tiyatro’sunda başlayan Marx’ın Dönüşü oyununu tavsiye edeyim). Klasik iktisat perspektifinden, Marxçı terminolojiyle söyleyecek olursak, üretim faaliyeti, kullanım değerlerinin yeni kullanım değerleri yaratımı’nda kullanıldığı (üretken olarak tüketildiği) iktisadi etkinliktir. Bu tanım, Klasiklerin, diğer elzem ekonomik faaliyetleri, yani dağıtım (mal, hizmet, para) ve tüketim (kişisel ve devletçe toplumun idamesine ilişkin) faaliyetlerini önemsemedikleri anlamına gelmez. Tam tersine, dağıtım ve tüketim’in üretimden farklılıklarının, dolayısıyla ekonominin yapısına ve gidişatına etkilerinin farklı olacağının derinden kavranmış olduğuna işaret eder. Bu etkilerin başında da ekonominin büyüme potansiyelinin ekonomik faaliyetlerin, o faaliyetlerde harcanan emek miktarının üretim ve üretim dışı alanlara tahsisine bağlı olduğu gelir. Bir başka şekilde söyleyecek olursak, kapitalist bir ekonomide yatırımlar, dolayısıyla emek tahsisi, göreli olarak üretim dışı (yani ticaret ve finansal) sektörlere daha çok yönelirse büyüme yavaşlar. Hatta, durur ve ekonomi krize, depresyona girer. ABD’nde özellikle 1970’lerden beri yaşanan ve bugünü açıklayan sermaye birikim dinamiklerinin başında sermaye açısından üretim dışının cazibesi gelir. Küçük Amerika Türkiye açısından da durum farklı değildir. Korkut Boratav hocamıza armağan kitaptaki makalemde 1980-2000 arasında GSYİH’nın üretim dışı ve üretim sektörleri arasındaki dağılımına bakmış ve ABD’ndekine benzer bir eğilim olduğunu göstermiştim. (“İktisadi Büyüme Ulusların Zenginliğinin Artması mı Demektir?” İktisat Üzerine Yazılar I, Küresel Düzen: Birikim, Devlet ve Sınıflar (Korkut Boratav’a Armağan). Köse, A. H., Şenses, F., Yeldan, E. İstanbul: İletişim Yayınları. 2003) Bu yakınlarda, yaptığım hesaplamaları 2008’e kadar getirdim. Sonucu, popülerleştirerek aktarayım. 1980’de 1 liralık üretim faaliyeti, 1 liralık ticaret ve finans faaliyetini ayakta tutarken, aynı miktardaki 1 liralık üretim 2000’de 1.4 liralık ve 2008’de de 1.5 liralık ticaret ve finans faaliyetini ayakta tutmaya çalışıyordu. Görülen, hiç kimsenin artık ayakta duracak hali kalmadığıdır!



21 Şubat 2009


İşsizlik Üzerine Saçmalamalar..

Günümüzün en yakıcı sorunu olan işsizlik üzerine Taraf gazetesinden Cemil Ertem’in yazdıklarına bir göz atalım: “İşsizlik rakamları şaşırtıcı değil. Yapısal sorunlara küresel krizin etkisi de eklenince sonuç bu oluyor. … Genç işsiz sayısının da geometrik olarak artması yalnız güncel krizin sonucu olarak gelişmiyor. İşsizlik sorunu hem küresel bir sorun hem de Türkiye gibi ülkelerdeki yapısal sorunlardan ve değişimlerden kaynaklanıyor. … Türkiye’deki işsizlik sorunu çok boyutlu bir sorun. Bu sorunun en önemli boyutu tabii ki genç işsizler. Genç işsizlik maalesef giderek artacak.” (17 Şubat 2009) Okuyucunun aktardığım bu cümlelerden çıkartacağı sonuçlar şudur:

  • == İşsizlik artmıştır; nedenleri Türkiye’ye özgü yapısal sorunlar ve ek olarak küresel krizdir.

  • == Genç işsizlik ortalama işsizlikten daha hızlı hem de geometrik olarak artmıştır.

  • == Genç işsizlik Türkiye’deki işsizlik sorununun en önemli boyutudur, giderek bu artışını sürdürecektir.


İşsizliğin ne kadarının Türkiye’ye özgü yapısal nedenlerden, ne kadarının küresel krize ilişkin nedenlerden kaynaklandığı teorik ve ampirik çalışmalarla kanıtlanabilecek bir konu. Ertem bu çalışmalara vakıf olmalı ki bu konuda kesin görüşlere sahip. Mesela, “… işsizliğin kaynağı dışarıdaki küresel krizden ziyade Türkiye’nin içindedir” diye savurabiliyor!

Benim özellikle üzerinde durmak istediğim, en önemli sorun olarak gördüğü genç işsizlik boyutuna ilişkin görüşleri. Bu boyutun önemli olduğu açık. Ama genç işsizlik olgusunu Türkiye’ye özgü ve okuyucuyu etkileme amacıyla diğer işsizlik göstergelerinden daha hızlı yükseliyormuşçasına geometrik olarak arttığını söylemek doğru değil. Kaldı ki, Ertem’in önerdiği “çözüm” de çözüm olmaktan uzak, piyasacı ve hayalci.

Tek tek eleştirilerimi açayım. Genç işsizlik kapitalizmin yapısal sorunudur. Toplumun istihdam gereksinimini piyasaya, sermayenin inen binen, dönemsel olarak hızlı değişimler geçiren işgücü ihtiyacına terk etmenin doğal sonucu olarak tezahür eder. Gençlerin işsizlikten daha çok etkilenmesi bize özgü yerel bir sorun değil sistemik ve genel bir problemdir. ABD’nin işsizlik oranlarına kabaca göz atmak bile bu gözlemimizi destekler mahiyettedir. Eylül 2008 – Ocak 2009 arası aylık ortalama işsizlik oranları %6.2, %6.6, %6.8, %7.2 ve % 7.6 iken, aynı dönemde aylık genç işsizlik oranları %19.4, %20.7, %20.4, %20.8 ve Ocak 2009 için tekrar %20.8’dir. Yani, genç işsizlik ortalama işsizliğin 3 katıdır. Türkiye’de de en son yayınlanan işsizlik istatistiklerine göre ortalama (genel) işsizlik oranı Kasım 2007’de %10 iken Kasım 2008’de %12.3’e, genç işsizlik oranı ise aynı dönemde %20’den %23.9’a artma göstermiştir. Kapitalizmin yapısal özelliği bizde de tezahür etmiştir, genç işsizlik ortalamanın üzerinde seyretmiştir. Ama, sadece genel işsizlik oranı genç işsizlik oranından daha hızlı artmakla kalmamış, bu iki oran arasındaki fark bakımından da ABD’ndeki farkın gerisinde kalmıştır. Genç işsizlik oranı henüz genel oranın 3 katı olmamıştır!

Gelelim, Ertem’in “çözümüne.” “Türkiye ilkönce Avrupa pazarının talep edeceği nitelikli emeği üretmek zorundadır … Türkiye, demokratikleştikçe işsizliği çözecektir. Çünkü ideolojik bir eğitim yerine, bilimsel gerçeklerle örtüşen dolayısıyla, dünyanın her yerinde iş bulabilecek kalitede insanlar yetiştiren bir eğitim sistemi ancak demokratik bir toplumun başarabileceği bir şey olabilir.” Hedef saçma, o hedefe erişme yolu yordamı ise tam bir ucube.

Ertem’in işsizlik sorununu halleden önerisine göre,

== Türkiye Avrupa piyasalarının talep ettiği nitelikli emek gücünü üreten bir fabrikaya dönüşmeliymiş;

  • == Bunun için de sadece Avrupa’da değil “dünyanın her yerinde iş bulabilecek kalitede insanlar yetiştiren bir eğitim sistemi” uygulanmalıymış.


Yorum gerektirmeyecek kadar saçma bir iddia. Çözmeye çalıştığı sorunu derinleştirmekten başka hiç bir işe yaramayacağını görmek için denemek değil biraz kapitalizmin nasıl işlediği konusunda haberdar olmak yeterli. Ertem’e tavsiyem, bundan sonra Türkiye’ye özgü olduğunu sandığı hastalıklar üzerine iddialı yazılar yazmadan önce en azından “dünyanın her yerinde iş bulabilecek kalitede insanlar”ın beşiği ABD’ndeki duruma 5-10 dakika göz atması.





14 Şubat 2009

Paketle Olmuyor, Düzelmiyor…

Başından beri söylüyoruz, bu kriz bildiğiniz indi-bindilerden değil diye. Yaşananların, kısa dönem, 3-5 yıllık iş çevrimleri ile (business cycle), 3-5 bankanın açgözlülüğünün yol açtığı kısmi finansal çöküntülerle ilişkisi yok. 1970’lerin başından bu yana süren kapitalizmin yapısal krizi ile karşı karşıyayız. Şimdiye kadar refah devletinin ilgasının, uluslararası entegrasyonun ve aşırı finansallaşmanın geçici nimetleri ile kriz eğilimlerinin dışa vurumu ertelenebilmişti. Oysa, ortalık öyle bir yangın yeri ki, kazın ayağının sanıldığı gibi olmadığı bariz. Ve bu gidişat öyle umulmadık unsurlar tarafından sezilmiş gibi ki, insanın duyduklarına inanası gelmiyor. Bilindiği veçhile her tarafı bir paket modası, ekonomik önlem haberleri sarmış vaziyette. Fakat, bırakın soldan eleştirileri, hakim çevrelerin çatlak sesleri, aklı selime daveti bile bizim medyada yeterince yer bulamıyor. Oysa, Financial Times, New York Times okuyucuları paketlerin yetersizliğini, çalışmadığını, çalışamayacağını sezme, okuma imkanına sahip. Yerli gazeteler tam bir sefalet; geriden gelen, sahibinin sesi durumları. Alın şu ABD Senato’sundan da geçen son ekonomik paketi. Genel hava, paketi geçirdik, ne yaptığımızı biliyoruz, duruma hakimiz, krizi düzeltme safhasına girildi. Oysa, durum tam tersi. Yabancı basında tartışılıyor. Bazı eleştirileri aktarayım. ABD’nde Temsilciler Meclisi’ne bağlı bir Bütçe Ofisi vardır. Nispeten bağımsız, teknokratlardan oluşmuş, ekonomik analiz yapan ve vardığı sonuçları sunan bir ekip. Doğrudan hükümete bağlı olmadığı için vardığı sonuçlar kısmen daha objektif ve güvenilirdir. Örneğin, bu son ABD paketine ilişkin, günlerdir, hem paketin boyutunu hem de kompozisyonunu eleştirel bir biçimde değerlendirebilmek için vardığı sonuçları paylaşıyor. Geçen paket ile ABD’nin önümüzdeki 2 yıl boyunca GSYİH’nın %14 azalacağını söyleyen işte Temsilciler Meclisi’ne bağlı bu ekip. Hakim iktisatın parlak çocuğu, Nobelli New York Times köşe yazarı Paul Krugman bas bas bağırıyor. Paketin yetersizliğini dile getirmekle kalmıyor, ağıza alınmayacak laflar ediyor. Geçenlerde, “özel mülkiyet ilüzyonu”nun terkedilmesi gerektiğini bile ağzından kaçırıverdi. Bağlam, finans sektörünün devletleştirilmesi idi. Evet, yanlış duymadınız. Kapitalizmin beşiği ABD’nde bankaların tamamının özel sektörün elinden alınması gündemde; ve bunu dile getirenlerin başında da Nobelli Paul Krugman. Bizim iktisatçı köşe yazarlarımızın, hâlâ kapitalizmin insanlığın gördüğü en başarılı ekonomik düzen olduğunu kanıtlama numaralarını okudukça, “güleriz ağlanacak halimize” demekten başka bir şey gelmiyor elden. Aynı Krugman paketi eleştirirken özellikle Reagancılığın başımıza sardığı bir saçmalık olan, vergi indirimi yolu ile yatırımları, istihdamı arttırma beklentisine de kafadan saldırıyor, tabir caizse. Federal hükümetin eyaletlere yapmayı planladığı ve hemen doğrudan istihdama dönüştürülebilecek yardımın Senato tarafından traşlanmasına karşı çıkıyor. Krugman, kuşa döndürülmüş paketle olabileceğinden 600,000 daha az iş imkânı yaratılacağını tahmin ediyor. Kimilerinin umut kaynağı Obama köşeye sıkışmış vaziyette. Etrafını Wall Street çapulcularıyla kuşatınca olacağı budur. Geçenlerde ABC televizyonundaki mülakatta, yukardakilere benzer eleştiriler hatırlatılarak, finans sektörünün devletleştirilmesi fikrine ilişkin ne düşündüğü soruldu Obama’ya. Cevabı, ABD’nin devletleştirmeye daha sıcak bakan diğer kapitalist ülkelerden “farklı geleneklere” sahip olduğu ve “bu ülkenin esas yatırım kaynağının özel sektör” olduğunun unutulmaması gerektiği şeklindeydi. Koşullar değişir, insanlar umulmadık şeyler yapabilir. Ömrü vefa edenler görecektir.

7 Şubat 2009

Servet ve Gelir Dağılımı

Servet ve gelir farklı şeylerdir. Gelir, belli bir zaman diliminde edinilen paradır. Belirli bir süre içinde (gün, ay, yıl v.s.) size doğru aktığı için iktisadın teknik dilinde akım değişkeni olarak addedilir. En başta gelen gelir tipleri de ücret, maaş, kâr, faiz ve rantdır. Servet ise (bazen varlık veya zenginlik de denmektedir) , yine iktisadın teknik dilinde, stok değişkeni olarak addedilmiştir. Bunun nedeni de, servetin, biriktirilmiş, yani stoklanmış zenginlik olmasındandır. Belli bir anda, adeta o anın fotoğrafı çekilirmişçesine sorulan, “malın, mülkün ne kadar” sorusuna cevap verirken aklımıza gelen her şey servetin parçasıdır: ev, araba, banka hesabı, tahvil, eşya, araç, gereç v.s. Haliyle servet ve gelir ilişkilidir. Harcayamayacağı kadar geliri olan servetini arttırırken, yeterince geliri olmayan (veya gelir imkanını, mesela işini kaybetmiş olan) da eldekini harcayarak servetini azaltır. Aynı şekilde ekonominin genel gidişatı, devlet politikaları ve de en önemlisi sınıf mücadelesi hem gelir hem de servet seyrini etkiler. Daha da ileri gidelim, aynı nedenlerle gelir ve servetin kişiler ve sınıflar arasındaki dağılımının da zaman içinde değişeceğini ekleyelim. Gelirin ve servetin dağılımı önemlidir. Ülke içinde de, uluslararası düzeyde de. Gelir dağılımı adaletsizliği insanların siyasetçileri, ekonomik ve toplumsal düzeni sorgulamalarına yol açabilir. İlginçtir, genellikle sanıldığının aksine, kapitalizmin gelişmişliği ile gelir dağılımı adaleti arasında bir ilişki yoktur. Mesela, ABD’nin ve Türkiye’nin gelir dağılımları, adaletsizlikleri bakımından neredeyse birbirinin aynıdır. Gelir dağılımı adaletini ölçmeye yeltenen bir çok yöntem geliştirilmiştir. Bunlardan biri de Gini katsayısıdır --bu katsayı 0’a yaklaştığında adaletin, 1’e yaklaştığında ise adaletsizliğin tecelli ettiği kabul edilir. Mahfi Eğilmez, Türkiye’nin Gini katsayısının 0.400, ABD’nin ise 0.408 olmasını, katsayılar arasındaki 0.008’lik farka dayanarak “Türkiye'nin gelir dağılımının bozuk olduğunu, buna karşılık ABD'den iyi konumda olduğunu söylememiz mümkün” şeklinde değerlendirmiştir! (Radikal; 03/05/2005) Servet dağılımı çalışmaları, gelir dağılımı üzerine olan araştırmalarla karşılaştırıldığında sayıca az ve kaliteleri bakımından yetersiz olsa da, mevcuttur. Bu alanda Birleşmiş Milletler’in desteklediği yeni bir araştırma bağlamında 150 ülkenin verilerini kullanarak, dünya toplam servetinin %95’inin dağılımını ele alan Dünyada Hanehalkı Servet Dağılımı raporu (2008) özellikle kayda değer bir çalışmadır. Bu rapordaki verilerden çıkan sonuç, dünyanın servet dağılımının, gelir dağılımından daha bozuk olduğu. Bu bozukluk Gini katsayılarına da yansıyor tabii; dünya servet Gini katsayısı 2000 yılı için 0.892, gelir dağılımı için ise (1998 yılı) 0.795. Bu çalışmada Türkiye’nin servet dağılımı verileri tahmin yöntemleriyle hesaplanarak değerlendirmeye katılmış. Yine de sonuçlar ilginç, aktarmaya değer. Örneğin, servet dağılımı adaletsizliğinin ölçüsü olarak sayılabilecek servet Gini katsayısı Türkiye için 0.718. Bu da Türkiye’deki adaletsizliğin dünya ortalaması (0.892) kadar kötü olmadığını gösteriyor. Ama, Çin, Hindistan, Güney Kore, Tayvan, Tayland, Pakistan, Viet Nam ve Bangladeş’le karşılaştırıldığında ise servet dağılımında Türkiye’nin daha adaletsiz olduğu gözüküyor! Bu da demokratikleşme ve ekonomik gelişme ile servet dağılımı arasında da doğrudan bir ilişki kurmanın zor olduğunu ima ediyor. Son yıllarda, özellikle küreselleşme tartışmaları bağlamında gelir ve servet dağılımı, yoksulluk çalışmaları sık sık gündeme geliyor. Tek tek kimi ülkelerde son 20 yıl içinde kısmi düzelmeler gözlemlense bile, özellikle servet dağılımı da dikkate alındığında Kuzey-Güney ülkeleri arasındaki uçurumun giderek açıldığı bariz. Dolayısıyla, çıkartılacak sonuç açık. Demek ki, kapitalizm geliştikçe gelir dağılımını düzeltemediği gibi, servet dağılımını da fazlasıyla bozuyor. Bu yüzden de, vaadlerini gerçekleştiremeyen kapitalizm en derin küresel krizinin göbeğinde debelenirken, kendini aşmanın objektif koşullarını da yaratmış oluyor. Kendi kuyusunu kendi kazıyor.

25 Ocak 2009

Krizle Nereye Gidiyoruz?

Artık yaşanan krizin derinliği ve süresi tartışılmaz oldu.* Devekuşu misali başını kuma gömenlerin dışında, her cenahtan yorumcular derin, farklı ve uzun süreli bir kriz yaşandığını teslim ediyorlar. Şüphesiz nedenlerin teşhisinde muazzam farklılıklar var. Bu sadece yorumcuların Marksistlikleri ile ilgili değil. Sol perspektiften yaklaşanlar arasında da teorik farklılıklar olduğu gibi, ampirik gerçekliğin izlenişinde de tahlillerden çıkartılan sonuçları etkileyecek derecede ciddi ayrımlar var. Bu farklılıklara toptancı yorumları, aşırı iyimserlik ve aşırı kötümserlik eğilimlerinin varlığını da eklersek, ortada kol gezen kriz analizleri yelpazesinin niye bu denli geniş olduğunu anlayabiliriz. Krizin teorik açıklamaları ile önerilen çözümler, hatta sol siyaset arasındaki ilişki konusunu taze bir örnekle somutlayayım. Muhtemelen, genel olarak sol çevrelerde öteden beri hakim yaklaşım olması sebebiyle Türkiye’nin radikal kesimlerinde de yaşadığımız krizi kapitalizmin aşırı birikim dinamikleriyle açıklamak çok yaygın. Genellikle aşırı birikimden ne kastedildiği net bir biçimde ifade edilmiyor. Ama, çokluk ima edilen, aşırı üretim (ki genellikle eksik tüketim anlamında kullanılıyor); bazen, kârlılık azalması da anlatımların bir yerine yerleştirilmiş oluyor. Esas açıklayıcı dinamiğin aşırı birikim olduğundan vazgeçmeksizin, kısmen göreli ücret, kısmen sermayenin organik bileşiminin artışlarına referanslarla bezeli kriz tasvirlerine sık sık rastlıyoruz. Kriz, temelde eksik tüketimle açıklandığında, çözüm olarak da Keynesçi efektif talebi arttıracak iktisat politikaları önermek meşruiyet kazanıyor. Kaldı ki, bu açıklama tarzında kullanılan dil ne denli devrimci retorikle süslenmiş olursa olsun, bir süre sonra bu yoldan kapitalizmin reformlarla dönüştürülmesi siyasetinin de savunulabileceği bir zemin sağlanmış olunuyor. Yakın tarihin de bize gösterdiği üzere, krizler ne denli derin olursa olsun, otomatik bir biçimde kapitalizmi batırmıyor. Kapitalizm insanlığı tahrip ederek ve üretim kapasitesini değersizleştirerek yoluna devam ediyor. Her bir krizin yaşandığı konjonktür diğerinden farklı. Bu farklılığın tezahür ettiği iki alanı krizin etkilerini ve kapitalizmi aşma imkanlarını değerlendirirken özellikle dikkate almamız gerekiyor. İlk ve nispeten az değinilen alan, sermayenin ve devletin krize cevap şekli. Bu cevabı, hem verili coğrafyanın siyasi kültürü hem de krizin vuku buluş şekli belirliyor. Günümüz dünyasında 1930’ların buhranında yaşananlar yaşanmaya başlamadığı gibi, bir günlük ani borsa çöküşleri ve bunların karşısında ne yapacağını bilemeyen kapitalist devletler de yok. İşte Japonya’nın 1990’lar boyunca devam eden sürünmesi ve hala toparlanamaması. Bu tarz, yani sürünerek --ki sürünmenin toplumsal katmanları etkileyişi ülkenin zenginliği ve siyasi kültürü tarafından belirlenecektir—krizi 10 yıllarca yaşamak olasılıklardan biri. İkinci alan ise, solun, daha doğrusu işçi sınıfının örgütlülüğü ve sosyalizmi kurma iştiyak ve enerjisidir. Bu alanda umut verici bir çok gelişme olmasına rağmen, dünya genelinde, büyük kapitalist ülkelerde kapitalizmi aşacak bir örgütlülük potansiyeli maalesef gözükmemektedir. Bununla birlikte, küreselleşme ve onun ideolojik ve kültürel ifadesi olan post-modernizmden, sivil toplumculuğa, liberal akımlara kadar bir çok eğilim hızla itibar kaybetmektedir. Bu açıdan, önümüzdeki yıllar sosyalizmin cazibesini arttırabileceği gibi, barbarca düzenlerin de dayatılma ihtimalini besleyebilecek toplumsal, siyasal ve ekolojik gelişmelere, hatta insanlığı yok edebilecek çılgınlıklara gebedir. Eğer yok edilmezse, insanlığın geleceği, tek tek insanların kendilerini aşan dinamiklerin şuuruyla davranabilen örgütlülüklerinin eseri olacaktır. Yaşadığımız derin kriz, bir yandan bu geleceği tahayyül ederken bir yandan o örgütlülükleri kurma imkanını veriyor. * Bu yazı daha uzun ve teorik bir kriz analizinin son kısmıdır. Yazının tamamı için: web.me.com/eatonak/page0/page23/page23.html

17 Ocak 2009

Mundell’in Piyasacılığı ve İşsizlik

Geçenlerde Bahçeşehir Üniversitesi’nden Seyfettin Gürsel ve Gökçe Uysal Kolaşin, Nobelli iktisatçı Robert A. Mundell ile küresel kriz ve Türkiye'ye etkileri konusunda bir söyleşi yaptılar (ingilizce video ve türkçe/ingilizce metinler için: http://betam.bahcesehir.edu.tr). Bu söyleşideki sorulardan biri şöyle: “…Obama, yüksek gelir grupları için marjinal vergi oranlarının yükseltileceğini ve düşük gelir grupları için düşürüleceğini açıklamıştı. Bunun dışında iki milyon yeni istihdam yaratacılağının [sic], eğitim, alt yapı ve çevre sektörlerinde kamu harcamalarının arttıralacağının [sic] sözünü vermişti. Sizce bu politikalar Amerikan ekonomisinin iyileşme sürecini nasıl etkiler?” Mundell tipik bir Amerikalı ve tutucu bir iktisatçı olarak sermayenin vergilendirmesine öteden beri karşıdır. Nitekim, bu konudaki soruya da Mundell kendisinden beklenen cevabı vererek, Obama’nın da zaten bunu bir seçim kampanyası taktiği olarak dile getirdiğini, aslında bu tür vergilendirmelere gidemeyeceğini söylüyor. Bu görüşünün güvencesi olarak da Obama’nın “…çevresinde buna karşı çıkacak muhafazakar sayılabilecek bir çok danışman[ı]…” gösteriyor. Sorunun diğer kısmına, yani işsizliğin çözümü için yapılabileceklere ilişkin söyledikleri ise şöyle: “2 milyon ekstra istihdam konusuna gelirsek, yeni hükümetin böyle bir şey yapabilmesinin çok zor olduğunu düşünüyorum. Normal şartlar altında istihdam yaratan, ekonominin kendisidir. Artan bir nüfus varken her zaman yeni istihdam yaratılması lazım gelir ve bunu en iyi ekonominin kendisi yapar. Eğer bununla [Obama’nın] kastettiği şey, 4 senelik ilk döneminde (ikinci bir dönemi olmayabilir), 2 milyon yeni iş yaratılacağı ise işsizlik oranını yeterince düşük tutabilmek için 4-6 milyon civarı yeni istihdamın oluşması gerekmektedir, bu da mümkündür ama bunun istihdam yaratımına yönelik planla, programla gerçekleştirilebilmesi imkansız .” İşte tutarlı tutuculuk diye buna denir: Artan bir nüfus varken her zaman yeni istihdam yaratılması lazım gelirmiş ve bunu da en iyi ekonominin kendisi yaparmış. Ayrıca, devletin istihdam yaratımına yönelik plan ve programla istihdamı arttırabilmesi de imkânsızmış! İnsanın gözünü piyasacılık bürüyünce demek böyle oluyor. İnsan, sarsılmaz tek doğru gibi savrulan iddiaların alternatiflerinin sadece teoride değil, tarihte ve pratikte de var olduğunu, hatta şu anda bir yerlerde uygulandığını göremeyebiliyor. Tek tek ele alalım: Artan bir nüfus varken her zaman yeni istihdam yaratmak yerine, çalışma saatlerini azaltarak, var olan istihdamı, giderek artan nüfusa paylaştırarak da işsizliği önleme alternatifi mümkün. Şüphesiz bu alternatifin gündeme gelebilmesi emek yanlısı bir siyasi iradenin varlığını gerektirir. İstihdam arttırma işinin en iyisini de ekonominin kendisi, yani piyasa yaparmış. El insaf. O zaman niye bu hallerdeyiz? Piyasanın abartılması lazım ki, yukarda alıntıladığımız cevabın son kısmına ideolojik zemin de hazırlanmış olsun. Ne diyordu Mundell? Devlet eliyle planlı, programlı istihdam yaratılamasının imkânsızlığı. Tarihteki, hem de ABD’ndeki örnekleri bir kenara koyalım, Obama’nın planladığı harcama miktarı ile işsizliği devletin nasıl çözebileceğini görelim (PEN-L’den L. Guerby’nin hesaplamalarına dayanarak). Son gelen haberlere gore Obama ilk 2 yıl için 775 milyar dolarlık bir paket düşünüyormuş. ABD’ndeki işsiz miktarı şu anda 10.3 milyon; yıllık gelirin orta değeri ise 37,500 dolar. Devlet, bu işsizleri istihdam edip, hepsine bu yıllık gelire tekabül eden ücret verse, o harcamanın yıllık tutarı da yaklaşık 387 milyar dolar oluyor. İşsizliği devlet istihdamı yoluyla sıfırlamanın iki yıllık maliyeti ise tam tamına Obama’nın paketi kadar, yani 775 milyar dolar! Demek ki, işsizliğin çözümü için piyasanın marifetlerine ya da Krugman misali Okun Yasa’sı temelli politikalara (New York Times, 6 Ocak 2009) bel bağlamayınca alternatifler belirebiliyor. Not: Geçenlerde DSİP’in Sosyalist İşçi adlı gazetesinde Marx’ın Kapital’i adlı kitabın tanıtımında şöyle bir yakıştırmaya rastladım:” Sungur Savran ve Ahmet Tonak’ın makalesinin nasıl Ben Fine ve Alfredo Saad Filho’nun kaynakçasına girdiğini ise herhalde Savran ve Tonak’ın yakın arkadaşı, çevirmen Nail Satlıgan’a sormak gerekiyor.” Gerçekten yakın arkadaşım Nail Sosyalist İşçi’ye gönderdiği bir düzeltme ile üçümüzün de karakterinin ve terbiyesinin bu adsız yazarın tahayyül ettiği kadar bozuk olmadığı gibi, ayrıca Sungur’la benim makalemizin kitabın orjinalindeki kaynakçada da mevcut olduğunu belirtti. Muhayyilesi geniş bu adsız yazar ve/veya Sosyalist İşçi ise sıradan burjuva yayın organlarının bile bu tip durumlarda gösterdiği özür dileme edebini henüz göstermedi.

20 Aralık 2008

Brisa’da İşgal

Geçen haftaki yazımın başlığı Fabrikaların İşgali (13 Aralık), o yazıdan üç hafta önceki yazımın ise GM’in Batışı Vesilesiyle idi(21 Kasım). Bu yazıyı yazarken önüme açtığım günün gazetelerinde ise iki haber yan yana: Otomotiv Devleri Kontak Kapattı ve Brisa’da Şalter İndi (Cumhuriyet, 19 Aralık). Başlıklarda yapılan şirinlikler, yaratıcılıklar bazen haberin muhtevasını aksettirmekten uzaklaşıyor. Durumun kontakla veya şalterle ilgisi dolaylı; gelişmelerin özünü bu başlıklar aksettirmiyor. Adını koyalım yaşananların: Hem ABD’nde hem Türkiye’de otomobil şirketleri işten çıkarmalarla yetinmeyerek, fabrikaları kapatıp, üretimi durdurmuşlardır. “Kontak kapatma” denilen bu! Brisa’da da, benim en son Lastik-İş Sendikası’ndan aldığım bilgilere gore patron 64 işçiyi işten çıkarttığı için, zaten kendi geleceklerine ilişkin muazzam bir tedirginlik yaşayan 1200 işçi fabrikayı işgal etmiştir. İki gecedir fabrikada yatıp kalkmaktadırlar. Sendika 64 işçinin geri alınması ve iş güvencesi sağlanması talepleri ile işveren ile görüşmeye çalışırken, işveren de mahkemeye başvurarak işçilerin kolluk kuvvetleri ile fabrikadan çıkartılması sürecini başlatmıştır. “Şalter inmesi” de bu! ABD’de nedense otomotiv sektörü finans sektörünün gördüğü ilgiyi görmüyor. ABD devleti alelacele 3 trilyon dolar civarında bir parayı finans kumarbazlarına dağıtırken, 25-30 milyar doları otomobil sektörü için bulamıyor! Oysa, bu sektörün çökmesi ile oluşacak ekonomik ve sosyal zayiat olağanüstüdür. Yinelemekte yarar var. Bu sektörde 3 milyonun biraz üstünde emekçi çalışıyor. Fiilen otomobil üretiminde çalışan sayısı 2008 başında 151 bin civarında idi, Ekim başında 127 bine düştü; 490 bin civarında parça üretiminde çalışan vardı, o sayı da 415 bine indi. Tamirat sektöründe 864 bin, toptan dağıtımda 340 bin ve de satış galerilerinde 1milyon 200 bin civarında işçi çalışıyor (GM’in Batışı Vesilesiyle, Birgün, 21 Kasım). Ve işte böylesine büyük ve reel mi reel bir sektörün üç devinden Chrysler üretimini bütün fabrikalarını kapatarak bir ay durdururken, Ford 10 fabrikasını bir hafta daha kapatmaya, GM de işten çıkartmaların yanısıra bir fabrikasının yapını durdurmaya karar verdi. Bizde de hem Oyak Renault hem Tofaş ücretli izin adı altında binlerce işçiyi zorunlu “tatil”e gönderirken, şimdi bunlara dizel enjeksiyon sistemleri üreten Bosch da kendi uzatmalı “tatil”iyle katıldı. Kısacası işsizlik hayaleti kıta tanımaksızın herkesin üzerinde dolaşıyor. Otomotiv sektöründeki bunalım ile Brisa’daki gelişmelerin ilişkisini de gözden uzak tutmamak gerekiyor. Az otomobil tüketimi, az otomobil üretimi, o da az lastik üretimi ve sonunda her iki sektörde de işsizlik demek. İşte Brisa işgalinin önemi bu noktada başlıyor. 200 civarındaki Chicago’lu işçi fabrikalarını işgal ettiğinde o eyaletin milletvekilinden Obama’ya kadar herkes işçilerin yanında tavır alıp, şirketin defterlerini açmasını talep etti. Sonunda bankalar şirkete kredi musluklarını açmak zorunda kaldı ve işçiler haklarını 5 günlük işgal sonunda elde ettiler. Bizim politikacılardan emek yanında tavır almalarını beklemek abesle iştigal olur. Ama toplumun geri kalan kesimlerinde Brisa’nın yürekli işçilerinin desteklenmesini sağlamanın tam zamanıdır.

13 Aralık 2008



Fabrikaların İşgali

Bu resme iyi bakın ortadaki siyah dik yaka kazaklı adamı tanıma ihtimalimiz çevresindekileri tanıma ihtimalimizden daha yüksek. O bebek yüzlü zat Obama’dan boşalan İllinois senatörlüğünü serbest piyasa koşullarına uyarak açık arttırma yoluyla satmaya çalışan eyelet valisi Milorad (namı diğer "Rod") R. Blagojevich’dir. Adını duyduk, çünkü kendisi bir medya kahramanı. Bir medya kahramanı, çünkü bir sahtekar. Çevresindekiler ise sıradan, dürüst işçiler. Onlar bizim saçma medyamızın kahramanı olamadıkları için adları sanları yok, tanımıyoruz. Onlar çalıştıkları President adlı pencere kapı üreten fabrikayı, haklarını alamadıkları için 5 Aralık’ta işgal eden ve hakları olan 1.75 milyon doları söke söke alan emekçiler. Yaşadığımız kapitalist buhranı yaratanlardan Bank of America, bilindiği üzere malum kurtarma paketinden milyarlarca dolar nasiplenmişti. İlginç olan, devlet kapısında para dilenen bu şirketin bir taraftan da 15 Ekim’de kendisine kredi borçlarını ertelemek üzere başvuran President adlı şirketi tersliyor olması. Kapanma ile yüz yüze gelen President, işçilere olan yasal sorumluluğunu yerine getirebilmek için Kasım sonuna kadar Bank of America’nın kapısını aşındırdı durdu. Ama kendini kurtarmaya çalışan bankadan hayır yoktu. Sonunda President işçilerin hakkı olan 2 aylık ücret, tatil ve sağlık sigortası ödemelerini yapamadan kapanmak zorunda kaldı. İşte o anda yakın dönem Amerikan işçi hareketi için dönüm noktası sayılabilecek bir şey oldu: işçiler özel mülk olan fabrikaya fiziki olarak el koydular. Fabrikayı işgal ettiler ve haklarını alana kadar çıkmayacaklarını ilan ettiler. Ve acaip şeyler olmaya başladı ondan sonra. Mesela, tescilli sahtekar vali Blagojevich bile işgalci işçileri ziyaret edip desteğini vermekten geri kalmadı. Yukardaki fotoğrafı çektirirken, işçiler hakkını alana kadar İllinois eyaletinin Bank of America ile ilişkilerini keseceği tehdidini savurdu. Daha olağanüstü bir gelişme ise, İllinois eyaletinin milletvekili Luis Gutierrez’in işçilere destek verirken ettiği laflardı. Gutierrez, memleketimizde komünist bir talep addedilen, “şirketlerin defterlerini işçilere açması gereğini” muazzam bir doğallıkla NBC televizyonundan bütün Amerika’ya duyuruyordu. Ve daha da ilginci kimsenin şaşırmadığı bu talep, herkese çok normal gözüküyordu. Kriz insanları ne hale getirmişti. Memleketimiz her alanda hızla yetişmeye çalıştığı ABD’nin bu kez solculukta bayağı gerisine düşmüştü. İşgalci işçilerin bağlı olduğu Amerika Birleşik Elektrik, Radyo ve Makine İşçileri Sendikası'nın (UE) 1110 no.lu Şubesince* yürütülen yoğun pazarlıklar sonucu, 1.75 milyon doların alınmasını sağlayan sözleşme Çarşamba akşamı 260 işçi tarafından kabul edildi. Bank of America, işçilerin hakkı olan 1.75 milyon doların 1.35 milyonunu, geri kalan 400,000 doları da JP Morgan Chase ödeyecekti. Zafer tam ve net idi. İşçilerin militanca direnişi haklarının elde edilmesini sağlamıştı. İsteyen istediği dersi çıkarabilirdi artık. * Bu önemli haberi yerli medyada veren pek olmamasına rağmen ilkin sol.org.tr’nin ve ardından oradan naklen sendika.org’un duyurduğunu belirtmek isterim. Yalnız her iki sitedeki haberde de İngilizcede sendikal bağlamda “şube” anlamına gelen “local”ın “yerel” olarak çevrilmesinin, ve daha da önemlisi olmayan bağımsız bir hareketin adı imişçesine yanlış izlenim yaratılmasının düzeltilmesi gerektiğini düşünüyorum.

6 Aralık 2008

Emperyalizm ve Kapital

“…(G)ünümüz dünyasının gelişmelerini kavramak ve karşı karşıya olduğumuz büyük sorunların (savaş, yoksulluk ve güvencesizlik, ekolojik yıkım, ulusa, ırka, cinsiyete dayalı ezilme, toplumun metalaşma ve bencillik temelinde yozlaşması vb.) çözümü icin çalışmak söz konusu olduğunda, mümkün olan yalnızca iki tavır yoktur. İnsan ya küreselci ve liberal ya da ulusalcı ve statükocu olmak zorunda değildir. Bir üçüncü tavır daha mevcuttur: Sınıf mücadelesine dayanan bir enternasyonalizm.” Sungur Savran. 2008. Kod Adı Küreselleşme: 21. Yüzyılda Emperyalizm. İstanbul: Yordam Kitap. s.16) Bu köşenin okurları benim de bu görüşü paylaştığımı, dolayısıyla yukarda dile getirilen perspektiften yazılmış bir kitabı öveceğimi bekleyebilirler. Savran’ın yeni kitabını tavsiye etmemin nedeni bu paylaştığım tavrın ötesinde. İlk belirtmem gereken neden, kitabın ele aldığı konuların, temasının, kapsamının can alıcı bir biçimde güncelliği. Hepimizin kafasındaki kavramlar –ki bunların başında ‘küreselleşme’ geliyor—akımlar, siyasi çıkarsamalar, vb. sadece ele alınmıyor, irdeleniyor, kaynak sayılan otoriteler eleştiriliyor. Ve sonunda, literature hakim, eleştirel bir gözle oluşturulmuş, son derece sistematik, tertemiz bir çözümlemeyle ufkumuz açılıyor. Hem yerli (Çağlar Keyder) hem çoğu dilimize de çevrilmiş ve sol çevrelerde etkili olmuş isimlerle (Nigel Harris, Robert Brenner, Leo Panitch, Sam Giddin, vs.) polemiklere de giriyor Savran. Aslında, ‘polemik’ dememek gerekiyor, çünkü Savran’ın eleştirileri gerçekten kapsamlı ve çok temel noktalara yoğunlaşmış seviyeli bir uslupla yapılmış kitap boyunca. Hem küreselleşmeci kampa eleştirel yaklaşımı ile hem de emperyalizm teorilerini kapsamlı bir biçimde değerlendirişiyle bir bakıma referans kitap niteliğinde Kod Adı Küreselleşme. Sınıf mücadelesine dayanan enternasyonalizmin teorik dayanağı sermaye merkezli kapitalist dinamiklerin analizidir. Kapitalizmin dinamiklerinin en kapsamlı ve özellikle günümüzde geçerliliğini hasımlarının bile kabul ettiği tahlili Marx’ın Kapital’inde yapılmıştır. Kapital’in yerini bir başka kitap tutamaz. Ama, Kapital’in ele aldığı konuları yetkin bir biçimde sunmanın yanısıra Marx sonrası literaturü de tanıtan giriş niteliğinde rehber kitapların da yararlı olabileceğini teslim etmek gerekir. Artık eskimiş sayılabilecek, Paul Sweezy’nin 40’lı yıllarda yazdığı ve Kalkedon Yayınları tarafından geçen yıl tekrar dilimize kazandırılan Kapitalist Gelişme Teorisi’ne taze bir alternatif yayınlandı geçtiğimiz günlerde: Ben Fine ve Alfredo Saad-Filho’dan Marx’ın Kapital’i (Yordam Kitap). Hem de, Nail Satlıgan’ın son derece yetkin çevirisi ile. Bu kitap aslında tam bir rehber kitap niteliğinde olmamakla birlikte Marksist ekonomik analizle tanışmak için iyi bir başlangıç kitabı. Rehber kitap niteliği az, çünkü Kapital’in ele aldığı konuların tamamını Marx’ın sunuş çizgisine sadık bir biçimde tanıtmıyor okuyucuya. Başka bir çerçeve ile özgün bir yorumu kimi yeni katkıları da okuyucuya salık vererek sunuyor. Dolayısıyla, ilk üç baskının yazarı Ben Fine’ın ve onun önce öğrencisi sonra yazarlık arkadaşı olan Saad-Filho’nun Kapital’i yorumlayışlarını okuyoruz kitap boyunca. Yazarlar bunu hem ana metinde saklamadıkları için hem de kaynakçalarında kendilerine çok sayıda referansla (Fine’a 21, Saad-Filho’ya 8) en önemli kaynaklarının kendileri olduklarını deklare ettikleri için kitaplarının da yorumlardan bir yorum olduğunu okuyucuya hatırlatmış oluyorlar. Bu yorumun Marksist iktisat içinde geçen tartışmalarda nasıl tezahür ettiğine bu yazı kapsamında girmek imkanı yok. Ama benim çalışma alanım olması bakımından nispeten yakından ilgilendiğim Marksist ampirik çalışmalar literatürünün tamamen es geçildiğini belirtmem gerekiyor. Bu alanın ilk önemli katkılarını yapan J. Gillman, S. Mage, V. Perlo, sayısız Japon Marksist iktisatçı, daha yeni dönemden de F. Moseley ve Anwar Shaikh kaynakçada yer almıyor. Bu tercih bir ihmal değil, tam da yukarda belirtmeye çalıştığım Fine-Saad-Filho yorumunun bir beklenen sonucu. Marx’ın azalan kar oranı yasasının –ki kitabın bir bölümü bu önemli konuya tahsis edilmiş—ampirik verilerle kanıtlanışını önemli görmeyen bu yazarlar ilişkin literatürden bahsetmeye gerek görmemişler. Özetle, özgün bir yorumla yazılmış olduğunu bilerek, hem de güzel bir çeviriyle okunacak Marksist iktisada giriş niteliğinde bir kitap arıyorsanız Marx’ın Kapital’ini edinin.

29 Kasım 2008

Hadi Oradan, Hadi…

Çok tipik bir cehalet örneği ve ders alınası olduğu için, Hürriyet gazetesinden Hadi Uluengin’in köşesinden, noktasına bile dokunmadan uzunca bir alıntı ile başlayayım: “FESÜPHANALLAH, Karl Marx ve marksizm geri geliyormuş! .... EVET, yerli ve yabancı, şu sıra bu doğrultuda kalem oynatanların haddi hesabı yok! Batı'da adı ciddiye çıkmış dergiler var ki, Trier'li sakallının pabuç kadar portresini kapak yapıyorlar ve "Marx dönüyor mu" gibisinden sansasyonel başlık atıyorlar. Bizde de, aslında o Marx'ın "m"sinden dahi bihaber olan ve üstelik, en anti-marksist "ulusalcılık" hezeyanına bel bağlayan cahiller, oradan aldıkları gazla aynı telden çalıyorlar. Ha gayret, "Avrupa üzerinde komünizm hayaleti geziyor" diyen 1847 "Manifesto"suna atfen, "dünyanın üzerinde marksizm hayaleti geziyor" diye göz dağı verecekler. Aman aman, pek korktum!” Hadi Uluengin’in “pek kork(madığı)” Marx ve dönüşü üzerine bir değil, iki değil, üç değil, dört yazı yazışınının sosyo-psikolojik analizine girmek niyetinde değilim. Sadece yukarıya bir bölümünü aldığım “Marx dönüyor mu? (I)” başlıklı yazısından, en azından, kendisinin Marx’ın “m”sinden haberdar olduğunu söylemeye çalıştığı çıkıyor. Oysa, maalesef olgusal bilgiler düzeyinde bile gerçek durum bu değil. Ama, öğrenmenin yaşı yoktur; bence Manifesto’nun yayınlanış tarihinden başlayabilir işe (dünyanın her yerinde yayınlanışının 160. yılının kutlandığı sırada doğru tarihin 1847 değil, 1848 olduğunu bilmemek, hele “toy Marx” “olgun Marx” ayrımı üzerine ahkam keserken bayağı semptomatik). O öğrenmenin ne kadar vakit alacağını kestirmek şimdiden mümkün değil. Ama vakit bulduğunda metnin tamamını da okumasında yarar görüyorum. Ardından, kendisinin de okuyup, sindirdiği izlenimini verdiği gerçekten önemli metinlere geçilebilir: Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı ve Kapital (ama I. Cilt’in 1. Bölümü’nün ötesine nihayet geçerek, atlamadan III. Cilt’e kadar gelip, özellikle 3. Kısım’ın tamamını, yani o malum kar oranının düşme eğiilimi yasasının açıklandığı Kısmı iyice hazmetme koşuluyla). Öyle ya, Marx’a ve Marksizmin yanlışlığının kanıtlanmasına (!) hasrettiği 4. yazısında Hadi Uluengin “Marx'ın o ekonomi teorisi doğru mudur. Hayır!“ dedikten sonra ekliyor: “TABİİ , böyle kestirmeden "hayır" derken, "artı değer" veya "kár haddinin tedrici azalımı" gibi, "Kapital" yazılmadan önce de bilinen teorilerin fos olduğunu söylemiyorum. Ancak, bunların doğruluğu Marx'ın vardığı sonuçlardaki yanlışlığı değiştirmez.“ Sonra aynı görüş kafamıza tekrar kakılıyor: “...kapitalizmin konjonktürel krizleri dahil, Karl Marx'ın yapmış olduğu burjuvazi sermaye tahlillerinde yine kısmi doğruluk payı vardır ama, sonuç tekrar yanlıştır.“ “Burjuvazi sermaye tahlili“ ne demekse! Fakat, malum yasadaki “tedrici“ sözcüğü de yanlış, doğrusu “eğilimsel“dir. Marx’ın sonuçlarının yanlış olup olmadığı meselesi haliyle esas mesele. Marx ikinci el kaynaklardan öğrenildiği zaman ortaya çıkan bir durumla karşı karşıyayız. Marx’ın çıkarmadığı sonuçları ona atfederek anti-Marksizmimiz için bile Marx’a sığınma hastalığı. Şu kadarını söylemekle yetineyim: Marx sözkonusu yasa ile kapitalizmin otomatiğe bağlanmışçasına, tribünde oturan bizlerin gözü önünde, kendi kendini yıkacağını söylememiştir. Öyle olsa onca vaktini, enerjisini, sağlığını işçilerin örgütlenmesine adar mıydı? Bu apaçık olan gerçekliği görememek bu işlerin ABC’sine bile vakıf olamayışın en bariz göstergesidir. Hadi Uluengin’in yine Marx’a atfen alt yapı üst yapı ilişkisi üzerine karikatürize anlatımına, yeltendiği gölge boksu üzerine herhangi bir laf etmenin bile gereksiz olduğunu düşünüyorum. Ama, “... başta Louis Althusser olmak üzere, daha sonraki "reel sosyalist" günahları temizlemek için "genç Marx"tan hareket eden ve Trier'li Alman'ın ilk yapıtlarında hümanizm keşfeden Marksistlerin çabası "zevahiri kurtarmaktan" başka bir şey değildir“ saçmalığına değinmeden geçemeyeceğim. Çünkü, yine bu işlere köşesinden bucağından bulaşmış, hatta Althusser’den bir satır dahi okumamışların bile Althusser hakkında bildikleri tek doğru şeyin bilinmediğini görmek dehşet verici. Okuma ödevine Althusser’i de eklemekten başka çare kalmıyor!

21 Kasım 2008

GM’in Batışı Vesilesiyle…

Evet, henüz batmadı General Motors (GM), ama az da olsa batma ihtimali belirdi. İflas bayrağını çekti ve iflas sürecini başlatma hazırlığı içinde olduğunu resmen açıkladı. İçinden geçtiğimiz dönemin en önemli özelliği umulmadık gelişmelere gebe oluşu; batmaz sanılanlar batıp, ayaklanmaz denilenler ayaklanabilir. Buna rağmen hâlâ “finans sektöründeki kriz, reel sektörü etkiledi mi, etkilemedi mi, etkisi yumuşak mı, sert mi” saçmalıkları devam ediyor. Reel lafının saçmalığı da cabası. Finans sektörünün fiktif, zahirî olduğu söylenmek isteniyor da, söylenemiyormuş gibi. Reel ile üretim, finans ile üretim dışı faaliyetler kastediliyorsa, niye açıkça söylenmiyor? Söyleyemezler, o zaman Marx’a dönmüş gibi gözükürler. Oysa, Klasik iktisat ekolünün devleri Adam Smith de, David Ricardo da üretim ve üretim dışı ayrımını kullanmıştı. Marxçı gözükmek istemeyenlere, daha meşru olan, “Klasiklere dönmüş” etiketi ile yetinebileceklerini hatırlatalım ve esas konumuza geçelim. GM çokluk otomobil üretir, yani moda tabir ile reel sektörün göbeğinde babalar gibi oturur. Daha doğrusu otururdu. Dönüşe dönüşe bugüne geldi. Bir iki somut son dönem bilgisi: GM’un da diğer devasa beynelmilel şirketler gibi hisse senetleri borsada alınır satılır ve bunların fiyatları daha çok, alıp satanların hissiyatları ile belirlenir. Bu hisse senedi fiyatları ile “halka” satılmış, piyasadaki hisse senedi miktarının çarpımına şirketin piyasa değeri anlamına gelen kapitalizasyon denir. GM’un hisse senetlerinin fiyatı bu hafta son 65 yılın en düşük seviyesine, yani 1943’teki seviyesinin bile altına, 2.8 dolara kadar düştü. Bu fiyatı piyasadaki GM hisse senedi miktarı ile çarptığımızda bu şirketin “halkın” gözündeki değerini, yani kapitalizasyonunu elde ediyoruz: o da1.8 milyar dolar. Aynı değer 2000 yılında 52.4 milyar dolar, 1929 borsa çöküşü sırasında ise 4 milyar dolar idi. Artık GM’un şahsında yaşanan bu çöküşün sert mi, yumuşak mı olduğu değerlendirmesini bilmişlere bırakarak, GM ve benzerlerini kurtarma operasyonuna ilişkin ilginç bulduğum bazı hususlara değineyim. ABD otomobil şirketlerine dönük, havayı daha az kirleten, daha ekonomik araçları geliştirebilmeleri için 25 milyarlık bir yardım paketi zaten kriz öncesinde de gündemdeydi. GM geçtiğimiz hafta Washington’a yönetim kurulundan yolladığı bir grup ile, bu paranın üstüne, nakit sorununu çözebilmek için bir 25 milyarcık daha talep etti. Ve şimdilik kabul görmedi bu talep. Başkente gönderilen bu grubun kompozisyonu bence devletin niteliğini afişe eder nitelikteydi. Clinton’ın eski özel kalem müdürü Erskine Bowles, Bush hükümeti tarafından devletleştirilen Fannie Mae’in başına atanan Phil Laskawy, Obama’nın seçim kampanyasının para bulma makinası John Bryant ve Bush’un yakın arkadaşı Armando Codina. Bu bilgileri aldığım Wall Street Journal gazetesi GM yönetimindeki bu “sıradan” vatandaşlara erişmeye çalışmış ve başaramamış! ABD otomotiv sektörünün durumu üzerine bazı somut verileri vererek yaşadığımız krizin yapısal niteliğine ilişkin sık sık tekrarladığım bir noktayı vurgulamak istiyorum. Bu sektörde 3 milyonun biraz üstünde emekçi çalışıyor. Fiilen otomobil üretiminde çalışan sayısı 2008 başında 151 bin civarında idi, Ekim başında 127 bine düştü; 490 bin civarında parça üretiminde çalışan vardı, o sayı da 415 bine indi. Tamirat sektöründe 864 bin, toptan dağıtımda 340 bin ve de satış galerilerinde 1milyon 200 bin civarında işçi çalışıyor. Kısacası otomotiv sektörünün yarısından fazlası değer ve artık değer üretmeden, ama işçi sınıfının asli mensupları olarak hayatlarını sürdürmeye çalışan emekçiler. Faaliyetlerinin üretimde olup olmadığından bağımsız bir biçimde de sermaye tarafından sömürülüyorlar. Bu bilgiler nereden? Sayılar yine sermayenin akıl hocası, gazete gazete Wall Street Journal’dan, geri kalanı ise Marx’ın Kapital’inden!

14 Kasım 2008

Yeşil İyileşme…

İktisatçılar arasında toplumu insan vücuduna benzetme girişimleri hem yaygın hem de bir hayli eskidir. İlk ciddi katkı cerrah François Quesnay’den 1757’de gelmiştir: Tableau Économique. Fizyokratik ekolün bu en önemli katkısında insan vücudundaki kan dolaşımından esinlenerek sektörler arası ürün ve gelir dolaşımının denge koşulları araştırılmıştır. Cerrah Quesnay’in bu çalışması daha sonra Marx, Sraffa ve Leontief’in çok sektörlü girdi-çıktı sistemlerine ilişkin katkılarının da esin kaynağıdır. Bir başka insan-ekonomi benzetmesi de depresyon benzetmesidir. Neredeyse akli dengesini kaybeden ekonomi, kriz aşamasından daha da derinleşerek ciddi bir buhrana dönüşmüştür. İster resesyon, ister depresyon olsun hasta iyileşecektir, kendini toparlayacaktır. Her zaman olduğu gibi! İşte bu toparlanmalardan şimdi gündemde olan Yeşil İyileşmedir. *** İçinden geçtiğimiz depresyonumsu kriz hastalığından Yeşil İyileşme paketi ile çıkılabileceği önerisinden ilk kez Political Economy Research Institute’un (Ekonomi Politik Araştırma Enstitüsü) kurucusu, sınıf arkadaşım Robert Pollin’in gönderdiği bir eposta ile haberdar oldum. Başımızdaki iki büyük dertten, bir yanda ekonomideki yatırım, talep, istihdam eksikliğine, öte yandan da ekolojik tahribata post-Keynesçi çözüm önerisi bu Yeşil İyileşme paketi. Önümüzdeki yıl ABD’nde işsizliğin % 8-9 seviyesine yükseleceğini --ki bu 14 milyon işsiz, ailelerin tamamını sayarsak nüfusun yaklaşık beşte biri demektir—tahmin eden öneri, ekonominin etkin bir biçimde canlandırılabilmesi için üç ölçüt belirlemiş. --Yapılacak devlet harcamasının istihdamı en fazla arttıracak nitelikte olması, --Harcamaların kısa dönemli ekonomiye para enjeksiyonu şeklinde değil, ekonominin uzun dönem gelişimini sağlayacak alanlara yatırım şeklinde oluşması, --Ve küresel ısınma ile mücadele edici özellikler taşıması. Pollin’in yaptığı ilk hesaplamalara göre yukardaki özelliklere haiz 300 milyarlık bir Yeşil İyileştirme paketi 6 milyon işsize istihdam sağlıyor. Ne kadar iyi niyetli olursa olsun, ilk izlenimim böylesi bir paketin ne kabul görmesi, ne de uygulanabilmesi için ortamın olmadığı yolunda. Yine de, önerinin ciddiye alınmasından, iç tutarlılığının dayandığı varsayımların eleştirel bir tarzda değerlendirilmesinden yanayım. Tabii, hemen silahlarını kuşanmış militan kapitalizm savunucularından fırsat kalırsa! Ve bunların en başında gelen Economist izin verirse. Economist’in 6 Kasım tarihli sayısının editoryal yazılarından biri bu öneriye tam bir saldırı niteliğinde. “Yeşil, Kolay ve Yanlış” başlıklı yazıda devletin doğrudan müdahalesinin kolaycı olmasının yanısıra son derece tehlikeli olduğu vurgulanıyor. Hatta daha da ileri giderek devletin küresel ısınmayı önleyecek yatırımlara girişmesi, güneş enerjisi sektöründeki şirketlere sübvansiyon vermesi gibi tercihlerin piyasanın etkin işleyişini bozacağı için kesinlikle engellenmesi gerekir diyor Economist. Peki Economist’in alternatif önerisi ne dersiniz? Piyasa, evet yanlış duymadınız, piyasa. Sanki, şu yaşadıklarımızı başımıza saran piyasanın mantığı değilmişçesine. Gözü kara piyasacılığın milliyeti yok anlaşılan.